“Sıfır toplamlı düşünme”
ANALİZGazeteci-Yazar Fatih Alper Gültepe, bu yazısında toplumun başarıya, liyakate ve vefa kavramına bakışını sorguluyor. Gerçekten üreten insanlarla yalnızca görünür olmayı başaranlar arasındaki farkın giderek bulanıklaştığına dikkat çekiyor, bir toplumun gücünün sadece başarılı insanları alkışlamakla değil, hak edenlerin yükselmesine imkân tanımakla ölçülebileceğini vurguluyor.
Vefa denildiğinde çoğumuzun aklına geçmişi unutmamak, bize yapılan iyiliği hatırlamak ve zor zamanlarımızda yanımızda bulunan insanlara sırt çevirmemek gelir.
Oysa vefanın üzerinde daha az durduğumuz başka bir boyutu daha vardır: Bir insan mücadele ederken yanında durabilmek, yükselmeye çalışırken ayağından çekmemek ve başkasının başarısını kendi varlığımıza yönelik bir tehdit olarak görmemek.
Çünkü bazen başarıya doğru yürüyen insanı alkışlamak yerine, onun önünü nasıl kesebileceğimizi düşünüyoruz.
Bir insan çalışıyor, üretiyor, gecesini gündüzüne katıyor ve bulunduğu noktadan daha ileriye gitmek için mücadele ediyor. Fakat çevresindeki bazı insanların ilk düşüncesi, “Ben de onunla birlikte nasıl yükselirim?” olmuyor.
Tam tersine:
“Nasıl ayağını kaydırabilirim?”
“Nasıl önünü kesebilirim?”
“Elimdeki imkânları kullanarak onu nasıl etkisiz hâle getirebilirim?”
Asıl problem de burada başlıyor.
Oysa başka türlü düşünmek mümkün.
Benim çevremdeki insanlar güçlü olsun. Dostum başarılı olsun. Yanımdaki insan üretsin, büyüsün, güçlensin. Çünkü çevremde değer üreten insanların çoğalması benim gücümü azaltmaz. Tam tersine, içinde bulunduğum çevrenin niteliğini yükseltir ve hepimizi daha güçlü hâle getirir.
Fakat başarıyı çoğu zaman paylaşılması gereken bir değer olarak değil, ele geçirilmesi gereken sınırlı bir alan gibi görüyoruz. Bir insanın yükselişini, başka bir insanın kaybı olarak algılayabiliyoruz.
Sosyal psikolojide buna yakın biçimde açıklanan “sıfır toplamlı düşünme”, bir tarafın kazancının zorunlu olarak diğer tarafın kaybı anlamına geldiği algısına dayanır. Oysa toplumsal hayatın her alanı böyle işlemez. Bilgide, üretimde, girişimcilikte, bilimde, sanatta ve ekonomide bir insanın başarısı pekâlâ başkalarının önünü de açabilir.
Bir toplumda başarı, ortak ilerlemenin parçası olmaktan çıkıp bireyler arasında paylaşılması mümkün olmayan bir güç alanı olarak görülmeye başladığında, insanlar birbirlerinin başarılarını desteklemek yerine birbirlerinin hareket alanlarını daraltmaya yönelir.
Böyle bir ortamda rekabet, üretimi artıran bir unsur olmaktan çıkar; üretken insanı yoran, zaman zaman da sistemin dışına iten bir mekanizmaya dönüşür.
Üreten mi, görünür olan mı?
Meselenin bir başka boyutu daha var.
Bazen gerçekten çalışan insanı değil, çalışmış gibi görünmeyi başaran insanı ödüllendiriyoruz. Emek harcayanı değil, emeğini ve özellikle kendisini pazarlamayı iyi bileni öne çıkarıyoruz.
Bunun sonucunda garip bir düzen ortaya çıkıyor:
Üreten değil, görünür olan kazanıyor.
Çalışan değil, çalışıyormuş gibi görünmeyi bilen yükseliyor.
Değer yaratan değil, yaratılan değerin etrafında en fazla gürültüyü çıkaran fark ediliyor.
Burada görünür olmayı başlı başına olumsuz bir özellik olarak değerlendirmiyorum. Üretilen bir değerin doğru anlatılması, tanıtılması ve insanlara ulaştırılması elbette önemlidir. Sorun, görünürlüğün üretimin önüne geçmesiylebaşlıyor.
Daha vahimi ise henüz kayda değer bir başarı ortaya koymamış insanlara, gerçekte sahip olmadıkları başarıları atfetmeye başlamamızdır.
Bir insanı başarılı olduğu için toplumun önüne çıkarmak başka bir şeydir; toplumun önüne çıkardığımız için onu başarılı kabul etmek bambaşka bir şey.
Bu ayrım giderek bulanıklaşıyor.
Bir insanın gerçekten ne ürettiğine, hangi fikri geliştirdiğine, hangi sorunu çözdüğüne veya arkasında hangi eseri bıraktığına yeterince bakmadan ona “başarılı”, “öncü”, hatta “dahi” gibi sıfatlar yükleyebiliyoruz.
Bir süre sonra sıfat, gerçeğin önüne geçiyor.
İmaj, niteliğin yerini alıyor.
Görünürlük ise liyakatin önüne geçiyor.
Sosyolojik açıdan bunun önemli bir sonucu vardır: Toplum yalnızca insanları ödüllendirmez; neyin ödüllendirilmeye değer olduğunu da öğretir.
Eğer sürekli olarak üretenden çok görünür olanı, liyakat sahibinden çok ilişki ağı güçlü olanı, uzun vadeli emek verenden çok kısa sürede dikkat çekeni ödüllendirirsek yeni kuşaklara da farkında olmadan bir başarı modeli sunmuş oluruz.
İnsanlar zamanla “Nasıl daha iyi üretirim?” sorusundan önce “Nasıl daha fazla görünürüm?” sorusunu sormaya başlayabilir.
İşte tehlike tam olarak burada büyür.
Üretmek ile üretileni yeniden üretmek aynı şey değildir
Bugün “dahiyane fikir” kavramının da üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü hiçbir özgün düşünce ortaya koymadan, mevcut olanı yeniden paketleyerek veya başkasının açtığı yolu tekrar ederek de insanlara kolaylıkla “dahi” denilebiliyor.
Oysa üretmek ile üretileni yeniden üretmek aynı şey değildir.
Bir fikri ilk kez ortaya koymakla, ortaya konulmuş bir fikrin peşinden gitmek arasında fark vardır.
Elbette her yenilik sıfırdan doğmaz. Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin önemli bir bölümü, önceki bilgi birikiminin üzerine yeni bilgiler eklenmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla var olan bir düşünceden yararlanmak tek başına değersizlik göstergesi değildir.
Belirleyici olan şudur:
Var olanın üzerine ne koyduk?
Taklit etmek başka, geliştirmek başka, dönüştürmek ise bambaşka bir şeydir.
Eğer toplum olarak bu ayrımları yapamazsak gerçek üreticileri görünmez hâle getirirken, görünür olmayı başaran insanlara hak etmedikleri büyüklükleri yükleyebiliriz.
Benim “sessiz dahiler” dediğim insanlar tam da burada önem kazanıyor.
Bir önceki yazım *“Modernizmin Sessiz Dahileri”*nde bilim insanlarından, araştırmacılardan ve toplumun yeterince göremediği üretken beyinlerden söz etmiştim.
Çünkü değerli işler yapmak için mutlaka büyük şehirlerin en görkemli binalarında yaşamak gerekmiyor.
Küçücük bir Anadolu kasabasında dünyayı değiştirebilecek bir fikir üzerinde çalışan bir genç olabilir.
Bir mahallenin küçük atölyesinde yeni bir yöntem geliştirmeye çalışan bir usta olabilir.
Mütevazı bir ofiste yıllardır projesinin peşinden koşan bir girişimci olabilir.
Bir laboratuvarda sabahlayan, henüz kimsenin adını bilmediği bir araştırmacı olabilir.
Onların ortak özelliği çoğu zaman aynıdır:
Gürültü çıkarmadan üretmek.
Toplumun görevi ise bu insanları yalnızca büyük başarı ortaya çıktıktan sonra keşfetmek olmamalıdır.
Vefa biraz da burada başlamalıdır.
Elimize verdiğimiz silah bir gün bize döner mi?
Meselenin daha rahatsız edici bir tarafı daha var.
Bazen henüz hak etmediği bir konuma taşıdığımız, gerçekte sahip olmadığı başarıları kendisine atfettiğimiz insanları kendi ellerimizle güçlendiriyoruz.
Onlara itibar kazandırıyoruz.
Alan açıyoruz.
Çevre oluşturuyoruz.
Toplum içerisinde bir konum edinmelerine yardımcı oluyoruz.
Sonra gün geliyor, kendi ellerimizle güçlendirdiğimiz o insanın sahip olduğu gücü bize karşı kullandığını görüyoruz.
Halk arasında bu durumu anlatan çok sayıda söz vardır. Ancak ben bunu yalnızca “vefasızlık” kelimesiyle açıklamanın yetersiz olduğunu düşünüyorum.
Çünkü burada iki taraflı bir sorgulamaya ihtiyaç var.
Kendisine verilen gücü, kendisini destekleyenlere karşı kullanan insanın karakterini sorgularken; o gücü neden, nasıl ve hangi ölçütlere göre kendisine verdiğimizi de sorgulamak zorundayız.
Belki de sorulması gereken soru şudur:
Biz kimi yükselttiğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Bir insanı liyakati nedeniyle değil; yakınlığı, görünürlüğü, ilişkileri veya oluşturduğu algı nedeniyle olduğundan daha büyük gösterirsek yalnızca o kişiyi yükseltmiş olmayız.
Toplumun başarı ölçüsünü de değiştirmiş oluruz.
Sosyolojide statü yalnızca bireyin kendi özelliklerinden doğmaz; çevrenin ona atfettiği değer ve tanınma da statünün oluşmasında önemli rol oynar. Dolayısıyla bir kişiye sürekli olarak gerçekte sahip olmadığı bir başarı ve önem atfetmek, zaman içerisinde onun toplumsal konumunu da güçlendirebilir.
Buradaki sorun yalnızca o kişinin bu konumu hak edip etmemesi değildir.
Asıl mesele, liyakat ile atfedilmiş statü arasındaki mesafenin büyümesidir.
Çünkü yanlış ölçülerle yükseltilen insanların ellerine geçen gücü nasıl kullanacaklarının hiçbir garantisi yoktur.
Kendi elimizle verdiğimiz imkânın bir gün bize yönelmesine şaşırmadan önce, o imkânı verirken hangi ölçüyü kullandığımızı düşünmemiz gerekir.
Bu nedenle zaman zaman kendime sormadan edemiyorum:
Acaba?
Acaba sorun yalnızca insanların değişmesinde mi?
Yoksa biz de insanları yanlış değerlendirmeyi mi öğrendik?
Toplum mu insanı değiştiriyor, insan mı toplumu?
Bir başka mesele de toplumsal değişimin yönüdür.
Bugün sıkça “Toplum böyle, ben ne yapabilirim?” düşüncesiyle karşılaşıyoruz.
Fakat toplum dediğimiz yapı, bizden tamamen bağımsız bir organizma değildir.
Toplum; bireylerin davranışları, kurumlar, kültür, değerler, ilişkiler ve zaman içerisinde oluşan normların karşılıklı etkileşimiyle şekillenir.
Bir davranış önce istisna olarak ortaya çıkabilir.
Sonra tekrar edilir.
Ardından görünür hâle gelir.
Yeterince yaygınlaştığında normalleşir.
En sonunda insanlar, “Herkes böyle yapıyor” demeye başlar.
İşte tehlikeli eşik burasıdır.
Sosyolojide toplumsal normlar, bir topluluk içerisinde hangi davranışların kabul edilebilir veya beklenen davranışlar olduğuna ilişkin ortak kabulleri ifade eder. Bir davranışın yaygınlaşması, o davranışın doğru olduğu anlamına gelmez; ancak insanlar çevrelerinde aynı davranışı sürekli gördüklerinde onu giderek daha “normal” algılayabilir.
Bu nedenle “Toplum nasılsa ben de öyle olayım” anlayışı yalnızca kişisel bir tercih değildir.
Bu anlayışın yaygınlaşması, bireysel sorumluluğun giderek başkalarına devredilmesine yol açabilir.
Kimse yaptığı davranışın asıl sorumluluğunu üstlenmek istemez.
“Herkes yapıyor.”
“Düzen böyle.”
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
“Şartlar bunu gerektiriyor.”
Bu cümleler çoğaldıkça birey, kendisini davranışlarının öznesi olmaktan çıkarıp toplumun pasif bir sonucuna dönüştürmeye başlar.
Oysa toplum dediğimiz şey, büyük ölçüde bu bireysel tercihlerin ve kurumsal yapıların birbirini sürekli etkilemesiyle biçimlenir.
Dolayısıyla şu sorunun cevabını bulmak kolay değildir:
Biz mi toplumun değişkenliğine uyduk, yoksa toplum bizim değişkenliğimiz nedeniyle mi bu hâle geldi?
Muhtemelen tek yönlü bir cevap yok.
İnsan toplumu değiştirirken toplum da insanı değiştiriyor.
İyi olmakla iyilik yapmak aynı şey değildir
Burada karakter meselesine de değinmek gerekiyor.
Neredeyse her insan kendisini kendi hikâyesinin “iyi insanı” olarak görür.
Çok az insan aynaya baktığında kendisini kötü biri olarak tanımlar.
Çünkü hepimizin davranışlarımızı açıklayan gerekçeleri vardır.
“Bunu yapmak zorundaydım.”
“Şartlar böyle gerektirdi.”
“Ben aslında kötü niyetli değildim.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
Psikolojide insanın kendi davranışlarını açıklama ve kendisiyle ilgili olumlu benlik algısını koruma eğilimi üzerinde uzun zamandır durulur. İnsan, kendi davranışlarına başkalarının davranışlarından daha fazla gerekçe bulabilir; niyetleriyle sonuçları birbirinden ayırarak kendisini daha olumlu değerlendirebilir.
Bu nedenle kişinin kendisini nasıl tanımladığı tek başına yeterli değildir.
Davranışlarının başkalarında nasıl bir karşılık oluşturduğu da önemlidir.
İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor:
İyi olduğunu düşünmekle iyilik üretmek aynı şey değildir.
“Ben iyi bir insanım” demek bir öz değerlendirmedir.
İyilik ise davranışla görünür hâle gelir.
Karakter de çoğu zaman insanın kendisi hakkında söyledikleriyle değil, çıkarlarıyla değerleri karşı karşıya geldiğinde yaptığı tercihlerle anlaşılır.
İmkânı azken mütevazı olmak kolaydır.
Kimsenin önüne geçemiyorken kimsenin önünü kesmemek de kolaydır.
Asıl sınav, insanın başkasının önünü kesebilecek güce sahip olduğunda başlar.
Kendisine yardım etmiş bir insana artık ihtiyacı kalmadığında nasıl davrandığı da karakterinin önemli göstergelerinden biridir.
Çünkü güç, her zaman insanın karakterini değiştirmez.
Bazen yalnızca daha önce gösteremediği taraflarını görünür hâle getirir.
Vefa da tam olarak burada sınanır.
Vefa, başarıdan sonra çekilen fotoğraf değildir
Bir insan büyük bir başarıya ulaştığında onun yanında fotoğraf çektirmek kolaydır.
Herkesin alkışladığı bir insanı alkışlamak da kolaydır.
Asıl mesele, henüz kimse alkışlamazken o insandaki emeği görebilmektir.
Henüz güçlü değilken yanında durabilmek…
İmkânı azken desteklemek…
Başarısız olduğunda tamamen silmemek…
Yükselmeye başladığında ayağına çelme takmamak…
Ve belki hepsinden önemlisi:
Kimin gerçekten yükselmeyi hak ettiğini doğru okuyabilmek.
Çünkü toplumların yalnızca engelledikleri yeteneklerin değil, yanlış insanlara verdikleri gücün de bedelini ödediklerini unutmamak gerekir.
Bugün ayağını kaydırmaya çalıştığımız gerçek bir üretici, yarın yaşadığımız şehre, ülkeye, hatta insanlığa büyük bir değer kazandırabilir.
Buna karşılık bugün hiçbir gerçek üretimi olmadan göklere çıkardığımız başka biri, yarın kendisine sunulan imkânları yalnızca kendi çıkarı için kullanabilir.
Bu yüzden vefa, körü körüne bağlılık değildir.
Vefa, hak edene hakkını teslim edebilecek kadar adil olabilmektir.
Başarıyı alkışlamak kadar emeği görebilmektir.
Güçlünün yanında durmak kadar, henüz güç sahibi olmayan yeteneklinin de elinden tutabilmektir.
Başarı görüntüsüyle gerçek başarı arasındaki farkı ayırt edebilmektir.
Ve en önemlisi, bize yakın olanla hak eden arasındaki farkı görebilmektir.
Çünkü güçlü insanların arasında yaşamak insanı küçültmez.
Tam tersine büyütür.
Ancak gerçekten üreten insanların yerine yalnızca başarılı görünmeyi bilenleri yükselttiğimizde sadece liyakat duygusunu zedelemeyiz. Çalışarak, üreterek ve emek vererek bir yere gelmeye çalışan insanlara da tehlikeli bir mesaj veririz:
“Başarılı olmak için üretmek değil, başarılı görünmek yeterlidir.”
Bir toplum için bundan daha yıpratıcı mesajlardan biri zor bulunur.
Çünkü liyakate duyulan güven kaybolduğunda yalnızca bugünün çalışanları küstürülmez; yarının üretme motivasyonu da zayıflatılır.
Bir toplumun gerçek gücü, kaç kişiyi aşağıya çekebildiğiyle değil; hak eden kaç insanın yükselmesine imkân sağlayabildiğiyle ölçülür.
Belki de artık kendimize iki soru sormamız gerekiyor:
Bir insan yükselmeye başladığında elinden mi tutuyoruz, yoksa ayağından mı çekiyoruz?
Ve daha önemlisi:
Elinden tuttuğumuz insanın gerçekten yükselmeyi hak edip etmediğine bakıyor muyuz?
Çünkü vefanın da liyakatin de gerçek sınavı, başarı ortaya çıktıktan sonra verdiğimiz alkışta değil; başarı henüz ortada yokken kimin emeğini gördüğümüzde, kimin önünü açtığımızda ve gücü kimin eline teslim ettiğimizde saklıdır.
İlginizi Çekebilir