
1980’li yıllara dayanan bir toplum yapısı…
Ve hâlâ devam eden bir kölelik düzeni…
Üstelik bu kez zincirler demirden değil;
ekranlardan, algoritmalardan ve alışkanlıklardan yapılmış.
Ve 2060 yılı…
Tam anlamıyla köle olacağımız bir teknoloji çağı.
Neyi anlatmaya çalıştığımı şöyle izah edeyim:
1980’li yıllarda teknoloji bugünkü gibi hayatın merkezinde değildi. Güvensizlik, ihanet ve ahlaki kırılmalar elbette her dönemde vardı; ancak insan, insana dokunurdu. Yüz yüze ilişkiler hâlâ belirleyiciydi. Mahremiyet vardı, mesafe vardı, sınır vardı.
2025 yılı her ne kadar “teknolojik devrim çağı” olarak tanımlansa da, bu devrimin bedelini insanlık ağır ödüyor. Çünkü bu devrim, insanı özgürleştirmekten çok itaatkârlaştırıyor. Gidişat açık:
2060’lı yıllarda bu çağın bireyleri değil, bu çağın köleleri olacağız.
Bugün robotların devrinin yavaş yavaş geldiğini artık inkâr etmiyoruz. Herkesin zihninde tek bir refleks var:
“rahat hayat.”
Her şeyden geri kalmamak adına, zincirlerimizi kendi ellerimizle taktık.
Önce siyah-beyaz ekranlar vardı. Sonra renkliye geçtik. TRT’de izlenen birkaç çizgi film, Manuela gibi görece masum yapımlar… Toplumsal ahlak henüz bir “reyting unsuru” değildi. Renkli ekranlara geçiş sanıldığı kadar masum değildi; bu, kültür endüstrisinin sessiz bir provasıydı. O dönem “renkli sinemalar” diye anılan alanlar vardı. Bilen bilir…
Ama ironik biçimde, o dönem bile bugünden daha ahlaklıydı.

Asıl kırılma dijitalleşmeyle geldi.
Renkli televizyonlar, tuşlu telefonlar derken; fark etmeden dijital feodalizme geçtik. Bugün geldiğimiz noktada kanallar çoğaldı, platformlar çoğaldı, ama bilinç azaldı. Gazetecilik; iki fotoğraf, iki başlık, biraz sansasyonla içi boşaltılmış bir mesleğe dönüştürüldü. Bilgi değil, dikkat satılmaya başlandı. Gazetecilik, süngerin suyu çekmesi gibi tüketildi.
Ekranlara baktığımızda artık bir başka tabloyla karşı karşıyayız:
Kölesi olduğumuz programlar, adalet dağıtıyor.
Gündüz kuşağı sunucuları savcı, hâkim, polis rolüne bürünüyor. Hukuk, reytinge; acı, eğlenceye; mahremiyet, teşhire dönüştürülüyor. Ekrana çıkarılan absürt figürlerle toplum, bu şovun esiri hâline getiriliyor.
Ve kimse “dur” demiyor.
Diyemiyor.
Çünkü sistem, eleştiriyi değil itaati ödüllendiriyor.

Çocuklarımızı dizilerden, programlardan korumaya çalışırken asıl kaçırdığımız şey şuydu:
Kendi köleliğimiz.
Cep telefonu elinden alındığında huzursuzlanan bir kuşak yetişti. Saçmalığı eleştirdiğimizde saldırganlaşan bir gençlik oluştu. Algoritmaların yönettiği, ekranın onayladığı bir düzen kuruldu. Bu artık sadece dijitalleşme değil; algoritmik iktidardır.
Bugün ekranlarda uyuşturucu görüntülerinin normalleştirildiği bir dünyaya gözlerini açan üç aylık bir bebeğin, ileride nasıl bir zihinsel evrime sürükleneceğini kestirmek zor değil. Ahlak dağıtması gerekenlerin ahlaksızlığını, iman yolunu göstermesi gerekenlerin inançsızlığını gördüğümüzde; aslında zaten kölesi olduğumuz bir dünyanın esiri olduğumuzu bir kez daha anlıyoruz.
Gelelim 2060 yılına…
Robotlar dünyayı istila ettiğinde, etten kemikten insan yerini makinelere bırakacak. Post-insan çağının eşiğindeyiz. Belki bir tuşla hayatlarımıza son verilecek, belki de biz o tuşla silaha dönüştürüleceğiz.
Peki bu bir savaşın başlangıcı mı?
Evet.
Robotları insan hayatının merkezine yerleştiren güçler, bu dünyanın gerçek sahipleri olacak. İnsan ise sadece bir “kullanıcı”, daha doğrusu kontrol edilen bir varlık olarak kalacak.

Sonuç çok net:
Biz bu dünyanın sahibi değiliz.
Biz bu sistemin efendisi değiliz.
Bizler, farkına varmadan dijital bir kölelik düzeni içinde yaşamaya alıştırılmış küresel bir toplumuz.
































Yorum Yazın