Jeopolitik gerilim ve rekabetler küresel düzen kavramını konusu oldu
EKONOMİDünyada artan jeopolitik gerilim ve rekabetler yeni küresel düzen kavramını tartışma konusu yaptı
Küresel siyasette artan jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar ve büyük güç rekabeti, dünyanın yeni bir uluslararası düzene girip girmediği tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Batılı liderlerin "kurallara dayalı düzen"e yönelik eleştirileri de mevcut sistemin sürdürülebilirliğine dair soru işaretlerini artırdı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, ocak ayında İsviçre'nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda (WEF) yaptığı konuşmada, dünyanın geçiş değil, kopuş sürecinde ilerlediğini, son yıllardaki krizlerin aşırı küresel entegrasyonun risklerini ortaya koyduğunu söyledi.
Carney, güçlü aktörlerin işlerine geldiğinde kurallardan muaf tutulduğunu, ticaret ve hukukun da taraflara göre farklı uygulandığını vurgulayarak ülkelerin enerji, gıda, kritik mineraller ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik aradığını belirtti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de lideri olduğu Hristiyan Demokrat Birlik Partisinin (CDU) Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, benzer bir değerlendirme yaparak "Yeni bir dünya düzeni, büyük bir güç düzeni hızla şekilleniyor." ifadesini kullandı.
Merz, kurallara dayalı uluslararası düzenin bilindiği haliyle artık mevcut olmadığını dile getirdi.
Bu dönüşümde askeri ve ekonomik gücün yanı sıra teknolojik üstünlüğün belirleyici hale geldiğine dikkati çeken Merz, yarı iletkenler ve yapay zekada geri kalanların yalnızca ekonomik değil siyasi güç de kaybedeceğini söyledi.
Merz, "Bu teknolojilere hakim olanlar, uygulanacak kuralları da belirler." dedi.
Liderlerin bu çıkışları, dünyanın gerçekten "yeni" bir düzene mi yöneldiği, yoksa mevcut sistemin sert bir yeniden yapılanma sürecinden mi geçtiği sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Münih Güvenlik Konferansı raporu, değişen dünya düzenine dikkati çekiyor
Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 raporunda da Batı toplumlarında reformdan çok mevcut düzeni hedef alan daha sert bir siyasetin güç kazandığına işaret edildi.
G7 ülkelerinde yapılan anketlere atıfta bulunulan raporda, mevcut politikaların gelecek nesilleri daha iyi bir noktaya taşıyacağına inananların oranının oldukça düşük olduğu kaydedildi.
Raporda, bu yeni siyaset ikliminde "buldozer" ve "yıkım topu" benzetmeleriyle anılan yöntemlerin giderek daha fazla görünür olduğu ifade edildi.
Raporda, büyük güçler arasındaki rekabetin, ticaret ve güvenlik alanlarında belirsizliği artırdığı, ilkelere dayalı işbirliği yerine güç siyasetinin öne çıktığı ve mevcut düzeni korumak isteyen aktörlerin yeni ortaklıklar arayışına yöneldiği vurgulandı.
Kalkınma işbirliği ve insani yardımlar alanında da benzer bir kırılganlık yaşandığı ifade edilen raporda, mevcut düzene bağlı kalmak isteyen aktörlerin "yıkım siyasetinin" etkilerini sınırlamak için daha fazla işbirliği arayışına yöneldiği kaydedildi.
Çin'in "Küresel Yönetişim Girişimi" ile daha adil ve daha kapsayıcı bir sistem önerdiği vurgusu
Çin merkezli China Daily gazetesinde Çin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Enstitüleri Başkanı Fu Xiaoqiang imzasıyla 26 Ocak'ta yayımlanan yazıda, dünyanın yeni bir "çalkantı ve dönüşüm" dönemine girdiği, mevcut küresel yönetişim düzeninin ise bu sürecin yarattığı sorunlara yanıt vermekte zorlandığı savunuldu.
Yazıda, sıklaşan jeopolitik çatışmalar, zayıf ekonomik büyüme ve hızlanan teknolojik dönüşümün, mevcut küresel düzenin yapısal zaaflarını görünür kıldığı ifade edildi.
Küresel Güney'in uluslararası kurumlarda yeterince temsil edilmediği, gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisi ve nüfus içindeki payı artmasına rağmen oy hakkı, kural koyma ve karar alma mekanizmalarında sistematik bir dengesizlik bulunduğu vurgulanan yazıda, bu durumun, küresel yönetişimin hem adaletini hem de etkinliğini zayıflattığı savunuldu.
Birleşmiş Milletlerin (BM) otoritesinin de aşındığı belirtilen yazıda, özellikle Güvenlik Konseyinin barış ve güvenlik krizlerinde etkisiz kaldığı, bunun da bloklaşma, veto mekanizmasının kullanımı ve tek taraflı yaklaşımlardan kaynaklandığı öne sürüldü.
Ayrıca, iklim değişikliği ve yapay zeka gibi yeni küresel gerçekliklere yönelik düzenleyici çerçevenin geride kaldığı, bazı gelişmiş ülkelerin güvenlik kavramını genişleterek bu alanları siyasi rekabet aracı haline getirdiği kaydedildi.
Yazıda, bu tablo karşısında Çin'in "Küresel Yönetişim Girişimi" ile daha adil ve daha kapsayıcı bir sistem önerdiği belirtilerek küresel yönetişimin temel amacının "insanlığın ortak refahını" sağlamak olması gerektiği vurgulandı.
"Rusya'nın geleceğinin Avrasya-Pasifik dünyasında olduğu" vurgusu
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) yazarı Sergei Karaganov, 6 Kasım 2025 tarihli yazısında, Rusya'nın bugün bir "medeniyet anı" yaşadığını belirterek ülkenin kendisini yalnızca bir ulus-devlet olarak değil "medeniyet devleti" olarak tanımlaması gerektiğini savundu.
Karaganov, Rusya'nın geleceğinin tek taraflı biçimde Batı'ya yönelmekte değil Avrasya-Pasifik dünyasında kendi yolunu çizmekte olduğunu vurguladı.
Batı demokrasilerinin kendi iç çelişkilerini giderek daha görünür biçimde yaşadığını savunan Karaganov, Rusya gibi geniş coğrafyaya yayılan, çok etnisiteli ve nükleer güce sahip bir ülke için Batı tipi demokrasinin ne uygulanabilir ne de arzu edilir olduğunu ifade etti.
Bunun bir otoriterlik çağrısı olmadığını vurgulayan Karaganov, Rusya'nın güçlü liderlik ile yerel katılımı birleştiren, "liderlik demokrasisi" olarak tanımladığı bir yönetim modeline ihtiyaç duyduğunu ifade etti.
Karaganov, Batı merkezli küresel düzenin ilham gücünü kaybettiğini, dünyanın yeniden ulusal egemenlik ve kültürel özgünlük eksenine yöneldiğini kaydederek Rusya'nın bu yeni dönemde "çok kutuplu ve medeniyetlerin çeşitliliğine dayalı" bir dünya düzeninin savunucularından biri olmayı hedeflediğini ifade etti.
Uzmanlar, uluslararası sistemdeki değişimin "yeni" bir durumdan ziyade tarihi bir döngü olduğu görüşünde
ABD'de Columbia Üniversitesinde Öğretim Üyesi Prof. Dr. Giulio M. Gallarotti, ABD'nin değişen dünya düzenindeki rolüne ilişkin AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, uluslararası sistemde "yeni bir durumdan" ziyade tarih boyunca tekrar eden bir güç döngüsü görüldüğünü, güçlü devletlerin yükselip zayıfladığını ancak temel düzenin değişmediğini söyledi.
Teknolojideki dönüşümün köklü olduğunu belirten Gallarotti, buna karşın devletler arası ilişkilerin hala hiyerarşik yapıda sürdüğünü vurguladı.
Gallarotti, dünyanın uzun vadede daha fazla bütünleşmeye gittiğini ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın şiddetin rolünü sınırladığını ifade ederek son dönemde artan otoriterleşme ve rekabetin bu eğilime ara verdiğini ancak bunun kalıcı olmayacağını kaydetti.
Mevcut değişimin temel itici gücünün, kısa vadeli iç siyaset dinamikleri olduğuna işaret eden Gallarotti, birçok ülkede siyasetin sağa kaymasının rekabeti ve gerilimi artırdığını ancak bu sürecin tersine dönebileceğini söyledi. Gallarotti, demokratik unsurların yeniden güç kazanmasıyla birlikte bu eğilim de değişebileceğine dikkati çekti.
ABD, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin rolüne ilişkin değerlendirmesinde Gallarotti, güçlü devletlerin tarih boyunca olduğu gibi bugün de hem kendi bölgelerini hem de uluslararası sistemi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalıştığını ancak geçmişten farklı olarak, büyük güçlerin artık statü arayışından ziyade ekonomik refaha daha fazla önem verdiğini vurguladı.
Gallarotti, küresel sistemdeki dönüşümün en büyük riskinin, korumacı ve merkantilist politikaların gerçekten ülkelerin çıkarına olduğu yönündeki inancın yayılması olduğunu belirterek, bu tür politikaların uzun vadede istikrarı zayıflatabileceği uyarısında bulundu.
Değişimin başlıca itici güçlerinden biri Çin'in, askeri ve ekonomik güç olarak yükselişi
Aynı üniversiteden Prof. Dr. Robert Y. Shapiro da özellikle ABD'nin Donald Trump döneminde Avrupa'da çok daha sınırlı bir liderlik rolü üstlenmesinin ve Avrupalı ülkelerin gerekirse Washington olmadan ayakta durmaya hazırlanmasının, liberal uluslararası düzenin geleceğini belirsizleştirdiğini ifade etti.
Shapiro, uluslararası sistemdeki mevcut değişimin başlıca itici güçlerinin, Trump yönetimi altındaki ABD'nin tutumu ile Çin'in askeri ve ekonomik bir güç olarak yükselişi ve Tayvan üzerindeki baskısının artması olduğunu dile getirdi.
Rusya-Ukrayna savaşının da bu dönüşüm sürecini hızlandıran temel faktörlerden olduğunu ifade eden Shapiro, bu gelişmelerin küresel dengeleri daha kırılgan hale getirdiğini söyledi.
Büyük güçlerin rolüne ilişkin değerlendirmesinde ABD, Çin ve Rusya'nın kendilerini öncelikle bölgesel güçler olarak gördüklerini ve etki alanlarını genişletmeye çalıştıklarını belirten Shapiro, ancak ABD ile Çin'in, bu çabanın ötesine geçerek küresel ölçekte nüfuz mücadelesi veren iki ana aktör konumunda bulunduğunu kaydetti.
Shapiro, bu dönüşümün en büyük risklerinin, mevcut ve potansiyel yeni savaşlar ile nükleer silahların yayılmasının yeniden gündeme gelmesi olduğunu vurguladı.
Buna karşılık, ABD'nin geri çekilmesiyle Avrupa'nın kendi askeri kapasitesini güçlendirmek zorunda kalmasının bir fırsat olarak da görülebileceğini ifade eden Shapiro, ancak bu sürecin Avrupa'nın kendi "nükleer şemsiyesini" oluşturma arayışına yönelmesi gibi "yeni riskleri" de beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.
İlginizi Çekebilir