İnsanları Yaşarken Öldürmeyelim
ANALİZGazeteci-Yazar Fatih Alper Gültepe, “İnsanları Yaşarken Öldürmeyelim” başlıklı yazısında, vefatının ardından daha geniş kesimlerce sahiplenilen Muhsin Yazıcıoğlu’nu hatırlatırken, bugün hayatta olan Mahir Ünal’ın kıymetinin de zamanında bilinmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Bizim toplum olarak garip, hatta üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir alışkanlığımız var:
Bir insanın kıymetini çoğu zaman yanımızdayken değil, onu kaybettikten sonra anlıyoruz.
Bazen ölüm ayırıyor bizi. Bazen başka bir şehre gidiş, bazen başka bir ülkeye yerleşmek, bazen de yolların sessizce ayrılması…
Yıllarca aramadığımız, sormadığımız, hâlini hatırını merak etmediğimiz bir insanın yaptığı güzel bir işi gördüğümüzde onu yeniden hatırlıyoruz. Bir başarı elde ettiğinde, bir makamdan ayrıldığında veya artık ulaşamayacağımız kadar uzağa gittiğinde birden değerli olduğunu fark ediyoruz.
Oysa insanın kıymeti yokluğunda değil, varlığında bilinmeli.
Çünkü bazı pişmanlıkların telafisi vardır; bazılarının ise yoktur.
Kıymeti neden kaybedince anlıyoruz?
Bu yalnızca bize özgü bir davranış da değil. İnsan psikolojisinin kayıp karşısındaki tutumu uzun yıllardır psikolojinin ve sosyal psikolojinin araştırma konularından biri.
İnsan zihni geçmişi olduğu gibi kaydeden bir kamera değildir. Hatıralar zaman içerisinde yeniden şekillenebilir; özellikle kayıp sonrasında geçmişte yaşanan olumlu anılar ve kişinin olumlu özellikleri daha görünür hâle gelebilir. Yas ve hatırlama süreçlerinde kaybedilen kişinin idealize edilmesi de bu nedenle yabancı olduğumuz bir durum değildir.
Bir başka ifadeyle bazen insanın yokluğu, varlığında göremediğimiz özelliklerini görünür hâle getiriyor.
Fakat bunun yanında başka bir psikolojik gerçek daha var.
Psikoloji literatüründe “negativity bias”, yani olumsuzluk yanlılığı olarak bilinen eğilim, insanların olumsuz olaylara ve bilgilere kimi koşullarda olumlu olanlardan daha fazla ağırlık verebildiğini anlatır.
Belki günlük hayatımızdaki büyük çelişkilerden biri de burada yatıyor.
İnsan hayattayken hatalarını büyütüyor, yaptığı iyilikleri sıradanlaştırıyoruz.
Kaybettiğimizde ise hatalarını küçültüp iyiliklerini hatırlıyoruz.
Peki neden teraziyi insan hayattayken dengede tutamıyoruz?
Muhsin Yazıcıoğlu örneği
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu.
Muhsin Yazıcıoğlu hayattayken elbette seveni çoktu. Ona gönülden bağlı insanlar vardı. Fakat bugün geriye dönüp baktığımızda, vefatının ardından oluşan sevginin ve sahiplenmenin çok daha geniş kesimlere yayıldığını görüyoruz.
Sözleri daha fazla hatırlandı.
Duruşu daha fazla konuşuldu.
Siyasi hayatı ve kişiliği yeniden değerlendirildi.
Hayattayken kendisine siyasi olarak mesafeli duran insanların dahi yıllar içerisinde Yazıcıoğlu'na karşı farklı bir sempati geliştirdiğine şahit olduk.
İnsan ister istemez soruyor:
Neden yaşarken aynı ölçüde önemsemiyoruz?
Ben rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu ile bir dönem çalışma imkânı bulmuş biri olarak onun kıymetini o yıllarda da biliyordum.
Bugün ise sık sık şu cümleyi duyuyorum:
“Böyle insanlar bir daha gelir mi?”
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.
“Böyle insanlar bir daha gelir mi?” demek yerine;
“Bugün aramızda bulunan değerli insanların kıymetini biliyor muyuz?”
diye sormamız gerekiyor.
Çünkü mesele, kaybettiklerimizin ardından güzel sözler söylemek değildir.
Asıl mesele, insan hayattayken o güzel sözleri söyleyebilmektir.
Bir şehrin insanlarına karşı vefası
Kahramanmaraş açısından baktığımda Mahir Ünal da üzerinde düşünülmesi gereken örneklerden biridir.
Mahir Ünal yıllarca Kahramanmaraş için çalışmış, şehrin Ankara ile ilişkilerinde, yatırımlarında ve siyaset sahnesindeki temsilinde önemli roller üstlenmiş bir siyasetçi.
Elbette eleştirilebilir.
Her yaptığı doğru bulunmak zorunda değildir.
Zaten siyaset eleştirinin olmadığı bir alan değildir. Fikir ayrılığı da olacak, yanlışlar da konuşulacak, siyasetçi gerektiğinde en ağır demokratik eleştirilerle karşılaşacaktır.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Eleştirmek başka, bir insanın yıllar boyunca ortaya koyduğu emeği tamamen yok saymak başkadır.
Ben bugün Mahir Ünal'ın kendi şehrindeki bazı çevreler ve gruplar tarafından kırıldığını, hatta zaman zaman küstürüldüğünü düşünüyorum.
Ve şu soruyu soruyorum:
Yarın bu şehirden tamamen uzaklaştığında mı kıymetini anlayacağız?
Yıllar sonra yaptıklarını tek tek hatırlayıp “Keşke” mi diyeceğiz?
Bugün eleştirdiğimiz insanın yarın yokluğunu arayacaksak, bugün hakkını teslim etmekten neden çekiniyoruz?
Bir insanı takdir etmek, onun her düşüncesine katılmak değildir.
Bir siyasetçinin yaptığı hizmeti teslim etmek, ona siyasi biat göstermek değildir.
Hakkı teslim etmek bir tarafgirlik meselesi değil, vicdan meselesidir.
Benim itirazım tam olarak buna.
İnsan sadece öldüğünde kaybedilmez
Üstelik mesele sadece siyasetçiler değil.
İş insanı, sanatçı, gazeteci, öğretmen, esnaf, çalışma arkadaşımız, komşumuz, dostumuz…
Kim olursa olsun.
Hayatımıza değer katan insanları yalnızca onlara ihtiyacımız olduğunda hatırlamamalıyız.
Bugün bazı insanlar yıllarca aramaz, sormaz, selam dahi vermez.
Sonra bir yazınızı okur.
Bir yerde adınızı görür.
Bir makama geldiğinizi öğrenir.
Ya da size işi düşer.
Telefon bir anda çalar.
Peki insanlık gerçekten bu mudur?
Bence değildir.
İnsanlık biraz da merhamettir.
Vefadır.
Nezakettir.
Saygıdır.
Bir insana ondan hiçbir beklentiniz olmadığı zaman gösterebildiğiniz ilgi, aslında sizin karakteriniz hakkında çok şey söyler.
Çünkü işi düştüğünde herkes nazik olabilir.
Mesele, işiniz düşmediğinde de nazik kalabilmektir.
Sosyal psikolojide karşılıklılık normu, insanların kendilerine yapılan iyiliğe veya davranışa karşılık verme eğilimlerini açıklayan temel kavramlardan biridir. Fakat gerçek vefa, ilişkileri yalnızca “sen bana ne yaptın, ben sana ne yapacağım?” hesabına indirgememektir.
Her ilişkinin bir alışverişe dönüşmesi, insanı insandan uzaklaştırır.
Yok sayılmak da insanı yaralar
Bilimsel araştırmaların üzerinde durduğu önemli konulardan biri de sosyal dışlanma, yani ostracism.
İnsanın görmezden gelinmesi, yok sayılması ve ait olduğu çevrenin dışında bırakılması psikolojik olarak önemsiz bir mesele değildir. Sosyal dışlanma üzerine yapılan araştırmalar, bunun kişinin aidiyet, benlik değeri ve kontrol duygusu gibi temel psikolojik ihtiyaçlarını tehdit edebildiğini gösteriyor.
Bu yüzden bir insanı öldürmek için onu fiziksel olarak hayattan koparmak gerekmiyor.
Bazen sürekli yok saymak da insanı tüketiyor.
Emeğini görmemek…
Sözünü değersizleştirmek…
Aramamak…
Sormamak…
Sadece ihtiyaç olduğunda hatırlamak…
Sürekli eleştirip bir kez olsun teşekkür etmemek…
Bunların her biri insanın içinden bir şeyleri eksiltebilir.
Başlıktaki “İnsanları yaşarken öldürmeyelim” sözünden kastım tam olarak budur.
Saygı büyük sözlerden başlamıyor
Üstelik saygı dediğimiz kavram yalnızca büyük meselelerde ortaya çıkmıyor.
Günlük hayatımızın küçücük ayrıntılarında bile kendisini gösteriyor.
Trafikte sola dönerken sinyal vermemek bile karşınızdaki insana karşı bir saygısızlıktır.
Sırada başkasının önüne geçmek…
Bir çalışanı küçümsemek…
Telefonun diğer ucundaki insana bağırmak…
Birisinin sözünü sürekli kesmek…
Size gösterilmesini istediğiniz özeni başkasına göstermemek…
Bunların tamamı aynı kültürün parçalarıdır.
Başkasının hakkını yok sayıp ardından kendiniz için saygı bekleyemezsiniz.
Toplumdaki saygı kaybının en tehlikeli tarafı da burada başlıyor.
Bir insan düşünün.
Yıllarca herkese saygılı davranıyor.
Bir kişi ona saygısızlık yapıyor, susuyor.
İkincisi yapıyor, yine susuyor.
Üçüncü…
Dördüncü…
Beşinci…
Bir süre sonra o insan da yoruluyor.
Belki o da sertleşmeye başlıyor.
Sonra hep birlikte dönüp soruyoruz:
“İnsanlar neden bu kadar tahammülsüz oldu?”
Çünkü davranışlarımız birbirimizden bağımsız değil.
Psikolojide duygusal bulaşma olarak adlandırılan olgu, insanların başkalarının duygusal ifadelerinden ve hâllerinden etkilenebildiğini anlatır. İnsan ilişkileri bu nedenle yalnızca iki kişi arasında kalmaz; davranışlarımız bulunduğumuz sosyal çevrenin havasına da katkıda bulunur.
Saygısızlık yayılabilir.
Öfke yayılabilir.
Kabalık yayılabilir.
Ama iyi haber şu:
Nezaket de yayılabilir.
İyilik de.
Saygı da.
Vefa da.
Bir telefon için cenaze haberini beklemeyelim
Bu nedenle insanları yaşarken öldürmeyelim.
Bir insanı yok saymak, emeğini görmemek, sürekli kırmak ve yalnızca ihtiyacımız olduğunda hatırlamak da bazen onu hayatımızdan çıkarmanın başka bir biçimidir.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nu kaybettik.
Onun değerini hayattayken bilenler vardı. Bilmeyenlerin bir bölümü ise vefatından sonra öğrendi.
Mahir Ünal bugün hayatta.
Kıymetini bilelim.
Ama mesele yalnızca Muhsin Yazıcıoğlu veya Mahir Ünal değil.
Yanımızdaki insanların kıymetini bilelim.
Bir telefon açmak için cenaze haberini beklemeyelim.
Bir insan hakkında güzel şeyler söylemek için onun bu dünyadan gitmesini beklemeyelim.
Bir siyasetçinin yaptığı hizmeti takdir etmek için koltuğundan kalkmasını beklemeyelim.
Anne babamızın değerini anlamak için evlerinin boş kalmasını beklemeyelim.
Bir dostun değerini anlamak için telefon rehberimizde artık arayamayacağımız bir isme dönüşmesini beklemeyelim.
Bazen küçücük bir teşekkür, yıllarca hatırlanır.
Bazen “Nasılsın?” diye açılan sebepsiz bir telefon, insanın bütün gününü değiştirir.
Bazen de zamanında söylenmeyen iki güzel kelime, insanın içinde ömür boyu “Keşke” olarak kalır.
Mezar taşlarının başında uzun uzun konuşuyoruz.
Cenazelerde insanların ne kadar iyi olduğunu anlatıyoruz.
Ardından fotoğraflar paylaşıyor, güzel sözler yazıyoruz.
Keşke bunların birazını insanlar hayattayken yapabilsek.
Çünkü mezar başında söylenen yüz güzel söz, bazen hayattayken söylenmiş samimi bir “İyi ki varsın” cümlesinin yerini tutmaz.
İnsanları kaybettikten sonra sevmek kolay.
Asıl marifet, yanımızdayken değerlerini bilmektir.
Kırdıysak özür dilemek, özlediysek aramak, yapılan bir iyiliği gördüysek teşekkür etmek, bir emeğe şahit olduysak hakkını teslim etmek için yarını beklemeyelim.
Çünkü hayatın bize kimi ne zaman son kez göstereceğini bilmiyoruz.
İnsanları kaybettikten sonra değil, yanımızdayken kazanalım.
İnsanları yaşarken öldürmeyelim.
İlginizi Çekebilir