© Ekonomim

KÜRESEL ÇÖL İSTİLASI

Gazeteci-Yazar Fatih Alper Gültepe yazdı: Bir şehri ya da kurumu çölleştirmek için toprağı kurutmaya gerek yok. Üretimi, liyakati, ortak aklı ve insanların umudunu tüketmek de yeterlidir.

 

Peki bulunduğu yere değer katmak yerine onu kendi yaşam alanına dönüştürenlerin yarattığı bu düzenin sonu nereye varır?

Bir şehir düşünün…

Bir kurum düşünün…

Adını koymayın. Yerini tarif etmeyin. Çünkü anlatacağım yer belki sizin yaşadığınız şehir, belki her gün kapısından girdiğiniz kurum, belki de yıllardır uzaktan izlediğiniz bir yapıdır.

Şimdi o şehrin veya kurumun üzerine yavaş yavaş çöken bir topluluk düşünün.

Ben onlara “küresel çöl istilacıları” diyorum.

Çünkü çölleşme yalnızca toprağın kuruması değildir. Bir yerde üretimin, çeşitliliğin, umudun ve yaşamın giderek azalması da bir tür çölleşmedir.

Benim sözünü ettiğim “küresel çöl istilası” ise coğrafi değil, toplumsal bir metafordur.

Bir şehri ele geçiren zihniyetin, o şehrin düşüncesini kurutmasıdır.

Bir kuruma yerleşen insanların; liyakati, üretimi ve ortak aklı tüketmesidir.

İnsanların konuşamadığı, itiraz edemediği, yeni fikirlerin filizlenemediği ve yalnızca belirli çevrelerin beslendiği bir düzenin, zamanla bulunduğu yeri çöle çevirmesidir.

Çünkü bazı insanlar gittikleri yere hayat götürmez.

Gittikleri yerde hayatı tüketir.

KURUMU KENDİ MÜLKÜ ZANNEDENLER

Bu istilacı tiplerin en önemli özelliği, bulundukları yeri zamanla kendilerine ait zannetmeleridir.

Kurum devletinmiş, milletinmiş, şehrinmiş, toplumunmuş… Pek umurlarında değildir.

Sanki babalarından miras kalmıştır.

Kimseye gerçek anlamda söz hakkı tanımazlar. Üst makamların talimatlarını dinler gibi görünürler. Ancak iş uygulamaya geldiğinde yine kendi bildiklerini okurlar.

Çünkü zamanla kendilerini makamdan daha güçlü görmeye başlarlar.

İşin en ilginç tarafı da budur.

Makam değişir, başkan değişir, yönetici değişir, amir değişir…

Ama istilacı zihniyet bir şekilde yaşamaya devam eder.

Bugün buradadır, yarın başka yerde.

Çünkü istilacı için önemli olan yer değildir. Önemli olan, besleneceği bir alan bulmasıdır.

Şehrin geleceğini düşünüyor mu?

Çoğu zaman hayır.

Kurumun geleceğini düşünüyor mu?

İşine geldiği kadar.

Çevresindeki insanları düşünüyor mu?

Kendisine fayda sağlayacaksa evet.

Çünkü onun temel meselesi geleceği inşa etmek değil, bugünü kurtarmaktır.

 

HERKES BİLİYOR, KİMSE KONUŞMUYOR

Asıl problem yalnızca istilacı tiplerin varlığı değildir.

Daha vahim bir durum vardır:

Herkes onları bilir.

Hangi kurumda kim ne yapıyor, hangi şehirde kim hangi düzeni kurmuş, kim kimin üzerinden güç kazanıyor, kim hangi makamı kişisel alanına çevirmiş…

Çoğu zaman herkes bilir.

Ama ne hikmetse kimse konuşmaz.

Böylece mesele birkaç kişinin davranışı olmaktan çıkar. Sessizliğin oluşturduğu bir düzene dönüşür.

Bir süre sonra bu insanlar, resmî makamlarından bile daha güçlü davranmaya başlar.

Her sorunu bilirler.

Ama hiçbir sorunu çözmezler.

Daha kötüsü, sorunun artık sorun olarak görülmemesini sağlarlar.

Yanlış normalleşir.

Eksiklik alışkanlığa dönüşür.

Düzensizlik, düzen diye anlatılmaya başlanır.

Ve şehir yavaş yavaş çölleşir.

İşin başka bir tarafı daha vardır.

Bu insanlar çoğu zaman dışarıdan baktığınızda son derece güler yüzlüdür.

Herkese iyi davranırlar. Herkesin sırtını sıvazlar, herkese güzel cümleler kurarlar.

Çünkü bazı düzenler kavga ederek değil, insanlara “her şey yolunda” hissi verilerek korunur.

Oysa önemli olan bir insanın kaç kişiye gülümsediği değil, bulunduğu yere ne kattığıdır.

Bir insan yıllarca bir kurumda bulunmuş olabilir.

Peki ne üretmiştir?

Bir şehirde yıllarca söz sahibi olmuş olabilir.

Peki o şehre ne bırakmıştır?

İşte asıl soru budur.

ZARAR SADECE KENDİLERİNE DEĞİLDİR

Bugün bir kurum amiri düşünün.

Bir başkan düşünün.

Bir yönetici düşünün.

Etrafındaki bu yapının farkına varmıyorsa ortada bir problem vardır. Farkında olduğu hâlde ses çıkarmıyorsa daha büyük bir problem vardır.

Çünkü istilacı zihniyetin oluşturduğu zararın faturası çoğu zaman onlara değil, onları görmezden gelen yöneticilere çıkar.

Bugün sizin yanınızda görünürler.

Yarın başka bir güç ortaya çıktığında onun yanında görünürler.

Çünkü onların sadakati kişilere, kurumlara veya şehirlere değil; çoğu zaman kendi varlıklarını sürdürebilecekleri düzene yöneliktir.

Bu yüzden bir şehri gerçekten sevenlerle, şehir üzerinden yaşayanları birbirinden ayırmak gerekir.

İkisi aynı şey değildir.

“DEPREM KAÇAKLARI” DİYENLERE BİR SORU

Gelelim çok daha ağır bir meseleye…

Deprem.

Bir felaket yaşandı.

İnsanların hangi şehirde bulunduğu üzerinden memleket sevgisi ölçülmez.

Şehre sahip çıkmak bir adres meselesi değildir.

Vicdan meselesidir.

Bir insan felaketten sonra başka bir şehre gitmiş olabilir. İşini kaybetmiş, evini kaybetmiş, ailesinin geleceği için yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış olabilir.

Böyle insanlara isim takmak kolaydır.

Asıl zor olan, o insanın neden gitmek zorunda kaldığını sormaktır.

İnsanların nerede yaşadığına bakarak memleket sevgisini ölçmek yerine, o memleket için ne yaptıklarına bakmak gerekir.

Çünkü bir şehirde oturmakla o şehre sahip çıkmak aynı şey değildir.

İNSAN HAYATINI İDAME ETTİRMEK ZORUNDADIR

Bir başka yanılgımız daha var.

İnsanların hayatlarına müdahale etmeyi kendimizde hak görüyoruz.

Bir insan bugün burada yaşar, yarın başka bir şehirde çalışır, öbür gün başka bir ülkede hayat kurabilir.

Hayat budur.

İnsan geçimini sağlamak zorundadır.

Ailesini korumak, çocuklarının geleceğini düşünmek zorundadır.

İş bulmak, üretmek, çalışmak ve yeniden ayağa kalkmak zorundadır.

Bunların hiçbiri ihanet değildir.

Tam tersine, insanın hayatta kalma mücadelesidir.

Fakat biz bazen elinden tutmamız gereken insanlara etiket takmayı tercih ediyoruz.

Destek olmamız gereken insanları dışlıyoruz.

Ayağa kaldırmamız gereken insanları hayattan soğutuyoruz.

Sonra da toplum neden ilerlemiyor diye soruyoruz.

Çünkü insanı kazanmak yerine insan kaybediyoruz.

Üreteni teşvik etmek yerine küstürüyoruz.

Yeni fikirleri desteklemek yerine bastırıyoruz.

Sonra geriye kupkuru bir alan kalıyor.

Ben buna küresel çöl istilası diyorum.

ÇÖLLEŞEN SADECE TOPRAK DEĞİLDİR

Çöl istilası her zaman kumlarla gelmez.

Bazen takım elbiseyle gelir.

Bazen makam odasında oturur.

Bazen yıllardır aynı koridorda yürür.

Bazen dost gibi yaklaşır.

Bazen herkesle fotoğraf verir.

Bazen de şehri en çok kendisinin sevdiğini söyler.

Ama geçtiği yerde üretim azalıyorsa, insanlar susuyorsa, yetenekli kişiler uzaklaşıyorsa, gençler umudunu kaybediyorsa, liyakat değersizleşiyorsa ve yalnızca belirli çevreler büyüyorsa orada başka türden bir çölleşme başlamış demektir.

Doğanın değişmeyen bir kuralı vardır:

Kendisine yaşam alanı bırakmayan yapıyı sonsuza kadar taşımaz.

Toplumlar da böyledir.

Bir süre susarlar.

Bir süre seyrederler.

Bir süre alışmış gibi görünürler.

Ama hiçbir düzen sonsuza kadar sürmez.

Bugün kendisini vazgeçilmez görenler, yarın isimlerinin bile hatırlanmadığını görebilir.

Çünkü makamlar kalıcı değildir.

Koltuklar kalıcı değildir.

Yetkiler kalıcı değildir.

İnsanlardan geriye kalan tek şey, bulundukları yere bıraktıkları izdir.

Kimileri arkasında yeşeren bir alan bırakır.

Kimileri ise koskoca bir çöl.

Ve istilacı tiplerin anlamadığı gerçek tam olarak budur:

Bir yeri ele geçirmek, o yere ait olmak değildir.

Bir makamda uzun yıllar bulunmak, o kurumu sahiplenmek değildir.

Bir şehirde kalmak, o şehri sevmek değildir.

Şehri sevmek; insanını korumaktır.

Kurumu sevmek; liyakati korumaktır.

Toplumu sevmek; insanları ötekileştirmemektir.

Ve insan olmak; düşene isim takmak değil, elini uzatmaktır.

Çünkü günün sonunda asıl mesele nerede durduğunuz değil, durduğunuz yerde neyi yeşerttiğinizdir.

Çöl mü bıraktınız?

Yoksa sizden sonra da yaşayacak bir şey mi?

İşte herkesin kendisine sorması gereken soru budur.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER