© Ekonomim

Şöhret, siyasi otorite midir?

Gazeteci - Yazar Fatih Alper Gültepe' nin bu hafta kaleme "Türkiye’de son yıllarda giderek daha görünür hale gelen bir alışkanlık var: Herkes, her konuda konuşuyor; özellikle de siyaset söz konusu olduğunda." aldı.

    Bir gelişme yaşanıyor. Henüz ne olduğu, neden olduğu, sonuçlarının ne olacağı tam olarak anlaşılmadan sosyal medya hesapları açılıyor, yorumlar yapılıyor, taraflar belirleniyor. Oyuncular, şarkıcılar, yönetmenler, yapımcılar, sanatçılar… Birkaç saat içerisinde ülkenin siyasi gündeminin parçası haline gelebiliyor.   Elbette bunda başlı başına yanlış bir şey yok. Sanatçı da oyuncu da şarkıcı da bu ülkenin vatandaşıdır. Herkes gibi düşünme, eleştirme ve düşüncesini açıklama hakkına sahiptir.     Fakat fikir sahibi olmakla, sahip olunan şöhreti siyasi nüfuza dönüştürmek arasında önemli bir fark var.   Bugün asıl tartışılması gereken de bu farktır.   Bir şarkıcıyı sesiyle, bir oyuncuyu performansıyla, bir yönetmeni ortaya koyduğu eserlerle, bir yapımcıyı hayata geçirdiği projelerle tanıyoruz. Siyasetçiyi ise politikalarıyla, kararlarıyla, söylemleriyle ve ülkenin sorunlarına ürettiği çözümlerle değerlendiriyoruz. Ne var ki son yıllarda bu sınırlar giderek silikleşiyor.   Milyonlarca takipçisi bulunan bir oyuncunun tek paylaşımı, bazen bir siyasetçinin açıklamasından daha fazla yankı uyandırabiliyor. Bir şarkıcının siyasi değerlendirmesi günlerce tartışılabiliyor. Bir yönetmen veya yapımcı, mesleki kimliğinin sağladığı görünürlük sayesinde siyasi tartışmanın merkezine yerleşebiliyor.     Tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor:   Şöhret, siyasi otorite midir?   Bir insanın milyonlarca kişi tarafından tanınması; onun ekonomiden dış politikaya, hukuktan kamu yönetimine kadar her konuda uzman olduğu anlamına gelmez.   Düşünün…   Bir milletvekili televizyona çıkıp bir oyuncuya nasıl rol yapması gerektiğini anlatsa, bir yönetmene kamera açılarını öğretmeye kalksa ya da bir şarkıcının hangi notayı nasıl söylemesi gerektiği konusunda uzun uzun ahkâm kesse ne deriz?   Muhtemelen ilk tepkimiz şu olur:   “Senin işin bu mu?”   Aynı soruyu tersinden sormak neden yanlış olsun?   Mesele kimsenin konuşmasını engellemek değil. Mesele, mesleki şöhretin başka alanlarda kendiliğinden bir uzmanlık veya otorite oluşturduğu yanılgısıdır.   Üstelik bunun sanatçı açısından da bir bedeli var.   Yıllardır filmlerini izlediğiniz, oyunculuğunu beğendiğiniz bir ismi düşünün. Bir süre sonra o kişiyi yeni filmiyle, rolüyle veya başarısıyla değil; siyasi açıklamalarıyla görmeye başlıyorsunuz.     Sanatçı gidiyor, siyasi kimlik geliyor.   Bir noktadan sonra şarkısını konuşmamız gereken kişinin paylaşımını, filmini konuşmamız gereken oyuncunun siyasi görüşünü, yeni projesini değerlendirmemiz gereken yönetmenin hangi tarafta durduğunu tartışıyoruz.   Sanat, siyasetin gölgesinde kalıyor.   Oysa sanatın gücü, günlük siyasi kamplaşmaların üzerinde insanlara ulaşabilmesidir. Bir şarkıyı farklı siyasi görüşlere sahip milyonlar dinleyebilir. Aynı filmi birbirinden tamamen farklı dünya görüşlerine sahip insanlar izleyebilir. Sanatın birleştirici tarafı da biraz burada ortaya çıkar.   Sanatçı sürekli siyasi taraflaşmanın parçası olduğunda ise eseriyle arasına başka bir kimlik girer.   Bu mesele yalnızca sanat dünyasıyla da sınırlı değil.   Toplum olarak giderek uzmanlığın değersizleştiği, kanaatin ise uzmanlığın önüne geçtiği bir döneme giriyoruz. Birkaç paylaşım okuyan ekonomist, birkaç hukuk haberi takip eden hukukçu, birkaç sağlık makalesi gören doktor kesilebiliyor. Herkes her şeyi biliyor.   Fakat garip biçimde herkes kendi işini yapmaya geldiğinde aynı iddiayı göremiyoruz.   Belki de ihtiyacımız olan tam tersidir. Oyuncu, oyunculuğuyla konuşulsun. Şarkıcı, sesi ve eserleriyle anılsın. Yönetmen, çektiği filmlerle tartışılsın. Yapımcı, ortaya koyduğu projelerle değerlendirilsin. Gazeteci, haberini ve yorumunu yapsın. Siyasetçi ise siyasetini yapsın; ülkenin sorunlarına çözüm üretmekle uğraşsın.   Bu yaklaşım, “Sanatçı konuşmasın” demek değildir. Böyle bir düşünce demokratik bir toplumda zaten savunulamaz. Sanatın toplumsal meselelerden tamamen kopması da mümkün değildir. Tarih boyunca sanat; savaşı, yoksulluğu, adaletsizliği, özgürlüğü ve siyaseti konu edinmiştir.   Ancak sanatın siyasete dokunması başka, sanatçının mesleki şöhretini sürekli bir siyasi kürsüye dönüştürmesi başkadır.   Çünkü insanların sizi oyunculuğunuz, sesiniz, filmleriniz veya eserleriniz nedeniyle takip etmesi, aynı insanların siyasi tercihlerine yön vermeniz için verilmiş bir yetki değildir.   Demokraside siyasi yetkinin kaynağı şöhret değil, millettir.   Siyasetin zemini sandıktır, Meclis’tir, siyasi partilerdir, fikirlerdir ve demokratik tartışmadır. Sanatın zemini ise sinemadır, tiyatrodur, müziktir, edebiyattır.   Elbette bu iki dünya zaman zaman kesişir. Kesişmelidir de.   Ama kesişmekle birbirinin yerine geçmek aynı şey değildir.   Belki de Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, herkesin her konuda en yüksek sesle konuşması değil; herkesin kendi alanında en iyi işi ortaya koymasıdır.   Çünkü bazen sınırını bilmek susmak değildir.   İşini bilmektir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER