

Türkiye’de ekonomi yönetiminin dili son yıllarda dikkat çekici biçimde değişti.
Artık “zam” kelimesi neredeyse hiç kullanılmıyor. Onun yerine daha yumuşak, daha teknik, daha bürokratik ifadeler tercih ediliyor.
Bizde daha teknik, sade, yumuşak tonda yazalım!
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü ekonomide sorun çoğu zaman kanunlarda değil, güven duygusunda ortaya çıkıyor. Denetimin pahalı olduğu bir ülkede, güvenin ucuz olmaması gerekir. Oysa bugün Türkiye’de tam tersini yaşıyoruz.
Bağımsız denetim, piyasanın güvenini ayakta tutan temel mekanizmalardan biridir. Şirketler için şeffaflık, yatırımcı için güven, kamu için denge sağlar. Ancak denetimin maliyeti arttıkça, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından bu sistem bir güven aracından çok ek bir yük hâline geliyor.
Örnekle; karayollarında hız sınırı aşıldığında kesilen cezalar, devletin “denetimli serbestlik” mantığını gösterir. Sınırı geçersen ceza vardır. Kurallar nettir, karşılığı bellidir.
Ancak burada birçok meslek mensubunun sorduğu soru aynıdır:
“Bu bedelleri ödüyoruz ama karşılığında ne kazanıyoruz?”
Sorunun cevabı net değil.
Çünkü sorun denetim eksikliği değil, adalet algısındaki aşınmadır.
Tam da bu nedenle, meseleyi yalnızca yeni yılla gelen zamların bir sonucu olarak görmek eksik kalır. Günlük hayatın içinden gelen fiyatlar da aynı çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.
Bugün bazı restoranlarda bir ayranın 300 liraya, Türk kahvesinin 320 liraya satıldığına tanık oluyoruz. Havalimanlarında bir şişe suyun 200 liraya ulaşması artık kimseyi şaşırtmıyor. Buna rağmen masalar dolu, kahveler içiliyor, restoranlarda boş yer bulunmuyor. 600 liraya satılan dürüm, çoğu zaman birkaç saat içinde tükeniyor.
Öte yandan, son günlerde sosyal medyada sıkça konuşulan bir başka örnek bu tabloyu daha da görünür hâle getirdi. Havalimanında içtiği iki kahve ve iki suya ödediği bedeli eleştiren bir işletmecinin, kendi işletmesinde benzer ürünleri yüksek fiyatlarla sunması kamuoyunda tartışma yarattı. Bu durum, kişisel bir polemiğin ötesinde toplumsal bir çelişkiye işaret ediyor.
Asıl soru şu:
Bu fiyatlar neden bu kadar rahat kabul görüyor?
Burada iki ihtimal var.
Ya insanlar artık parasının yetmediğini bile bile harcıyor,
ya da belli bir kesim için fiyatların hiçbir anlamı kalmadı.
Birinci ihtimalde tüketim, bir tercih olmaktan çıkıp bir kaçış biçimine dönüşüyor. İnsanlar alım gücünü değil, anı kurtarmayı önceliyor. “Bugünü yaşayalım, yarını sonra düşünürüz” anlayışı yaygınlaşıyor.
İkinci ihtimalde ise fiyat algısı tamamen kopuyor. Harcama, ihtiyaçtan değil, umursamazlıktan besleniyor.
Her iki tablo da sağlıklı değil.
Bu ortamda fiyatlar artık piyasa dengesiyle değil, “nasıl olsa alan var” düşüncesiyle belirleniyor. Denetim mekanizmaları mevzuatta var, tabelalarda var, raporlarda var. Ancak sahadaki asıl belirleyici unsur alışkanlıklar oluyor.
İşte bu yüzden bir kahvenin 300 liraya satılması yalnızca bir fiyat meselesi değildir. Bu, sessizce aşılmış bir eşiğin göstergesidir. O eşik aşıldığında artık kimse “pahalı mı?” diye sormaz. Sadece “nerede daha pahalı?” diye bakar.
Ekonomide en tehlikeli kırılma tam da burada başlar.
Çünkü güven yalnızca kurumlara değil, fiyatların makul olduğuna dair inanca da dayanır.
Bedeller güncellenebilir.
Yönetmelikler değişebilir.
Menüler yeniden yazılabilir.
Ama güven kaybolursa,
ne denetim yeterli olur
ne de düzenleme.
Ve unutulmamalıdır:
Ekonomide denetim pahalı olabilir,
ama güven pahalı olmamalıdır.
































Yorum Yazın