<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Ekonomim, Ekonomi Haberleri, Borsa, Döviz, Altın Bilgileri</title>
        <link>https://www.ekonomim.net/</link>
        <description>Ekonomim, Dünyadan ve Türkiye&#039;den ekonomi haberleri, sektörel gelişmeler, ekonomik durumlar ve son dakika gündem haberleri ekonomim.net</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Sudan&#039;da iç savaş 4. yılına girerken ülke nereye gidiyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-sudanda-ic-savas-4-yilina-girerken-ulke-nereye-gidiyor-9762</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-sudanda-ic-savas-4-yilina-girerken-ulke-nereye-gidiyor-9762</guid>
                <description><![CDATA[Sudan’da çözüm için dış silah ve finans akışının frenlenmesi, insani erişimin siyasetten ayrıştırılması ve sahadaki gerçek aktörleri dışlamayan kapsayıcı bir müzakere zemini kurulması gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-04-15%2016_57_50.png" style="height:232px; width:800px" /></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">SETA Dış Politika Direktörlüğünde Araştırmacı Dr. Tunç Demirtaş, Sudan'da iç savaştaki son durumu ve barış için atılması gereken adımlarını&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sudan’da 15 Nisan 2023’te başlayan kriz bugün üçüncü yılını doldurdu. Dördüncü yılına girdiğimiz kriz artık iki silahlı yapı arasındaki iktidar mücadelesi olarak tanımlanamaz. Günümüzde Sudan, devlet kapasitesinin aşındığı, toplumsal dokunun parçalandığı, ekonominin çökertildiği ve bölgesel istikrarsızlığın büyüdüğü çok katmanlı bir kriz sahasıdır. Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İhtiyaçlar ve Müdahale Planı’na göre 2026 itibarıyla 33,7 milyon insan insani yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu sayı Sudan’ı dünyanın en ağır insani krizlerinden biri haline getirmiş durumda. Aynı zamanda savaş, açlık ve temel hizmetlerin çökmesi nedeniyle ülkenin geniş kesimleri artık gündelik hayatı sürdüremez halde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yerinden edilme boyutu ise başlı başına bölgesel bir güvenlik sorunu üretmektedir. BM Mülteciler Yüksek Komiseri (UNHCR) verilerine göre savaşın başlamasından bu yana yaklaşık 14 milyon kişi yerinden edildi. Bunların 9 milyonu Sudan içinde kalırken 4,4 milyonu sınır ötesine geçti. Özellikle Çad, Mısır ve Güney Sudan üzerindeki baskı kritik seviyeye ulaşmış durumda. Çad’da 1,3 milyondan fazla Sudanlı mülteci yaşıyor ve yardım kesintileri nedeniyle temel gıda, su ve barınma erişimi hızla kötüleşiyor. Güney Sudan ise kendi iç kırılganlıkları sürerken hem Sudanlı mültecileri hem de Sudan’dan geri dönen yüz binlerce Güney Sudanlıyı taşımaya çalışıyor. Bu nedenle Sudan krizi artık Hartum’un ve Darfur’un ötesine geçmiş durumda olup komşu ülkelerin iç dengelerini de zorlayan bir bölgesel istikrarsızlık kaynağı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İnsani durumun en çarpıcı göstergesi ise açlık krizidir. Sudan nüfusunun yüzde 61,7’sine denk gelen 28,9 milyon insan akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Kuzey Darfur ve Güney Kordofan gibi bölgelerde insanlar yaprak ve hayvan yemi tüketmek zorunda kalıyor. Kadınlar ve çocuklar hem yetersiz beslenme hem de artan cinsel şiddet riski nedeniyle daha ağır etkileniyor. Sudan’da savaş sadece cephede yaşanmıyor. Uzun bir süredir açlık, kuşatma, sağlık sisteminin çöküşü ve zorunlu göç de savaşın asli araçları haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Askeri tabloda ise savaşın ilk dönemine göre daha karmaşık bir denge oluşmuş durumda. Son bir yılda Sudan ordusu Hartum’da önemli kazanımlar elde etti. Ordu, başkanlık sarayı ve başkentin kritik bölümlerinde yeniden kontrol sağladı. Buna karşılık Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) özellikle Darfur’un geniş kesimlerinde ve özellikle batı hattında etkisini koruyor. Sudan’daki kontrol artık büyük ölçüde iki ana alana bölündü. Bu bağlamda ordu Hartum ve doğuda kontrol sağlamış durumdayken, HDK Darfur’da etkisini sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">HDK içeride çözülüyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sahadaki denge değişkenlik gösteriyor. HDK içindeki çözülme işaretleri son dönemde daha görünür hale gelmiş durumda. HDK'nin önemli saha komutanlarından Nur el-Kubba’nın ordu tarafına geçmesi, daha önce Ebu Akıla Kikel örneğinde görülen kopuşların yeni bir halkası olarak okunabilir. Bu tür ayrılıklar tek başına savaşın sonucunu belirlemese de HDK içindeki komuta, kaynak dağılımı ve kabilesel gerilimlerin derinleştiğine işaret ediyor. Kısacası Sudan’daki kriz HDK'nin kendi iç bütünlükleri içinde de sürmektedir. Bu da önümüzdeki dönemde daha fazla çözülme, yeni yerel ittifaklar ve sahadaki dengenin içeriden değişmesi ihtimalini artırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dış aktörler de bu savaşın uzamasında belirleyici bir rol oynuyor. Sudan ordusu Birleşik Arap Emirlikleri'ni (BAE) uzun süredir HDK'ye silah ve lojistik destek sağlamakla suçluyor. Buna rağmen hem Darfur’daki silah sevkiyatları hem de bölgesel lojistik hatlar üzerindeki tartışmalar devam ediyor. Mısır daha çok orduya yakın bir çizgide dururken, Suudi Arabistan arabuluculuk kapasitesini korumaya çalışıyor. ABD ise Suudi Arabistan, Mısır ve BAE ile birlikte "dörtlü" mekanizma üzerinden ateşkes ve siyasi geçiş zemini üretmeye çalışsa da henüz sahada kalıcı sonuç alabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak bu noktada önemli bir gelişme ABD/İsrail-İran savaşı olmuştur. Körfez ülkelerinin bu savaştan itibaren İran karşısındaki durumu son derece kritik. Özellikle BAE’nin savaşın ilk haftasında HDK'ye yaptığı sevkiyatların aksadığı iddia edilse de sonraki süreçte artarak bölgede Sudan'a komşu ve komşu olmayan bazı Doğu Afrika ülkelerinden devam ettiğine yönelik güçlü iddialar bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Berlin Konferansı çözüm getirebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Berlin Konferansı gibi girişimlerin Sudan için sınırlılıkları ortada. Almanya’nın Fransa, Birleşik Krallık, ABD, Avrupa Birliği (AB) ve Afrika Birliği (AfB) ile birlikte düzenlediği 15 Nisan toplantısı insani yardım mobilizasyonu açısından önem taşısa da Alman düşünce kuruluşu Bilim ve Politika Vakfı SWP'nin de açıkça belirttiği gibi bu toplantı bir barış konferansı değil. Dahası, sahadaki ana askeri-siyasal ağırlık merkezlerini dışlayan, buna karşılık belirli sivil-siyasi çevreleri öne çıkaran formatların uygulanabilir bir çözüm üretmesi zor. Zira Sudan’da mesele temsil, meşruiyet ve icra kapasitesidir. Masada kurulan çerçeve cephedeki gerçek dengeyle örtüşmediğinde, diplomatik metinler sahada karşılık bulmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Önümüzdeki dönemde Sudan'ın geleceği için üç senaryo öne çıkıyor. Birinci senaryo, fiili bölünmenin derinleşmesi; ikinci senaryo uzun süreli yıpratma savaşının sürmesi ve üçüncü senaryo ise dış destek kanallarının gerçekten sınırlandığı ciddi bir müzakere sürecinin başlamasıdır. En gerçekçi ama en zor seçenek üçüncüsüdür. Ancak bunun için küresel aktörlerin de bu sürece eğilmesi büyük bir gerekliliktir. Ancak ABD/İsrail-İran savaşı devam ederken Sudan krizine yönelik bu beklentinin kısa vadede gerçekleşmeyeceği düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sudan’da çözüm için dış silah ve finans akışının frenlenmesi, insani erişimin siyasetten ayrıştırılması ve sahadaki gerçek aktörleri dışlamayan kapsayıcı bir müzakere zemini kurulması gerekiyor. Aksi halde Sudan’daki savaş uzamakla kalmayıp Çad’dan Güney Sudan’a, Kızıldeniz’den Sahel’e kadar geniş bir coğrafyayı istikrarsızlaştırmaya devam edecektir.</span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Tunç Demirtaş, SETA Dış Politika Direktörlüğünde Araştırmacıdır.]</span></span></em></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 16:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/04/analiz-sudanda-ic-savas-4-yilina-girerken-ulke-nereye-gidiyor-1776261619.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“En Zor Zamanda Ortaya Çıkan Liderlik”</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/en-zor-zamanda-ortaya-cikan-liderlik-9705</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/en-zor-zamanda-ortaya-cikan-liderlik-9705</guid>
                <description><![CDATA[Gazeteci-Yazar Fatih Alper Gültepe, Kahramanmaraş’ın deprem sonrası yeniden ayağa kalkma sürecinde ortaya konulan liderlik anlayışını, kriz dönemlerinde sergilenen iradeyi ve şehrin geleceğine yön veren adımları kaleme aldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kahramanmaraş, yakın tarihinin en ağır sınavlarından birini yaşadı. Asrın felaketi olarak anılan 6 Şubat depremleri, sadece binaları değil; hayatları, düzenleri ve alışkanlıkları da yerle bir etti. Böyle bir dönemde yöneticilik yapmak, sadece bir makamı temsil etmek değil; aynı zamanda bir şehrin yükünü omuzlamak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/mustafa%20buluntu%20.png" style="height:800px; width:696px" /></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:large">Mustafa Buluntu</span></em></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşte tam da bu noktada Mustafa Buluntu, kolay bir dönemde değil; aksine en zor zamanda sorumluluğu devralan isimlerden biri oldu. Tıpkı&nbsp;Fırat Görgel,&nbsp;Hanifi Toptaş&nbsp;ve&nbsp;Mehmet Beşen&nbsp;gibi, krizle yoğrulmuş bir süreçte görev başına geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Depremin hemen ardından birçok kurum fiziki olarak yokluk içinde kalırken, Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası’nın da benzer bir tabloyla karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Hatta öyle ki, Başkan Buluntu’nun oturacak bir makamı dahi kalmamıştı. Ancak mesele koltuk değil, iradeydi. O irade ise geri adım atmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/f%C4%B1rat%20g%C3%B6rgel.png" style="height:800px; width:742px" /></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:large">Fırat Görgel</span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu şehir ticaretle ayakta duran, üretimle nefes alan bir şehir. Böylesi bir yapının en zor zamanında geri çekilmek değil, ileri çıkmak gerekir. Mustafa Buluntu’nun bu süreçte sergilediği duruş tam da buydu. Sadece elini taşın altına koymakla kalmadı; gerektiğinde bedenini kayanın önüne siper eden bir anlayışla hareket etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Elbette Kahramanmaraş, zorluklara yabancı bir şehir değil. Tarih boyunca birçok badire atlatmış, her defasında küllerinden doğmayı başarmıştır. Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve ticari sıkıntılar da elbet aşılacaktır. Ancak burada kritik olan bir başka gerçek daha var: Birbirine çelme takmayan, başarıya engel olmayan bir toplumsal duruş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/hanifi%20topta%C5%9F.png" style="height:800px; width:722px" /></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hanifi Toptaş</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çünkü ne yazık ki bu coğrafyada, aynı sofrayı paylaşıp aynı kahveyi içtiğiniz insanların, yarın sizi aşağı çekmeye çalıştığına da şahit olabiliyoruz. “Kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deriz ama bazıları için bu hatır, kırk gün bile sürmeyebiliyor. İşte tam da bu yüzden, emek verenin önünü açmak; üretim yapanı desteklemek bu şehrin en büyük ihtiyacıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mustafa Buluntu’nun görev süresi boyunca ortaya koyduğu projeler ve girişimler, sadece günü kurtarmaya değil; geleceği inşa etmeye yönelik adımlar olarak öne çıkıyor. Deprem sonrası toparlanma sürecinde, ticaretin yeniden ayağa kalkması için atılan her adımın arkasında ciddi bir emek ve kararlılık var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu noktada,&nbsp;Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası’nın sadece klasik ticaret anlayışıyla değil; vizyoner hamlelerle de öne çıktığını görmek gerekiyor. Özellikle uzay ve havacılık alanında atılan adımlar, şehrin ekonomik dönüşümünün fitilini ateşleyen stratejik bir açılım olarak dikkat çekiyor. Bu girişim, Kahramanmaraş’ın üretim gücünü ileri teknolojiyle buluşturma hedefinin somut bir yansıması niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-04-12%2016_09_28.png" style="height:800px; width:737px" /></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mehmet Beşen</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Önümüzde bir oda seçimi süreci bulunuyor. Elbette bu demokratik bir yarış ve adayların çıkması son derece doğal. Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir: Böylesine ağır bir felaketin ortasında dimdik duran bir yönetimin, istikrar açısından yeniden göreve gelmesi; projelerin devamlılığı ve şehrin geleceği adına önemli bir avantaj sağlayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Öte yandan, bu sürecin görünmeyen kahramanlarını da unutmamak gerekir. Özellikle basın ve iletişim tarafında, zor şartlar altında görevini sürdüren Emre Akkış gibi isimler, yapılan çalışmaların kamuoyuna doğru ve etkin bir şekilde aktarılmasında kritik rol üstleniyor. Kriz zamanlarında iletişim, en az icraat kadar değerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-04-12%2016_10_31.png" style="height:800px; width:695px" /></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Emre Akkış</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak; Kahramanmaraş sadece yöneticilerin değil, tüm paydaşların ortak emeğiyle yeniden ayağa kalkıyor. Bu şehirde taş üstüne taş koyan, gecesini gündüzüne katan, sorumluluktan kaçmayan herkesi takdir etmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çünkü bu şehir, zorluklara rağmen üretmeye devam edenlerin omuzlarında yükselecek. Ve unutulmamalıdır ki; gerçek liderlik, en zor zamanda ortaya çıkar.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/04/en-zor-zamanda-ortaya-cikan-liderlik-1775999705.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yılmaz, enflasyon rakamlarını değerlendirdi</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/yilmaz-enflasyon-rakamlarini-degerlendirdi-9508</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/yilmaz-enflasyon-rakamlarini-degerlendirdi-9508</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, NSosyal hesabından yaptığı paylaşımda, ekonomi programının temel önceliği olan enflasyonla mücadelede kararlı ve bütüncül politikalarla ilerlemeye devam ettiklerini belirtti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, "Meyve ve sebze ile işlenmiş gıda kalemindeki fiyat artışlarının zayıflamasının, gıda fiyatları üzerinde olumlu etkileri görülürken, yıllık temel mal enflasyonunda da iyileşme sürmektedir." ifadesini kullandı.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:18px"><em><strong>*&nbsp;<a href="https://www.ekonomim.net/haber/ekonomim-2026-mart-sayisi-9365">EKONOMİM MART SAYISI</a></strong></em></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><em><strong>*&nbsp;</strong></em><a href="https://www.ekonomim.net/haber/ekonomim-2026-mart-sayisi-9365"><em><strong>HER AY DOLU DOLU İÇERİKLERLE</strong></em></a></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mart ayı enflasyonunun yüzde 1,94 olarak gerçekleştiğini, yıllık enflasyonun ise yüzde 30,87 seviyesine gerilediğini anımsatan Yılmaz, "Aylık enflasyon gelişmelerinde taze meyve ve sebze ile işlenmiş gıda kalemindeki fiyat artışlarının zayıflamasının, gıda fiyatları üzerinde olumlu etkileri görülürken, yıllık temel mal enflasyonunda da iyileşme sürmektedir. Savaşın etkisiyle yaşanan arz şoku kaynaklı enerji fiyatlarındaki artışa bağlı olarak ulaştırma fiyatları aylık olarak yükselmiştir. Mart ayında ulaştırma hizmet fiyatlarındaki artışa rağmen, aylık hizmet enflasyonunun artış hızı diğer alt kalemlerdeki iyileşmenin etkisiyle önceki aya göre yavaşlamıştır." ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yılmaz, küresel ekonominin, artan jeopolitik gerilimler ve bölgesel çatışmalarla zorlu bir süreçten geçtiği dönemde, enerji fiyatlarında savaş kaynaklı yükselişlerin küresel enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü riskler oluşturduğuna işaret etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bölgede yaşanan gelişmelerin ekonomiye olası etkilerini sınırlamak amacıyla ilgili tüm kurumlarla güçlü bir eşgüdüm içinde gerekli tedbirleri almaya devam ettiklerini belirten Yılmaz, şunları kaydetti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Bu kapsamda, petrol fiyatlarındaki oynaklığın yurt içi fiyatlara etkisini azaltmak amacıyla eşel mobil sistemi geçici olarak devreye alınmış, akaryakıt fiyatlarındaki artışların önemli bir kısmı bütçe kanalıyla sınırlandırılmıştır. Ekonomimize duyulan güven, sağlam kurumsal altyapımız, güçlü ekonomik programımız ve yapısal reformlarımızla ekonomimiz dışsal şoklara karşı direncini korumaktadır. Jeopolitik gelişmelerin ekonomimize doğrudan ve dolaylı etkilerini, bütüncül bir yaklaşımla yürüttüğümüz para, maliye ve gelirler politikamız sayesinde dengelemeyi sürdüreceğiz. Diğer taraftan sosyal konut, gıda arzı, lojistik ve yenilenebilir enerji alanlarında attığımız arz yönlü adımlarla enflasyonla mücadelemizi desteklemeye devam edeceğiz."</span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 14:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/04/yilmaz-enflasyon-rakamlarini-degerlendirdi-1775217241.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Modernizmin Sessiz Dahileri:</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/modernizmin-sessiz-dahileri-8734</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/modernizmin-sessiz-dahileri-8734</guid>
                <description><![CDATA[Gazeteci – Yazar Fatih Alper Gültepe, kaleme aldığı bu yazısında modernizmin çoğu zaman gözden kaçan düşünürlerini, bilim ile sanatın kesiştiği noktaları ve bugünün algoritmik ekonomisinin kökenlerini ele alıyor. Gültepe, insanlığın üretim anlayışından toplumsal algı biçimlerine, sistem düşüncesinden yapay zekâ çağının ekonomik yapısına uzanan geniş bir perspektifle modern dünyanın görünmeyen mimarlarını anlatıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Bilimle Sanatı, Yatırımla Geleceği Buluşturanlar</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İnsanlığın en temel özelliği üretmek ve sürdürülebilirlik yaratmaktır. Ancak bugün genel tabloya baktığımızda, çoğu zaman sürdürülebilir olanı geliştirmek yerine onu tüketmeye ve yok etmeye daha meyilli olduğumuzu görüyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Tarihe dönüp baktığımızda insanlığın bıraktığı sayısız eser, sanat ürünü, bilimsel çalışma ve yatırım modeliyle karşılaşırız. Bu eserlerin her biri kendi döneminin düşünce biçimini, üretim anlayışını ve geleceğe dair vizyonunu temsil eder.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Dayatmaların ve hızın egemen olduğu bir çağda yaşıyoruz. Öyle ki, bir kitabı okumaya bile üşenen bir toplumsal alışkanlığın içine sıkışmış durumdayız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ortaöğretim çağındaki gençlere baktığımızda ise güçlü bir toplum psikolojisinin etkisini açıkça görmek mümkün:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">“Onun giydiğini ben de giymeliyim.”</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">“Onun yaptığını ben de yapmalıyım.”</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Oysa “o”, “bu” ve “şunlar” dediğimiz şeylerin büyük bir bölümü aslında hayatımıza sonradan yerleşmiş sosyal dayatmalardan ibarettir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu durumu çoğu zaman&nbsp;<strong>sürü psikolojisi</strong>&nbsp;olarak tanımlarız. Ve belki de toplumların en büyük kırılma noktası tam da burada başlar.</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Zorlaşan Dünya ve Toplumsal Bilinç</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Dünya giderek daha zor bir döneme giriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Sertleşen piyasa koşulları, artan jeopolitik gerilimler ve dünyanın birçok yerine yayılan açlık krizi, insanlığın nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzene doğru ilerlediğini açıkça gösteriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bilinçli bir toplumun ne yapması gerektiğini uzun uzun anlatmaya belki gerek yoktur. Ancak zincirin halkaları gibi birbirine bağlı bir bilinç oluştuğunda toplumların yeniden dengeye ulaşması mümkündür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Toplumsal bilinç, bireysel farkındalıkların birleşmesiyle ortaya çıkar. Bu bilinç oluşmadan ne ekonomi ne de toplum sürdürülebilir bir dengeye ulaşabilir.</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">İki Fare Türü: Algının Gücü</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İnsanın algı biçimi çoğu zaman gerçeklerden daha güçlüdür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İnsanlar genellikle kontrol edebildiklerini&nbsp;<strong>sevimli</strong>, kontrol edemediklerini ise&nbsp;<strong>sevimsiz</strong>&nbsp;olarak tanımlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Örneğin:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Sevimli olan:</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Hamster.<br />
Isırsa bile insanların zihninde “masum” bir hayvan olarak algılanır.</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Sevimsiz olan:</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fare (sıçan ya da ev faresi).<br />
Tarihsel olarak veba gibi hastalıklarla ilişkilendirilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Oysa bilim bize şunu söyler:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Hamster da bir fare türüdür. Her ikisi de kemirgen ailesine aittir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Aralarındaki fark biyolojik değil,&nbsp;<strong>algısal ve kültüreldir.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İnsanlık çoğu zaman gerçekleri değil, algıları yönetir.</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Modernizmin Sessiz Dahileri</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün konuştuğumuz pek çok ekonomik ve teknolojik sistemin kökeninde, geniş kitleler tarafından çok bilinmeyen bazı öncü düşünürler vardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/buckminster-fuller.png" style="height:300px; width:230px" /></span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Buckminster Fuller</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Modernizmin en önemli sistem düşünürlerinden biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fuller’ın temel fikri şuydu:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">“Daha az kaynakla daha fazla yaşam üretmek mümkündür.”</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Geodezik kubbe mimarisi bunun en önemli örneklerinden biridir. Bu yaklaşım yalnızca mimarlık değil; mühendislik, sanat ve yatırım düşüncesini de bir araya getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün konuştuğumuz:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">sürdürülebilir şehircilik</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">yeşil ekonomi</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">kaynak verimliliği</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">gibi kavramların önemli bir bölümü Fuller’ın fikirlerine dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bir bakıma bugün Elon Musk gibi vizyonerlerin temsil ettiği düşünce çizgisinin erken dönem öncülerinden biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Adı çok bilinmez.<br />
Ama onu tanıyanlar ne kadar büyük bir düşünür olduğunu bilir.</span></span></span></span></p>

<div><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Iannis%20Xenakis.jpeg" style="height:793px; width:800px" /></span></span></div>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Iannis Xenakis</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Xenakis modernizmin en sıra dışı isimlerinden biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Hem mimar, hem besteci hem de matematikçidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ünlü mimar&nbsp;<strong>Le Corbusier</strong>&nbsp;ile çalışmış ve matematiksel modelleri müzik ile mekân tasarımında kullanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">1958 Brüksel Dünya Fuarı için tasarlanan&nbsp;<strong>Philips Pavyonu</strong>, sanat ile teknolojinin birleştiği en çarpıcı örneklerden biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Xenakis’in yaklaşımı oldukça nettir:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Sanat ve bilim birbirinden ayrı değildir.<br />
Her ikisi de aynı matematiksel evrenin farklı dilleridir.</span></strong></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Dahiler Ne Savunuyordu?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu düşünürlerin ortak noktası oldukça açıktır:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Geleneksel sanat ile bilim arasındaki keskin ayrımı reddettiler.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Bilim, sanat, ekonomi ve teknolojinin birlikte düşünülmesi gerektiğini savundular.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Büyük ölçekli düşünmeyi — şehirleri, toplumları ve geleceği — merkeze aldılar.</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ancak çoğu zaman çağlarının çok ilerisinde oldukları için fikirleri yeterince anlaşılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Hatta bazı dönemlerde bu düşünürler&nbsp;<strong>gerçekçi olmamakla</strong>&nbsp;eleştirildi. Oysa zaman ilerledikçe görüldü ki, aslında ileriyi göremeyenler çoğu zaman toplumların kendisiydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İnsanlık çoğu zaman kendi düşünce sınırlarının dışına çıkmamak için konfor alanında kalmayı tercih eder.</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Bugünün Algoritmik Ekonomisinin Kökenleri</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün finans piyasalarında çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Piyasaları artık yalnızca insanlar değil,&nbsp;<strong>sistemler</strong>&nbsp;yönetiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Borsalarda fiyat hareketlerini algoritmalar belirliyor.<br />
Kredi notlarını yapay zekâ sistemleri hesaplıyor.<br />
Sigorta primleri, kira tahminleri ve hatta iş başvuruları bile veri modelleri tarafından değerlendiriliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Peki bu noktaya nasıl geldik?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Algoritmik ekonomi bir gecede ortaya çıkmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün yaşadığımız sistemin temelleri çok daha önce atılmıştı. Bilim ile sistemi birlikte düşünen bazı öncü akıllar, bu dönüşümün temellerini yıllar önce kurmuştu.</span></span></span></span></p>

<div><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Norbert_Wiener.png" style="height:450px; width:360px" /></span></span></div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Sistem Düşüncesinin Doğuşu</span></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Norbert Wiener</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Algoritmik ekonominin temelinde&nbsp;<strong>sibernetik</strong>&nbsp;vardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Sibernetik; insan, makine ve toplum arasındaki geri bildirim mekanizmalarını inceleyen bilim dalıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Norbert Wiener’in en önemli tespiti şuydu:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">“Bir sistemi yöneten şey niyet değil, geri bildirimdir.”</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">enflasyon beklenti modelleri</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">otomatik faiz mekanizmaları</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">borsa al-sat algoritmaları</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">hep bu mantıkla çalışır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Artık piyasa yalnızca bir insan aklı değil,&nbsp;<strong>tepki veren bir sistemdir.</strong></span></span></span></span></p>

<div><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/buckminster-fuller(1).png" style="height:300px; width:230px" /></span></span></div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Daha Az Kaynakla Daha Çok Ekonomi</span></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Buckminster Fuller</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fuller yalnızca bir mimar değil, aynı zamanda bir sistem tasarımcısıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Temel yaklaşımı şuydu:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Kaynaklar sınırlıdır.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Sistemler çoğu zaman verimsiz çalışır.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">İnsanlık yanlış planlama nedeniyle yoksullaşır.</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün konuştuğumuz:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">yeşil ekonomi</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">döngüsel ekonomi</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">karbon piyasaları</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">akıllı şehirler</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fuller’ın “daha azla daha çok üretmek” matematiğinin devamıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ancak günümüzde üretmek yerine çoğu zaman kısa vadeli kazançların peşinde koşan bir ekonomik kültür gelişmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Halk dilinde buna bazen&nbsp;<strong>“indiregandi”</strong>, yani emek üretmeden kazanç elde etmeye çalışma anlayışı denir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Oysa sürdürülebilir ekonomi ancak&nbsp;<strong>üretim, planlama ve verimlilikle</strong>&nbsp;mümkündür.</span></span></span></span></p>

<div><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/%F0%9F%8E%A8%F0%9F%93%8A%203_%20Verinin%20G%C3%B6rselle%C5%9Ftirilmesi-%20Gy%C3%B6rgy%20Kepes%20%20.jpg" style="height:400px; width:311px" /></span></span></div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Verinin Görselleştirilmesi</span></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">György Kepes</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Algoritmalar veriyi işler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ama insan veriyi görmek ister.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">György Kepes bu gerçeği erken fark eden düşünürlerden biridir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Onun yaklaşımı basitti:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Veri anlatılmaz, gösterilir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">enflasyon grafiklerle anlatılıyor</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">piyasa beklentileri endekslerle sunuluyor</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">ekonomi haberleri infografiklerle destekleniyor</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Algoritmik ekonomi aynı zamanda&nbsp;<strong>algının yönetildiği bir ekonomi</strong>&nbsp;hâline gelmiştir.</span></span></span></span></p>

<div><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/%E2%9A%99%EF%B8%8F%F0%9F%8E%B6%204_%20Matematik%2C%20Kaos%20ve%20Piyasa-%20Iannis%20Xenakis%20%20.jpeg" style="height:793px; width:800px" /></span></span></div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Matematik, Kaos ve Piyasa</span></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Iannis Xenakis</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Xenakis müzikte olasılık hesaplarını kullandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün finans piyasaları da benzer matematiksel yaklaşımlarla çalışıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Örneğin:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">risk modelleri</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">volatilite hesapları</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">olasılıksal fiyatlama</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Modern finans bize şunu söylüyor:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Piyasa ne tamamen düzenlidir ne de tamamen rasyoneldir.<br />
Piyasa olasılıksal bir sistemdir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Algoritmalar da tam olarak bu kaosu hesaplayarak kâr arar.</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Sonuç: İnsan Ekonomisinden Sistem Ekonomisine</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün geldiğimiz noktada ekonomi köklü bir dönüşüm geçiriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ekonomi artık yalnızca insan davranışlarının yön verdiği bir alan değil; matematiksel modellerin, veri akışlarının ve algoritmik sistemlerin şekillendirdiği bir yapıya dönüşüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Piyasa giderek daha az duygusal, daha fazla hesaplanabilir hale geliyor.<br />
Karar mekanizmaları ise bireylerden çok, veriye dayalı sistemler tarafından belirleniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bir zamanlar yatırımcılar piyasayı analiz ederdi.<br />
Bugün ise çoğu zaman piyasayı analiz eden sistemler yatırımcıları yönlendiriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Borsalarda alım–satım robotları, kredi notlarını belirleyen yapay zekâ modelleri, sigorta risklerini hesaplayan veri algoritmaları ve hatta tüketim davranışlarını analiz eden dijital sistemler… Hepsi aynı gerçeği işaret ediyor:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ekonomi artık yalnızca insanların yönettiği bir alan değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Modernizmin bu “sessiz dahileri”, yani sistem düşüncesinin öncüleri, aslında bugünün dünyasını çok daha önce görmüştü. Bilim ile sanatı, matematik ile ekonomiyi, teknoloji ile toplumsal yapıyı birlikte düşünen bu akıllar, insanlığın bir gün kendi kurduğu sistemlerin içinde yaşayacağını öngörüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün geldiğimiz noktada ise belki de en kritik eşikte duruyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Çünkü artık soru yalnızca ekonominin nasıl çalıştığı değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Asıl soru şu:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">İnsan sistemi mi yönetiyor,</span></strong></span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">yoksa sistem mi insanı yönetmeye başladı?</span></strong></span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Belki de modern çağın en büyük tartışması tam olarak burada başlıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 13:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/03/modernizmin-sessiz-dahileri-1772881111.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’de Ekonomik Sorunlar Çözümsüz Değildir</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyede-ekonomik-sorunlar-cozumsuz-degildir-8290</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyede-ekonomik-sorunlar-cozumsuz-degildir-8290</guid>
                <description><![CDATA[Siyasetçi, ekonomi uzmanı Haşim Yanar yazısında: "Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, Türk Lirası’nın değer kaybı, gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik, dış borç ve cari açık gibi ciddi sorunlarla karşı karşıyadır."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/ha%C5%9Fim%20yanar%201.jpeg" style="height:800px; width:800px" /></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üretim yerine tüketime ve ithalata dayalı büyüme modeli, bu kırılganlığı daha da artırmaktadır. Ancak bu tablo, Türkiye’nin umutsuz olduğu anlamına gelmez. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sorunlar yapısaldır; fakat çözümsüz değildir.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çözüm için öncelikle kazanç anlayışının mahiyetini doğru analiz etmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İktisadi hayatta temelde üç kazanç yolu vardır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Paradan para kazanma</strong> (faiz ve finansal getiri merkezli kazanç)</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üretim yoluyla kazanç</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticaret yoluyla kazanç</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faiz temelli sistemde ilk yol, diğer iki yolun önüne geçmektedir. Çünkü faiz geliri; emek gerektirmeyen, risk içermeyen ve garanti getiri sağlayan bir kazanç biçimi olarak algılanır. Bu durum ekonomik aktörlerin doğal tercihlerini belirler. İnsan, rasyonel bir varlık olarak daha az riskli ve daha az zahmetli görünen seçeneğe yönelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faiz yasaklanmadığında veya sınırlanmadığında, sermaye üretim ve ticaret yerine finansal getirilere yönelme eğilimi gösterir. Böylece üretim hacmi beklenen düzeyde genişlemez; yatırım iştahı reel sektörden finansal araçlara kayar. Bu kayış, ekonomik enerjinin ve sermayenin üretimden çekilmesi anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üretim düştüğünde arz daralır. Arzın daraldığı bir ekonomide talep karşılanamaz ve fiyatlar yükselir. Enflasyonun temelinde çoğu zaman bu arz yetersizliği yatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faizli sistemlerde enflasyonla mücadele genellikle faiz artışı yoluyla talebi kısmaya dayanır. Ancak bu yöntem üretim kapasitesini artırmaz; aksine yatırım maliyetlerini yükselterek üretimi daha da baskılayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Oysa faiz tamamen ortadan kaldırıldığında ekonomik aktörler kazanç elde etmek için iki meşru alana yönelmek zorunda kalacaktır:</span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üretim</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticaret</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çünkü insanın kazanma isteği ortadan kalkmaz; sadece yön değiştirir. Faiz kapısı kapandığında sermaye atıl kalmaz; üretime veya ticarete tahvil edilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Böylece ekonomik kaynaklar finansal ranttan reel sektöre yönlendirilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu yönelim üç önemli sonucu beraberinde getirir:</span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Arz güvenliği sağlanır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Enflasyonist baskı azalır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Fiyat istikrarı güçlenir.</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Arzın güçlü olduğu bir ekonomide enflasyon kronik bir sorun olmaktan çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sermayenin üretime yönelmesi, yeni yatırımlar ve yeni işletmeler anlamına gelir. Üretim artışı doğrudan istihdam artışı demektir. Çünkü üretim emek gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faizli sistemde sermaye sahibi pasif alacaklı konumundadır; ancak faizsiz modelde sermaye ekonomik faaliyetin ortağı olur. Risk ve kâr paylaşımı esasına dayalı finansman biçimleri, sermaye ile emeği buluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu durum:</span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşsizliği azaltır</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gelir dağılımını dengeler</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplumsal refahı yaygınlaştırır</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşsizlik azaldığında satın alma gücü artar; iç talep sağlıklı bir zemine oturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’de cari açığın temel sebeplerinden biri üretim yetersizliği ve ithalata bağımlı büyüme modelidir. Üretim artmadığında, özellikle ara malı ve teknoloji alanında dışa bağımlılık sürer.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faizsiz ve üretim merkezli bir modelde ise:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yerli üretim güçlenir</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İthalat bağımlılığı azalır</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İhracat kapasitesi artar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cari açık azaldığında ekonomi spekülatif sermaye baskılarından kurtulur. Döviz kuru istikrar kazanır. Böylece finansal kırılganlık azalır ve kalıcı ekonomik istikrar mümkün hale gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Burada mesele yalnızca teknik bir finansman tercihi değildir; bir zihniyet meselesidir. Faizi “doğal ve meşru kazanç yolu” olarak gören anlayış, kazancı üretimden koparmaktadır. Emeksiz ve risksiz kazanç fikri yaygınlaştığında, toplumun üretim enerjisi zayıflar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faizin tamamen ortadan kaldırılması ve bu yönde güçlü yasal düzenlemelerin yapılması, ekonomik tercihleri kökten değiştirir. Sermaye ya üretime ya ticarete yönelmek zorunda kalır. Böylece ekonomi rant ekseninden üretim eksenine taşınır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye umutsuz değildir. Ekonomik sorunlar da çözümsüz değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Faiz merkezli kazanç anlayışı yerine üretim ve ticaret merkezli bir model benimsenirse,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Arz güvenliği sağlanır,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Enflasyon baskısı azalır,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşsizlik geriler,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cari açık düşer,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ekonomi spekülatif kırılganlıklardan arınır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kalıcı istikrar; finansal getirinin değil, üretimin ve emeğin merkeze alınmasıyla mümkündür. Umut, sorunların inkârında değil; ekonomik yapıyı dönüştürme iradesinde yatar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin sahip olduğu beşerî sermaye, girişimcilik kapasitesi ve tarihsel ticaret birikimi; doğru yönlendirilmiş bir üretim ekonomisiyle birleştiğinde, mevcut sorunları aşabilecek güçtedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ekonomik istikrar, paradan para kazanma kolaycılığında değil; üretim, ticaret ve adil bölüşüm ekseninde yeniden inşa edilebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 16:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/02/turkiyede-ekonomik-sorunlar-cozumsuz-degildir-1771852839.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Duygusal çöküş döngüsüne dikkat!</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/duygusal-cokus-dongusune-dikkat-8285</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/duygusal-cokus-dongusune-dikkat-8285</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Trabzon’da 13 yaşındaki Abdulkadir Eymen Bilgin’in evinde hayatını kaybetmesi ile başlayan dijital oyun tartışmalarına ilişkin dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Bilgisayar oyunu tek başına bağımlı yapmaz!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Dijital cihaz kullanımında yaş sınırlarına dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, ailede kaliteli beraberliği yakalayamayan çocukların daha fazla risk altında olduğunu ifade etti.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>“Bilgisayar oyunlarına kendini fazla kaptıran çocuklarda bir duygusal çöküş döngüsü oluşabiliyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, karşılanmayan her duygusal ihtiyacın başka bir yerden telafi edilmeye çalışıldığını söyledi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trabzon'da ortaokul öğrencisi 13 yaşındaki Abdulkadir Eymen Bilgin evindeki odasında hayatını kaybetmiş halde bulunması, Bilgin'in, oyundaki görevleri yerine getirmek için yaşamını sonlandırdığı iddiaları oyunların çocuklar üzerindeki etkilerini tartışmaya açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr.&nbsp;Nevzat Tarhan, dijital oyunların çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini değerlendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Prof. Dr.&nbsp;Nevzat Tarhan, “Bilgisayar oyunlarına kendini fazla kaptıran çocuklarda bir duygusal çöküş döngüsü oluşabiliyor. Oyuna kapılıyor, oyun ona çok çekici geliyor. O anda beyin ucuz dopamin üretiyor. Kolay ve hızlı dopamin üretildiği için çocuk haz odaklı bir yönelime giriyor. O yaşlardaki çocuklar hazla mutluluğu ayırt edemiyorlar. Oysa haz ayrı mutluluk ayrı. Haz kısa vadelidir, geçicidir, yanıltıcıdır nörobiyolojik karşılığı dopamindir. Mutluluk ise uzun vadelidir, kalıcıdır ve sosyal bağlanmalarla ilgilidir. Bunun beyindeki karşılığı serotonindir. Son 3-5 yılda yapılan çalışmalar da bunu daha net ortaya koydu. Böyle bir durumda çocuk, dopamin odaklı bir yaşam öğretisine kendini kaptırıyor. Eğer ebeveyn gözetimi yoksa bilgisayar kullanımıyla ilgili bir disiplin oluşturulmamışsa hangi çocuk olursa olsun kendini orada kaptırabilir. Ev kurallı bir ortam değilse aile, anne-baba çocuğa kılavuzluk yapamıyorsa bu ciddi bir risk oluşturur. Aslında bilgisayar oyununun kendisi intihar ettirmez ya da tek başına bağımlı yapmaz. Sorun oyunda değil oyunu kim oynuyor, ne oynuyor, nerede ve hangi zeminde oynuyor… Asıl belirleyici olan budur.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-02-23%2015_05_09.png" style="height:614px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>“Gerekçelerle hayır demek gerekiyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dijital cihaz kullanımına ilişkin yaş sınırlarının önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan; “Şu anda dünya devletlerinin yaptığı ortak bir uygulama var. Üç yaşına kadar çocuğun eline akıllı telefon ya da tablet verilmemesi. İsviçre, Norveç gibi ülkeler üç yaşına kadar bunu kesin biçimde yasakladı. Çünkü beynin en hızlı geliştiği dönem o dönem. O yaşta çocuğu buna kaptırdığınız zaman sonrasında elinden almak gerçekten çok zor oluyor. Üç yaşına kadar hiç vermemek, on yaşına kadar günde yaklaşık bir saatle sınırlandırmak gibi bazı ilkeler var. On beş yaşına kadar da çocuğun kendi adına bir sosyal medya hesabı açmaması bunun yasal, meşru ve onaylanan bir alan olmadığını bilmesi gerekiyor. Bu kararlar gecikmiş kararlar. Dünyada bunun olumsuz sonuçları görüldüğü için bu şekilde düzenlemelere gidildi. Hiç olmazsa on yaşın üzerindeki çocuklar için de ‘Devlet böyle yaptı, dünyada uygulama bu yönde.’ diyerek, zorlayarak değil ikna ederek, gerekçelerini anlatarak hayır demek gerekiyor.” şeklinde konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>Küçük yaştan itibaren ebeveyn gözetimi önemli!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ebeveyn gözetimi olmadığında çocuğun dijital okuryazarlığının gelişmeyeceğinin altını çizen Prof. Dr. Tarhan; “Önemli olan küçük yaştan itibaren ebeveyn gözetimi. Çocuk savaş oyunu bile oynasa anne-baba gözetiminde oynamalı. Çocuk korkulu bir sahne gördüğünde yan gözle annesine babasına bakar. Eğer anne-baba bundan etkilenmiyor, onaylamıyor ve doğru tepkiyi veriyorsa çocuk da ona göre konum alır ama onaylar bir tavır görürse o da oyunu normalleştirir. Anne-babanın doğruyu ve yanlışı konuşma yöntemiyle yaklaşması gerekir. ‘Bak burada öldürüyor ama bu bir oyun, gerçekte böyle olmaz.’ diyerek çocuğa hayalle gerçeğin farkını öğretmek gerekiyor. Bu öğretilmediği zaman, ebeveyn gözetimi olmadığında çocuğun dijital okuryazarlığı gelişmez. Dijital okuryazarlık, matematik öğretir gibi, kitap okumayı öğretir gibi öğretilmeli. Çocuk bunu öğrendiği zaman teknolojiyi dengeli kullanır. Zamanı gelince kullanır, zamanı gelince de kendiliğinden bırakabilir.” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>“Çocuk bağlanacak nesne bulamazsa telefona bağlanıyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karşılanmayan her duygusal ihtiyacın başka bir yerden telafi edilmeye çalışılacağını belirten Prof. Dr. Tarhan; şöyle devam etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">“Ev güvenli alan değilse… Yani anne-baba arasında sürekli bir gerilim varsa, çocuk eve geldiğinde kendini güvende hissetmiyorsa, bu durumda bilgisayar oyunlarına bir stres azaltma tekniği olarak yöneliyor. Ya da evde bizim ‘mesafesiz terk ediliş’ dediğimiz bir durum varsa yani duygusal ihmal söz konusuysa… Anne evde, baba evde ama herkesin elinde cep telefonu var. Ortada kavga yok, çatışma yok fakat iletişim de yok, nitelikli bir iletişim yok. Evde kaliteli iletişim olmayınca çocuk oyunda iletişim kurmaya başlıyor. Çocuk bağlanacak bir nesne bulamazsa telefona bağlanıyor daha ileri aşamada maddeye bağlanabiliyor. Onun için bağımlılıkla bağlanma ister dijital bağımlılık olsun ister sanal bağımlılık ister madde bağımlılığı birbirine çok yakın kavramlar. Eğer bir çocuk güvenli bağlanma geliştirebiliyorsa annesine, babasına ya da hayata güvenli bir şekilde bağlanabiliyorsa, bağlanma duygusunu sağlıklı biçimde kontrol edebiliyor ve tatmin edebiliyor. Ama bağlanacağı kişi duygusal olarak orada değilse… Mesafesiz terk ediliş tam da budur. Anne evdedir, fiziksel bakımını yapıyordur, her şey dışarıdan bakıldığında yolundadır. Fakat çocukla ihtiyaçlarını giderdikten sonra nitelikli bir zaman paylaşımı yoktur. Anne kendini ev işine verir ya da çocukla duygusal temas kurmaz. Bu durumda çocuk annesinden ve babasından duygusal sevgi ve ilgi ihtiyacını karşılayamaz. Ve karşılanmayan her duygusal ihtiyaç, başka bir yerden telafi edilmeye çalışılır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>“Kaliteli beraberliği yakalayamayan çocuklar daha fazla risk altında”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hayat başarısı için duygusal ve sosyal becerileri geliştirmek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan; “Sevgi ihtiyacının en güçlü ifade biçimi ilgidir ama bu sıradan bir ilgi değil göz teması olan, birlikte zaman geçirilen, empatik iletişim kurulan bir ilgiden söz ediyoruz. Çocukla gerçekten temas edilen, onun dünyasına girilen bir ilgi varsa çocuk kendini telefona ya da dijital oyunlara kolay kolay kaptırmaz. O dönemde kaliteli beraberliği yakalayamayan çocuklar daha fazla risk altındadır. Anne ya da babadan biri hastaysa, depresifse bu da etkiler. Bizim kültürümüzün bir avantajı var; anneanne ve babaanneler bazı eksikleri telafi edebiliyor. Yakın çevre, geniş aile ve arkadaş çevresi de çocuk üzerinde belirleyici oluyor. Bir de sabah kalktığında amacı olmayan, günü dolu dolu geçmeyen çocuklar daha kolay savruluyor. Çocuğa bir amaç kazandırmak gerekiyor. Gelecekle ilgili somut amaçlar var; iş, meslek, okul gibi. Bir de soyut amaçlar var: ‘Nasıl bir insan olmak istiyorsun? Hayatının sonunda nasıl anılmak istiyorsun?’ gibi. Bu ikisini birlikte öğretmek gerekiyor. Sadece akademik başarıyı hedeflersek çocuk başarıyı dar bir çerçevede algılar. Oysa sosyal ve duygusal başarı da en az akademik başarı kadar önemlidir. Asıl başarı hayat başarısıdır. Hayat başarısı için de duygusal ve sosyal becerileri geliştirmek gerekir. Bu da anne-babayla güzel yaşantılar biriktirmekle, anılar oluşturmakla olur. Bir annenin, bir babanın çocuğuna verebileceği en büyük hediye zamandır. Oyuncak değil, para değil; zaman. En kıymetli hediye budur.” şeklinde sözlerini tamamladı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 15:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/02/duygusal-cokus-dongusune-dikkat-1771848345.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Analiz: &quot;2025 Yılı Hizmet Fiyatlarına Yakın Mercek:&quot;</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-2025-yili-hizmet-fiyatlarina-yakin-mercek-7534</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-2025-yili-hizmet-fiyatlarina-yakin-mercek-7534</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) blog sayfasında yer alan analizde, "Şehir içi ulaştırma hizmetleri gibi alanlarda tüketici talebi fiyat artışlarına rağmen devam edebiliyor. Fiyat rekabeti düşük kalabiliyor." ifadesi kullanıldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) blog sayfası Merkezin Güncesi'nde yer alan analizde, şehir içi ulaştırma hizmetleri gibi alanlarda tüketici talebinin fiyat artışlarına rağmen devam edebildiği belirtilerek, "Bu tür yerel hizmetlerde tüketicinin ikame imkanlarının sınırlı olmasına da bağlı olarak fiyat rekabeti düşük kalabiliyor. Bu özellikler, hizmeti arz edenlerin fiyatlama gücünü artırarak hizmet enflasyonunun mal enflasyonuna kıyasla daha kalıcı bir seyir izlemesine neden oluyor." ifadelerine yer verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">TCMB'nin Araştırma ve Para Politikası Genel Müdürlüğü'nde Yardımcı Ekonomist Aysu Çelgin ve Kıdemli Ekonomist Fethi Öğünç tarafından hazırlanan "2025 Yılı Hizmet Fiyatlarına Yakın Mercek: Alt Kalemler Ne Anlatıyor?" başlıklı analiz, bankanın blog sayfası Merkezin Güncesi'nde yayımlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüketici enflasyonunun 2025 yılını yüzde 30,9 ile tamamladığı anımsatılan analizde, "Bu dönemde mal enflasyonu yüzde 25 olurken, hizmet enflasyonu yüzde 44 ile yüksek seyretti. Bu yazıda, 2025 yılında tüketici fiyat endeksi (TÜFE) içinde en yüksek fiyat artışı gösteren hizmet alt kalemlerini inceliyor ve bu kalemlerde enflasyonun neden görece yüksek seyrettiğini ele alıyoruz. Beşli düzeydeki fiyat endekslerinin 2025 yılı artışları sıralandığında, en yüksek fiyat artışı gösteren ilk 30 kalemin 19'unun hizmet grubunda yer aldığı görülüyor. Hizmet tarafında üç grup öne çıkıyor: Eğitim, kira ve yerel nitelikli ve rekabetin görece sınırlı olduğu hizmet kalemleri."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Analizde, 2025 yılında en yüksek artış gösteren kalemler arasında eğitim hizmetlerinin ilk sırada yer aldığı belirtildi. Daha uzun bir vadede bakıldığında, örneğin 2019 sonuna kıyasla tüketici fiyatları yaklaşık 8 kat artarken, eğitim hizmetlerinin kaleminin 10 kat artmış durumda olduğu ifade edilen analizde, bu dönemde özellikle üniversite ücretlerinin 15,1 kat ile endeks içinde en yüksek artış gösteren dördüncü alt kalem olmasının dikkati çektiği kaydedildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Analizde, eğitimde ücretlerinde kaydedilen artışlarda, yönetmeliklere bağlı geçmiş enflasyona endeksleme mekanizmalarının rolünün de belirgin olduğu belirtilerek, şu değerlendirmelerde bulunuldu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Örneğin, Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği yakın döneme kadar 12 aylık ortalama tüketici ve yurt içi üretici fiyat artışlarını esas alan, fiilen son 24 ayın etkisini içeren bir çerçeve sunuyordu. 5 Eylül 2025 tarihinde yapılan düzenlemeyle cari yıla ait yıl sonu fiyat artışına dayalı; son 12 ayın etkisini yansıtan bir değişikliğe gidildi. Eski çerçevede ekonomideki beklenmedik gelişmelerin fiyatlara yansıması daha uzun bir zamana yayılıyordu. Enflasyonun yükseliş sürecinde fiyatını hızlı biçimde uyarlayamayan kurumlar dezavantajlı duruma düşüyordu. Öte yandan şokların etkisi zayıfladığında, fiyat ayarlamaları geçmiş 24 ayın etkisini içeren yüksek enflasyona endekslendiği için dezenflasyonun hızı yavaş seyrediyordu. Bu açıdan son düzenleme değişikliğini, endeksleme mekanizmasını görece zayıflatarak dezenflasyon sürecini destekleyecek bir adım olarak okumak mümkün."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Deprem, kentsel dönüşüm, demografik gibi unsurlar kira enflasyonunun ataletini artırıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hizmet enflasyonunda yüksek seyriyle öne çıkan bir diğer kalemin kiralar olduğu kaydedilen analizde, "Deprem, kentsel dönüşüm, demografik unsurlar, kira artış sınırlaması ve sözleşmelerin çoğunlukla yılda bir kez geçmiş enflasyona endekslenerek yenilenmesi gibi konut sektörüne özgü etkenler, kira enflasyonunun ataletini artırıyor." denildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Analizde, bu çerçevede para politikasının konut piyasasına aktarımının gecikmeli gerçekleşebildiği, arz yönlü politikaların (kentsel dönüşüm, sosyal konut projeleri vb.) etkisi orta-uzun vadede ortaya çıktığından, kira enflasyonunun yavaşlamakla birlikte diğer hizmet kalemlerine kıyasla bir süre daha ayrışmasının mümkün olduğu bildirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ayrıca, kira ve eğitim gibi hizmetlerin enflasyon üzerindeki etkisinin tüketim payı üzerinden oluşan doğrudan katkıyla sınırlı olmadığı belirtilen analizde, bu sektörlerdeki fiyatlamaların hane halklarının bütçesi kanalıyla da enflasyon üzerinde ikincil etkiler doğurabilme potansiyeline sahip olduğu ifade edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşverenler ve kendi hesabına çalışanların ürünlerinin ya da sundukları hizmetlerin fiyatlarını belirlemede, çalışanların ise ücret taleplerinde, kendi bütçelerinde ilgili ödemelerdeki artışları dikkate alabildiği aktarılan analizde, şu değerlendirmelerde bulunuldu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Üçüncü grup ise rekabetin görece sınırlı olduğu yerel nitelikli hizmet kalemleri (berber/kuaför, gündelikçi, veteriner hizmetleri, kuru temizleme, ayakkabı tamiri vb.) ile ulaştırmaya yönelik yönetilen-yönlendirilen kalemlerden (vapur ücretleri, taksi, otobüs ile şehir içi yolcu taşımacılığı ve demir yolu ile yolcu taşımacılığı) oluşmakta. Bu ulaştırma kalemlerinin ortak özelliği yine yerel nitelikte olmaları ve fiyatlama sürecinin yerel yönetimlerce idari veya yarı-idari kararlar aracılığıyla şekillenmesi. Bu hizmetlerin önemli bölümü emek yoğun ve fiyatları doğrudan hizmeti üreten kişinin gelirini oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu bakımdan bu tarz hizmetlerde faaliyet gösterenler için satın alma gücündeki aşınmayı telafi etme çabası ya da kişinin gelir ve enflasyon beklentisi önemli. Bu kalemlerde birim zamanda sunulan hizmet kapasitesi sınırlı olduğundan otomasyon veya verimlilik artışıyla birim maliyeti azaltmak çoğu zaman güç. Bu hizmetler il/ilçe/mahalle ölçeğinde sunuluyor ve kimi zaman kişisel ilişkilere de dayalı (mahalle berberi gibi) olabiliyor. Şehir içi ulaştırma hizmetleri gibi alanlarda tüketici talebi fiyat artışlarına rağmen devam edebiliyor. Bu tür yerel hizmetlerde tüketicinin ikame imkanlarının sınırlı olmasına da bağlı olarak fiyat rekabeti düşük kalabiliyor. Bu özellikler, hizmeti arz edenlerin fiyatlama gücünü artırarak hizmet enflasyonunun mal enflasyonuna kıyasla daha kalıcı bir seyir izlemesine neden oluyor."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üç grubun tüketici enflasyonuna katkısı 11,3 puan ile Mayıs-Haziran 2024 döneminde zirveye ulaşıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Analizde, söz konusu üç grubun tüketici enflasyonuna katkısının 11,3 puan ile Mayıs-Haziran 2024 döneminde zirveye ulaştığı bildirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2025 yılı sonu itibarıyla bu katkının 7,8 puana gerilemiş olsa da halen yüksek olduğu vurgulanan analizde, şu bilgilere yer verildi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Yıl sonu itibarıyla kira, eğitim ve yerel/rekabeti görece sınırlı hizmet kalemlerinin enflasyona katkısı sırasıyla 4,2, 1,5 ve 2,1 puan düzeyinde. İncelenen hizmet kalemleri tüketici enflasyonunun yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Ayrıca, tüketici enflasyonundaki gerilemeye rağmen bu üç grubun enflasyona katkısı 2025 yılı boyunca yüksek seyrederek dezenflasyon sürecinde önemli bir katılığa neden oluyor. 2025 yılında özellikle yerel/rekabeti görece sınırlı hizmet kalemlerinin enflasyona katkısı aynı kalmış. Nitekim bu dönemde kira ve eğitim enflasyonları sırasıyla 44 ve 25 puan gerilerken, yerel/rekabeti görece sınırlı hizmet kalemlerinin enflasyonundaki düşüş 2 puan ile sınırlı."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/ekonomim.png" style="height:533px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Analizde, sonuç olarak 2025 yılında hizmet enflasyonunun yüksek seyrinde eğitim ve kira yanında yerel nitelikli ve rekabetin görece sınırlı olduğu kalemlerin öne çıktığı belirtildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Eğitimde yapılan son düzenleme değişikliğinin geçmiş enflasyona endeksleme mekanizmasını görece zayıflatarak dezenflasyon sürecini destekleyeceği öngörüsüne yer verilen analizde, şunlar kaydedildi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Kira tarafında ise gerek mevsim etkilerinden arındırılmış veriler, gerekse kiralara yönelik öncü göstergeler, ana eğilimin aşağı yönlü olduğuna işaret ediyor. Buna karşın şehir içi taşımacılık, berber/kuaför, gündelikçi ve kuru temizleme gibi yerel ve rekabeti görece sınırlı hizmet kalemlerinde gözlenen fiyat artışları, maliyet ve talep unsurlarına ek olarak gelir beklentileri, piyasa yapısı ve fiyatlama davranışlarıyla ilişkilendirilebilecek katılıklar barındırabiliyor. Bu katılıklar, enflasyonun seyrini etkileyerek dezenflasyon sürecini zorlaştıran unsurlar arasında yer alıyor."</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 13:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/01/analiz-2025-yili-hizmet-fiyatlarina-yakin-mercek-1769684178.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toplumu kim eğitiyor, kim yanıltıyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/toplumu-kim-egitiyor-kim-yaniltiyor-7152</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/toplumu-kim-egitiyor-kim-yaniltiyor-7152</guid>
                <description><![CDATA[Gazeteci yazar Fatih Alper Gültepe yazısında, dijital çağda bilgi kirliliğinin toplum üzerindeki etkilerini, ekranlarda ve sosyal medyada “uzman” kimliğiyle sunulan içeriklerin nasıl bir algı yönetimine dönüştüğünü çarpıcı örneklerle ele alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-01-07%2021_56_17(1).png" style="height:499px; width:800px" /></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve dijital platformlarda gördüğümüz ekonomi sayfaları, eğitim içerikleri, kişisel gelişim videoları ve programlar; altı yaşındaki bir çocuktan yetmiş yaşındaki bir insana kadar herkesi etkileyebiliyor.<br />
Bu etki artık tesadüf değil, sistematik.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Çünkü kim hangi eğitimi almış olursa olsun, nerede okursa okusun, adının önünde “prof.” yazsın ya da yazmasın; toplumda karşılığı,&nbsp;<strong>anlattığıyla</strong>&nbsp;ölçülüyor. Ne bildiğiyle değil, neyi nasıl sunduğuyla anılıyor.<br />
İşte tam da bu noktada ciddi bir sorun başlıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün bilgilendirme iddiasıyla yapılan birçok sosyal medya içeriği ve televizyon programı, toplumu eğitmekten çok&nbsp;<strong>yanlış bilgilendiriyor</strong>. Bilgi yerini gösteriye, analiz yerini ezbere bırakmış durumda. Kamera karşısına geçen herkes uzman, mikrofon uzatılan herkes otorite.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Dijital platformlarda yayınlanan bazı programlar ise bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Eğlence adı altında, toplumda konuşulmaması gereken konular normalleştiriliyor. Mahremiyet, reyting uğruna sıradanlaştırılıyor.<br />
Hasan Can Kaya’nın programı da bu tartışmanın tam merkezinde yer alıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu programda, günlük hayatta en küçük bir sözde dahi tepki gösteren bireylerin sessiz kaldığı bir alan oluşuyor. Dışarıda eşine söylenen bir lafla kıyamet koparken, ekran karşısında her şeyin aleni şekilde konuşulması “eğlence” olarak sunuluyor. Bu çelişki masum değil.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu noktada&nbsp;<strong>RTÜK’ün verdiği ceza</strong>, önemli bir eşik niteliği taşıyor.<br />
RTÜK burada bir yasakçı refleksle değil,&nbsp;<strong>toplumsal sınırları hatırlatan</strong>&nbsp;bir denetim anlayışıyla hareket etti. “Her şey izlenebilir değildir” mesajı verildi. Bu, geç kalmış ama yerinde bir uyarıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ancak mesele tek bir programla sınırlı değil. Aynı anlayış onlarca içerikte karşımıza çıkıyor. Bugün normalleştirilen şeyler, yarın sıradan; bugün tartışılanlar, yarın savunulan hâle geliyor. Toplum, farkında olmadan bu düzene alıştırılıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ekonomi tarafında da tablo farklı değil. Piyasa yorumlayan birçok kişi, piyasanın kendisinden çok&nbsp;<strong>ekrana oynuyor</strong>. Altının düşeceğini söyleyen bir “uzmanın” ardından altının yükselmesi kimseyi rahatsız etmiyor. Çünkü mesele doğru tahmin değil, ekranda kalmak.<br />
Gerçekten bilen, konuştuğunda sorumluluk hisseden insanlar ise sessizce izliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün “uzman” dediğimiz pek çok kişi, araştırılmadan, sorgulanmadan, aynı klişe cümlelerle bu statüye taşınıyor. Toplum olarak biz de buna zemin hazırlıyoruz. Çünkü bilgi değil,&nbsp;<strong>yüksek ses</strong>&nbsp;dikkatimizi çekiyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Asıl soru şu:<br />
Toplum gerçekten bilmek mi istiyor, yoksa kendisine anlatılanı duymak mı?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Düzen, en bilgili olanı değil; en çok görüneni güçlü kılıyor. Ve bugün kimlerin parlatıldığına, kimlerin sustuğuna baktığımızda, bu düzenin nasıl kurulduğunu açıkça görüyoruz.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">RTÜK’ün attığı adım, bu yüzden sadece bir ceza değil;&nbsp;<strong>toplumsal hafızaya yapılmış bir hatırlatma</strong>dır.<br />
Çünkü her şey konuşulabilir değildir.<br />
Ve her konuşan da eğitiyor sayılmaz.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 15:23:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/01/toplumu-kim-egitiyor-kim-yaniltiyor-1768652983.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bedeli Güncelledik, Güveni Unuttuk</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/bedeli-guncelledik-guveni-unuttuk-6767</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/bedeli-guncelledik-guveni-unuttuk-6767</guid>
                <description><![CDATA[Gazeteci-yazar Fatih Alper Gültepe, kaleme aldığı son yazısında Türkiye’de ekonomi yönetiminin son yıllarda belirgin biçimde değişen diline dikkat çekti. Gültepe’ye göre artık “zam” gibi doğrudan ifadeler yerine, daha teknik, bürokratik ve yumuşatılmış kavramlar tercih ediliyor. Ancak bu dil değişikliği, ekonomideki temel sorunu görünmez kılmıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-01-07%2021_56_17.png" style="height:499px; width:800px" /></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Türkiye’de ekonomi yönetiminin dili son yıllarda dikkat çekici biçimde değişti.<br />
Artık “zam” kelimesi neredeyse hiç kullanılmıyor. Onun yerine daha yumuşak, daha teknik, daha bürokratik ifadeler tercih ediliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bizde daha teknik, sade, yumuşak tonda yazalım!</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ama mesele tam da burada başlıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Çünkü ekonomide sorun çoğu zaman kanunlarda değil,&nbsp;<strong>güven duygusunda</strong>&nbsp;ortaya çıkıyor. Denetimin pahalı olduğu bir ülkede, güvenin ucuz olmaması gerekir. Oysa bugün Türkiye’de tam tersini yaşıyoruz.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bağımsız denetim, piyasanın güvenini ayakta tutan temel mekanizmalardan biridir. Şirketler için şeffaflık, yatırımcı için güven, kamu için denge sağlar. Ancak denetimin maliyeti arttıkça, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından bu sistem bir güven aracından çok&nbsp;<strong>ek bir yük</strong>&nbsp;hâline geliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Örnekle; karayollarında hız sınırı aşıldığında kesilen cezalar, devletin “denetimli serbestlik” mantığını gösterir. Sınırı geçersen&nbsp;<strong>ceza</strong>&nbsp;vardır. Kurallar nettir, karşılığı bellidir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ancak burada birçok meslek mensubunun sorduğu soru aynıdır:<br />
<strong>“Bu bedelleri ödüyoruz ama karşılığında ne kazanıyoruz?”</strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Sorunun cevabı net değil.<br />
Çünkü sorun denetim eksikliği değil,&nbsp;<strong>adalet algısındaki aşınmadır</strong>.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Tam da bu nedenle, meseleyi yalnızca yeni yılla gelen zamların bir sonucu olarak görmek eksik kalır. Günlük hayatın içinden gelen fiyatlar da aynı çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bugün bazı restoranlarda bir ayranın 300 liraya, Türk kahvesinin 320 liraya satıldığına tanık oluyoruz. Havalimanlarında bir şişe suyun 200 liraya ulaşması artık kimseyi şaşırtmıyor. Buna rağmen masalar dolu, kahveler içiliyor, restoranlarda boş yer bulunmuyor. 600 liraya satılan dürüm, çoğu zaman birkaç saat içinde tükeniyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Öte yandan, son günlerde sosyal medyada sıkça konuşulan bir başka örnek bu tabloyu daha da görünür hâle getirdi. Havalimanında içtiği iki kahve ve iki suya ödediği bedeli eleştiren bir işletmecinin, kendi işletmesinde benzer ürünleri yüksek fiyatlarla sunması kamuoyunda tartışma yarattı. Bu durum, kişisel bir polemiğin ötesinde&nbsp;<strong>toplumsal bir çelişkiye </strong>işaret ediyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Asıl soru şu:<br />
<strong>Bu fiyatlar neden bu kadar rahat kabul görüyor?</strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Burada iki ihtimal var.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ya insanlar artık parasının yetmediğini bile bile harcıyor,<br />
ya da belli bir kesim için fiyatların hiçbir anlamı kalmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Birinci ihtimalde tüketim, bir tercih olmaktan çıkıp bir&nbsp;<strong>kaçış biçimine</strong>&nbsp;dönüşüyor. İnsanlar alım gücünü değil, anı kurtarmayı önceliyor. “Bugünü yaşayalım, yarını sonra düşünürüz” anlayışı yaygınlaşıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İkinci ihtimalde ise fiyat algısı tamamen kopuyor. Harcama, ihtiyaçtan değil,&nbsp;<strong>umursamazlıktan</strong>&nbsp;besleniyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Her iki tablo da sağlıklı değil.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu ortamda fiyatlar artık piyasa dengesiyle değil, “nasıl olsa alan var” düşüncesiyle belirleniyor. Denetim mekanizmaları mevzuatta var, tabelalarda var, raporlarda var. Ancak sahadaki asıl belirleyici unsur&nbsp;<strong>alışkanlıklar</strong>&nbsp;oluyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">İşte bu yüzden bir kahvenin 300 liraya satılması yalnızca bir fiyat meselesi değildir. Bu, sessizce aşılmış bir eşiğin göstergesidir. O eşik aşıldığında artık kimse “pahalı mı?” diye sormaz. Sadece “nerede daha pahalı?” diye bakar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ekonomide en tehlikeli kırılma tam da burada başlar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Çünkü güven yalnızca kurumlara değil,&nbsp;<strong>fiyatların makul olduğuna dair inanca</strong>&nbsp;da dayanır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bedeller güncellenebilir.<br />
Yönetmelikler değişebilir.<br />
Menüler yeniden yazılabilir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ama güven kaybolursa,<br />
ne denetim yeterli olur<br />
ne de düzenleme.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Ve unutulmamalıdır:<br />
Ekonomide denetim pahalı olabilir,<br />
ama&nbsp;<strong>güven pahalı olmamalıdır</strong>.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 21:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2026/01/bedeli-guncelledik-guveni-unuttuk-1767812784.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karadeniz&#039;deki gerilimin perde arkası</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/karadenizdeki-gerilimin-perde-arkasi-6147</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/karadenizdeki-gerilimin-perde-arkasi-6147</guid>
                <description><![CDATA[Karadeniz'de oluşan yeni tablo, klasik cephe savaşından ziyade, askeri güç kullanımı ile siyasi mesajların iç içe geçtiği bir "gri alan" rekabetine işaret ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Toğrul İsmayıl, Karadeniz'de yükselen rekabeti ve gerilimin perde arkasını kaleme aldı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz'de son dönemde artan gemi saldırıları, insansız hava aracı (İHA) hareketliliği ve hava sahası ihlalleri, bölgenin güvenlik mimarisinde yeni bir kırılma eşiğine işaret ediyor. Sivil deniz ticaretinin ve liman altyapılarının hedef alınması, Karadeniz'de uzun süredir korunan "kontrollü çatışma" dengesini zorluyor. Türkiye'nin hem diplomatik uyarıları hem de sahadaki caydırıcı refleksleri, Karadeniz'in daha geniş bir bölgesel hesaplaşma alanına dönüşmesini engellemeye yönelik kritik bir rol oynuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz'de değişen güvenlik dengesi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya-Ukrayna Savaşı'yla Karadeniz, yalnızca çatışmanın lojistik arka planı olmaktan çıkarak doğrudan güvenlik rekabetinin merkezlerinden biri haline geldi. Savaşın ilk aşamalarında askeri hedeflerle sınırlı kalan deniz ve hava faaliyetleri, son dönemde sivil alanlara doğru genişlemeye başladı. Bu durum, Karadeniz’deki güvenlik risklerinin hem kapsamını hem de etkisini artırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz'de oluşan yeni tablo, klasik cephe savaşından ziyade, askeri güç kullanımı ile siyasi mesajların iç içe geçtiği bir "gri alan" rekabetine işaret ediyor. Deniz, hava ve insansız sistemlerin eş zamanlı kullanımı, taraflar arasındaki angajman sınırlarını belirsizleştirirken, istenmeyen tırmanma ihtimalini de güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sivil gemilerin hedef alınması ne anlama geliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Son haftalarda Karadeniz'de yaşanan gemi saldırıları ve Ukrayna'daki limanlara yönelik bombardımanlarda Türk ticaret gemilerinin zarar görmesi, çatışmanın niteliğinde önemli bir eşik anlamına geliyor. Sivil deniz trafiğinin hedef alınması, Karadeniz'de bugüne kadar görece korunan "kontrollü çatışma" anlayışının aşınmakta olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu tür saldırılar yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve psikolojik baskı aracı olarak da değerlendirilmeli. Sivil gemilerin güvenliğinin zedelenmesi, üçüncü ülkeleri de doğrudan risk altına sokarken, Karadeniz'i uluslararası ticaret açısından daha kırılgan bir alana dönüştürüyor. Türkiye'nin bu noktadaki net tutumu, sivil denizciliğin çatışmanın parçası haline getirilmesine karşı açık bir uyarı niteliği taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticaret yolları ve enerji altyapısı neden kritik?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz, küresel tahıl ticareti, enerji taşımacılığı ve bölgesel lojistik ağlar açısından stratejik bir konuma sahip. Liman altyapılarına yönelik saldırılar ve deniz güvenliğindeki belirsizlik, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel arz ve fiyat dengelerini de doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sigorta maliyetlerinin artması, navlun fiyatlarının yükselmesi ve bazı ticaret hatlarının fiilen riskli hale gelmesi, Karadeniz kaynaklı ekonomik baskının önümüzdeki dönemde daha görünür olabileceğine işaret ediyor. Enerji terminalleri ve deniz bağlantılı altyapıların hedef haline gelmesi ise Karadeniz'i askeri gerilimin ötesinde, stratejik ekonomik risk alanına dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dronlar ve gri alan gerilimi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz’de artan İHA faaliyetleri, çatışmanın karakterinde yaşanan dönüşümün en somut göstergelerinden biri olarak öne çıkıyor. Düşük maliyetli ancak yüksek etkili bu sistemler, hem istihbarat toplama hem de caydırıcılık amacıyla yoğun biçimde kullanılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türk hava sahasına giren bir İHA’nın F-16'lar tarafından düşürülmesi, Ankara'nın Karadeniz'de oluşan yeni güvenlik ortamına karşı pasif bir tutum benimsemeyeceğini açık biçimde ortaya koydu. Bu tür olaylar, Karadeniz'de angajman kurallarının giderek daha hassas bir denge üzerine kurulduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye'nin dengeleyici rolü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, Karadeniz'deki gelişmeler karşısında hem diplomatik hem de askeri düzlemde dengeleyici bir politika izliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sivil gemilerin hedef alınmaması gerektiğine yönelik açıklamaları, Türkiye'nin Karadeniz'de istikrarın korunmasına verdiği önemin altını çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Montrö Sözleşmesi çerçevesinde izlenen yaklaşım, Türkiye'nin Karadeniz'i doğrudan bir NATO-Rusya çatışma alanına dönüştürmeme stratejisinin temel dayanaklarından biri olmayı sürdürüyor. Bu politika, aynı zamanda Ankara’nın bölgesel güvenlikte öngörülebilirlik ve denge arayışını yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz daha geniş bir hesaplaşma alanına mı dönüşüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mevcut gelişmeler, Karadeniz'in önümüzdeki dönemde daha yoğun ve çok boyutlu bir rekabet alanına dönüşme ihtimalini artırıyor. Sivil hedeflerin çatışma denklemine dahil edilmesi ve insansız sistemlerin yaygınlaşması, bölgeyi uzun süreli bir gri alan geriliminin merkezine taşıyabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bununla birlikte, Türkiye'nin dengeleyici rolü ve tarafların doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimi, Karadeniz’de kontrolsüz bir tırmanmanın önündeki en önemli fren mekanizmaları olarak öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karadeniz'de yaşanan son gelişmeler, bölgenin kırılgan güvenlik mimarisinin ciddi biçimde test edildiğini ortaya koyuyor. Sivil deniz ticaretinin hedef haline gelmesi ve dron faaliyetlerindeki artış, Karadeniz'i klasik bir cepheden ziyade gri alan rekabetinin merkezine taşıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu süreçte Türkiye'nin caydırıcılık ve diplomasi eksenli yaklaşımı, Karadeniz’in daha geniş bir bölgesel hesaplaşma alanına dönüşmesini engelleyen temel denge unsurlarından biri olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Toğrul İsmayıl, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim üyesidir.]&nbsp;</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 22:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/karadenizdeki-gerilimin-perde-arkasi-1766433211.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Türkiye dijital altyapısını nasıl güçlendiriyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-turkiye-dijital-altyapisini-nasil-guclendiriyor-6088</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-turkiye-dijital-altyapisini-nasil-guclendiriyor-6088</guid>
                <description><![CDATA[Milli Teknoloji Hamlesi: Türkiye dijital altyapısını nasıl güçlendiriyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, düşük gecikme süresi, iyi kurgulanmış telekomünikasyon altyapısı ve enerji arz çeşitliliği olanaklarıyla uluslararası alanda veri akışının stratejik geçiş noktalarından biri olma potansiyeline sahip bir ülke konumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yeditepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Oğuz Bayat, dijital altyapılara yapılan yatırımların önemini ve Türkiye'nin bu konuda attığı adımları kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dünya, 2025 itibarıyla tarihin en yoğun teknoloji rekabetlerinden birine sahne oluyor. Günümüzde, uluslararası sektör analizlerine göre dünya genelinde yaklaşık 12 bin civarında veri merkezi faaliyet gösteriyor. Bu veri merkezlerinin 11 bin 800'ü merkezi aktif tesis niteliğindedir. Bunların 1136'sı hiper ölçekli tesislerdir. İlgili veri analizlerinin binin üzerinde olan bölümü hiper ölçekli, yalnızca teknik değil aynı zamanda stratejik nitelik taşıyan teknolojik tesislerden oluşuyor. Uluslararası pazar araştırmalarıyla bilinen Synergy Research Group, bu tesislerin sayısının ve ortalama büyüklüğünün her yıl hızla arttığını ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Veri merkezi ve yapay zeka altyapılarına yatırım çağı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uluslararası pazarda teknoloji kullanımlarının altyapısını oluşturan yapay zeka uygulamalarındaki artış, otonom sistemlerin gelişimi ve bulut bilişimin ekonominin merkezine yerleşmesini sağlamıştır. Bugün veri merkezleri, sadece bilgi işlem altyapılarını oluşturmakla kalmayıp, ekonomik güç üretiminin, teknolojik rekabetin ve stratejik bağımsızlığın temel unsurları haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu noktada, uluslararası yatırımların hızlı dönüşümü gözle görülür bir şekilde belirginleşmiştir. Uluslararası basına ve sektör raporlarına baktığımızda, Kanada yaklaşık 70 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 40 milyar dolar ve Güney Kore 35 milyar dolar gibi rakamlarla projelere yatırım yapıyor. Bu örneklere bakacak olursak dünyada veri merkezi ve yapay zeka altyapılarına milyarlarca dolar yatırım yapılması hedefleniyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) ise durum, 11 hiper tesisi aynı anda inşa etmesiyle diğer ülkelere kıyasla daha farklı ilerliyor. ABD büyük teknoloji şirketlerine sahip ülke konumunu korumak istiyor. Bu nedenle, devletin yatırım fonları aracılığıyla çok sayıda hiper veri merkezi projesini hayata geçirmesi bekleniyor. Avrupa Birliği'ne (AB) ise sanayileşmede uluslararası alanda yerini korumak amaçlı, "egemen hesaplama kapasitesi’’ politikasıyla teknolojik alanda dışa bağımlılığı azaltmayı düşünüyor. Uluslararası alanda Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinin yatırımlarının veri merkezlerine yoğunlaştığı görülüyor. Bu noktada, teknolojik kapasitenin yapay zeka modelleriyle nasıl geliştirildiği ve veri ekonomisinin hangi konumlar çerçevesinde belirginleştiği görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye'nin adımları</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye açısından bakıldığında ise bu süreç, Milli Teknoloji Hamlesi ile birlikte tarihi bir kırılma noktasına işaret ediyor. Savunma sanayisinde yerli ve milli üretimle elde edilen kazanımların, dijital altyapı ve veri egemenliği alanına taşınması artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir. Günümüzde, veri merkezleri devletler için sadece teknolojik yatırımlar değil, ekonomik bağımsızlık ve ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülüyor. Türkiye jeopolitik konumu itibarıyla Avrupa, Orta Doğu ve Kafkasya hattının kesişim noktasında yer alıyor. Bundan dolayı Türkiye, düşük gecikme süresi, iyi kurgulanmış telekomünikasyon altyapısı ve enerji arz çeşitliliği olanaklarıyla uluslararası alanda veri akışının stratejik geçiş noktalarından biri olma potansiyeline sahip bir ülke konumundadır. Türkiye yeni nesil veri merkezi yatırımları açısından önemli bir odak noktasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu perspektifte bakıldığında, Turkcell ile Google Cloud arasında kurulan işbirliği sayesinde Türkiye’nin Milli Teknoloji Hamlesi kapsamında hiper veri merkezi tasarımlarının ilk adımları atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Yatırım Ofisi ve Google Cloud'un resmi açıklamalarına bakacak olursak söz konusu işbirliği kapsamında Türkiye'de yeni bir bulut bölgesinin kurulması hedefleniyor. İlgili altyapı üzerinden sunulacak olan yapay zeka ve büyük veri hizmetleri olan finans, lojistik, sağlık teknolojileri alanlarında önemli verimlilik artışları sağlaması bekleniyor. Devlet ve özel sektör işbirlikleri, uluslararası pazarda teknolojik ürün gelişimi ve kalitesi yönünden katkı sunar. Bu sebeple, girişimcilik alanlarında yeni şirketlerin hızla uluslararası ortamda gelişmesine yol açması bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak, veri merkezleri artık yalnızca dijital altyapının bir parçası değil; ekonomik bağımsızlığın, stratejik özerkliğin ve küresel etki gücünün en somut göstergelerinden biri haline gelmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin dijital kapasite yarışında aktif ve yön verici bir rol üstlenmesi, Milli Teknoloji Hamlesi’nin tamamlayıcı bir adımıdır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dijital çağda söz sahibi olmanın yolu, veriyi yöneten, işleyen ve değer üreten bir altyapıyı ülke sınırları içinde inşa etmekten geçer. Bu yapı, doğru yatırım ölçeği ve uzun vadeli bir stratejiyle desteklendiğinde Türkiye’yi yalnızca veri tüketen bir ülke olmaktan çıkararak; bölgesel teknolojiyi yönlendiren, yapay zeka altyapısının merkezlerinden biri haline getirebilir. Bu bakımdan ilgili süreç önümüzdeki 20 yılın ekonomik, teknolojik ve jeopolitik dengelerinde Türkiye’nin yerini belirleyecek stratejik bir tercihtir. Milli Teknoloji Hamlesi vizyonu ve milli aktörlerin öncülüğünde atılacak sağlam adımlar Türkiye’yi dijital çağın kurallarını belirleyen ülkelerden biri hâline getirilmesini sağlayacaktır.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Oğuz Bayat, Yeditepe Üniversitesi Araştırma Geliştirme ve İnovasyondan Sorumlu Rektör Yardımcısıdır.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 01:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-turkiye-dijital-altyapisini-nasil-guclendiriyor-1766184352.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: 10 Mart Mutabakatı&#039;nda sona doğru</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-10-mart-mutabakatinda-sona-dogru-6087</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-10-mart-mutabakatinda-sona-dogru-6087</guid>
                <description><![CDATA[SDG'ye sunulan tüm uzlaşma tekliflerinden kaçınılmasının ardında yine İsrail var. Türkiye'nin bölgede kalıcı barışı tesis etme ve İsrail yayılmacılığının önüne geçme çabalarına, İslam ülkelerinin gerçek anlamda destek vermeleri gerekmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazeteci İbrahim Bozan, 10 Mart Mutabakatı’nın süresinin dolmasına yaklaşılırken SDG ve Şam'ı bekleyen olası siyasi, askeri ve diplomatik senaryolarını kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye hükümeti ile SDG arasında 10 Mart 2025 tarihinde imzalanan 8 maddelik mutabakatın sonuna doğru gelirken, aradan geçen dokuz aylık sürede anlaşmanın herhangi bir maddesinde uygulamaya geçilmedi. Bu durum özellikle SDG açısından geçici olsa da zaman kazanmaya odaklı bir anlaşma olduğu görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Neden "zaman kazanma" mutabakatıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">10 Mart Mutabakatı uluslararası arenada meşruiyet kazanma arayışındaki Suriye hükümeti için çatışmalardan uzak önemli bir zaman kazanma fırsatı yarattı. Bu süre zarfında, ABD ve Avrupa Birliği (AB) yaptırımlarının kaldırılması, Suriye devlet yetkililerinin terör listesinden çıkarılması, Suriye'nin uluslararası koalisyon güçlerine katılması gibi konulara ağırlık vererek önemli ölçüde kazanımlar elde etti. Ayrıca yeni Suriye yönetimi Rusya ile de yeni bir sayfa açmak için girişimlerde bulunulsa da, henüz bir mutabakata varılmış değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak söz konusu mutabakat esas olarak SDG'nin işine yaradı. 10 Mart Mutabakatı'nı imzalayarak, Suriye Milli Ordusu (SMO) tarafından icra edilen "Özgürlük Şafağı" Operasyonu sırasında dağılan saflarını yeniden toparladı. Öte yandan SDG, Rakka kırsalı, Deyrizor şehri, Halep ve Humus doğu kırsalı gibi birçok bölgedeki Esed rejiminin militanlarını da saflarına katmış oldu. Ayrıca örgüt, Rakka ve Haseke kırsalında yer alan Şidadi bölgesinde tünel kazma faaliyetlerini hızlandırdı. Ayrıca Örgüt, hükümet karşıtı yapılanmalara destek vererek özellikle, Haseke konferansında dini, siyasi ve sivil oluşumlara öncülük etti. Bu durum Suriye sahasında azınlıklar ittifakı olarak yorumlandı. SDG bu süreçte İsrail’in Suriye'de oyuna girmesine de şahit oldu ve böylelikle İsrail'in azınlıklar planına dahil olma emareleri göstermeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">SDG içerisindeki çatlak sesler</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Buna rağmen SDG içerisinde de mutabakatın uygulanmaması nedeniyle çatlak sesler ortaya çıktığı görülüyor. Özellikle örgüt içerisindeki ayrışmaların temelini SDG içerisindeki Arapların tutumu oluşturuyor. SDG içerisindeki Arapların büyük bir kısmı artık yeni Suriye yönetimi ile entegrasyona sıcak bakıyor. Buna, SDG'ye bağlı Sanadid Kuvvetleri Komutanı ve aynı zamanda Şammar kabilesi Şeyhi Mane'e Dahham el-Carba Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşmesi örnek verilebilir. Diğer taraftan SDG içerisinde doğrudan Kandil'in yani terör örgütü PKK'nın güdümünde olmayan kesim de 10 Mart anlaşmasının uygulanmasına çok da karşı değil. En azından ABD'nin yeni Suriye yönetimine olumlu yaklaşımını görerek, SDG'nin mevcut kazanımlarından çok da taviz vermeden bir orta yolu bulma peşinde. Bu durum ilerleyen süreçte SDG'nin devamlılığı açısından büyük bir meydan okuma olarak ortaya çıkabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">31 Aralık sonrası muhtemel senaryolar neler?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şam ile SDG arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı'nın süresinin sonuna yaklaşılmasıyla birlikte, Süveyda’da İsrail bağlantılı Hikmet el-Hicri’ye bağlı Ulusal Muhafızlar Militanları ile sahil bölgesindeki devrik rejim kalıntıları arasında gözlenen hareketlilik, Suriye’de devlet dışı silahlı milisler arasında bir ittifakın varlığına işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diğer yandan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, perşembe günü yaptığı açıklamada, "İsrail'in Suriye'deki hareketliliği ile SDG'nin isteksizliği arasında bir ilişki, bir orantı var. Bunu artık söylemek gerekiyor. Bu YPG'nin tek başına aldığı bir karar değil," ifadelerini kullanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bakan Fidan’ın bu açıklamaları, Suriye güneyini işgal etmeyi amaçlayan İsrail'in, Türkiye'nin Suriye'deki istikrarın tesis edilmesi için sarf edilen çabalarını baltalamak için Suriye hükümetine karşı azınlıkları baskı kartı olarak kullandığını bir kez daha gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye güneyi ve sahil bölgesindeki tehlikeli hareketliliğin artması ve özellikle Alevi Yüksek İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel'in sahil bölgesindeki Nusayrilere grev çağrıları, devrik Esed rejimi kalıntılarının Suriye hükümeti ile uzlaşma içinde olan Nusayrilere yönelik ölüm tehditleri, bu bölgelerde yeni bir silahlı ayaklanma hazırlığı içerisinde olduklarını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüm bu senaryoları göz önünde bulundurduğumuzda, yıl sonunda Suriye hükümetinin SDG'ye karşı kapsamlı bir operasyon başlatması öngörülmese bile toprağından göç ettirilirmiş Cezire bölgesi Arap aşiret üyelerinin, mutabakatta verilen sürenin sona ermesiyle yeni bir ayaklanma başlatmaları ihtimaller dahilindedir. Bu durum içerisinde Suriye ordusunun kapsamlı bir operasyon yapması yerine, Deyrizor doğusunda 2023 yılında Agedat kabilesi lideri İbrahim el-Hifil önderliğinde başlatılan Aşiret ayaklanmasına benzer yeni bir aşiret ayaklanması çıkması pek uzak bir ihtimal değil. Suriye'de devlet çatısı altına girmek istemeyen tüm uzlaşı yollarını reddeden yapılanmaların varlığı devam ettiği müddetçe, Suriye'de mutabakatların başarıya ulaşması güç. Ademi-Merkeziyetçi ve özerklik gibi talepler hükümetten önce halk tarafından kabul görmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD'nin tutumu ne söylüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD, birinci önceliği İsrail'in güvenliğine vermiş durumda ve çatışmalardan uzak bir Suriye istiyor. Bu nedenle ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Suriye hükümeti, SDG, İsrail ve Türk yetkililerle görüşme trafiği içerisinde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD meselesinde dikkat çekmek istediğim husus, DAEŞ'le mücadele kapsamında Humus doğusu Tedmur, Sukhne çölü ve Şam doğusu Dumayr bölgesinden-Ürdün sınırındaki Tanaf hattına uzanan bölgede, ABD destekli Military Operations Center (MOC) odasına bağlı eski ismiyle Ceyş Suriye el-Hurra ve şu an ki Suriye İçişleri Bakanlığı'na bağlı Çöl Kuvvetleri, bu bölgelerde ciddi bir alan hakimiyetine sahip oldu. Bu durum şu an çok fazla bir önem görmese de gelecekte olası bir olumsuz senaryoda ve özellikle Suriye Ordusu ile İsrail veya İsrail destekli vekil güçler arasında bir savaş çıkması halinde, bu bölgelerde derin sorunlar ortaya çıkabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">31 Aralık'ta mutabakat uzatılsa dahi, İsrail'in bölgeye yönelik planları engellenmezse Süveyda’da olduğu gibi bugün kuzeydoğuda, yarın sahil bölgesinde ayrılıkçı sesler yükselecektir. Suriye hükümetinin Hikmet el-Hicri'ye sunduğu tüm uzlaşma tekliflerinin reddedilmesinin ardında İsrail vardı. Bugün SDG'ye sunulan tüm uzlaşma tekliflerinden kaçınılmasının ardında yine İsrail var. Türkiye'nin bölgede kalıcı barışı tesis etme ve İsrail yayılmacılığının önüne geçme çabalarına, İslam ülkelerinin gerçek anlamda destek vermeleri gerekmektedir.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[İbrahim Bozan, gazetecidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 01:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-10-mart-mutabakatinda-sona-dogru-1766183836.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Antisemitizm tanımı nasıl siyasallaştırılıyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-antisemitizm-tanimi-nasil-siyasallastiriliyor-6086</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-antisemitizm-tanimi-nasil-siyasallastiriliyor-6086</guid>
                <description><![CDATA[İsrail'in söylem istismarı: Antisemitizm tanımı nasıl siyasallaştırılıyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in belgelenmiş soykırım, askeri işgal, mülksüzleştirme, aşağılama, sürgün ve devam eden günlük şiddet politikalarına yönelik eleştiri ve eylemleri susturma girişimleri için antisemitizm istismarının sonu yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazeteci Belkıs Kılıçkaya, antisemitizm tanımının İsrail tarafından nasıl istismar edildiğini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) ve Avrupa'da yaşıyorsanız akademide, medyada, iş dünyasında, siyasette ve hatta sıradan bir işle meşgulseniz dahi İsrail’i eleştirmemeniz öğretilir. Bunun aksi antisemit olmanız anlamına gelir ki Yahudi olmanız hatta ailenizi Holokost'ta kaybetmiş olmanız, hayatınızı Holokost çalışmalarına adamış olmanız dahi sizi kurtarmaz. Üstelik bu bir hakaret değil, suçtur. Bu konuda öyle bir suç tanımı söz konusudur ki ne zaman, nereden başlayıp, nereye gittiği belirsizdir. Bu durum, hem zaman hem mekan anlamında tıpkı İsrail'in sınırlarına benzer. Hatta suçun adının anti-semitizm mi yoksa antisemitizm olarak mı yazılacağı bile net değil, tartışmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karşı tezler olsa da uygulama alanına bakılırsa etkili ve yaygın "ebediyetçi ve tarihselci" tezlere göre, "antisemitizmin" antik çağa kadar uzanan uzun ve kesintisiz bir tarihi vardır. Tapınağın yıkımı, Orta Çağ'daki kan iftirası, Çarlık pogromları, Holokost ve İsrail'e yönelik saldırılar, Robert Wistrich'in ünlü ifadesiyle "en eski nefret" olan, iki bin yıllık tek bir düşmanlık biçiminin farklı tezahürleridir. İkincisi, "Holokost, binlerce yıllık Yahudi karşıtı duygunun neredeyse mantıksal sonucudur." Üçüncüsü, "antisemitizm diğer ön yargı biçimlerinden niteliksel olarak farklıdır ve karşılaştırmalı çalışmaya uygun değildir." Dördüncüsü, "İsrail, nefret ve öfkenin 'toplu bir Yahudi topluluk' olarak İsrail Devleti'ne yöneltildiği bir yeni antisemitizmin hedefi haline gelmiştir."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tarihte ve bugün de tabiatıyla yeryüzünde kimsenin hesap sorma ve hesap verme alanı bu kadar geniş bir tarihi dilimini içermez, içermiyor. Öte yandan, dünyanın en güçlü ülkesi ABD'ye de yeri gelirse ABD’de ya da herhangi bir ülkede de yerin dibine sokacak eleştiriler getirebilirsiniz. Aynı zamanda İngiltere’yi, Fransa’yı, Almanya’yı da eleştirebilirsiniz. Ancak İsrail’i yerin dibine sokamadığınız gibi hakkıyla eleştirmeniz de mümkün değildir. Özellikle, Batı'da ırkçılık ya da Yahudi karşıtlığıyla zerre miskal alakanız olmasa da ciddi bir İsrail eleştirisi sebebiyle bir kere "antisemit" diye etiketlenirseniz insanoğlunun bir kısmının (elbette Hristiyanlar, Ruhban, Hitler ve Müttefikleri kesinlikle Müslümanlar değil) 2 bin yıllık sicili sırtınıza bir "canavar" gibi yüklenir. İsterseniz Yahudi olun size de "canavar" muamelesi ve propagandası yapılır, mahkemelerde yargılanırsınız ya da ABD'deki kampüs olaylarında gördüğümüz gibi dünyanın en prestijli üniversitelerinde hoca veya öğrenciyken kendinizi kapının önünde bulursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in antisemitizm silahı ve istismarı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2000’de Stocholm'da yazılan ve kısa bir zaman sonra ABD ve Avrupa'yı kuşatan ve bir nev'i yasa haline gelen bir belge var. Uluslararası Holokost Anma Birliğinin (IHRA) kabul ettiği bu belgenin önemli bir bölümü İsrail'e yönelik her türlü eleştiriye karşı kalkan görevi görüyor. Zaten İsrail de var gücüyle IHRA'ya destek veriyor. Birçok Batı ülkesi ve kuruluşu için hatta mahkemeler için bile IHRA'nın antisemitizm tanımı ve beraberindeki örnekleri bağlayıcı bir kurallar dizinine dönüştü. İsrail’in desteğinde IHRA'nın antisemitizm tanımı 2017'de Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildi. 2018'de Avrupa Birliği Konseyi, üye devletleri bunu eğitim ve öğretim için yararlı bir rehber araç olarak onaylamaya davet etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Belgeye göre antisemitizm aslında tipik bir ırkçılık çeşidi olarak "Yahudilere Yahudi oldukları için (veya Yahudi kurumlarına Yahudi oldukları için) ayrımcılık, ön yargı, düşmanlık veya şiddetten ibaret değil. IHRA'nın çoğunluğu İsrail'le ilişkilendirilen antisemitizm tanımlarına dair pek çok maddesi var. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: Yahudi vatandaşlarını, kendi uluslarının çıkarlarından ziyade İsrail'e veya dünya çapındaki Yahudilerin sözde önceliklerine daha sadık olmakla suçlamak. İsrail'in varlığının ırkçı bir girişim olduğunu iddia ederek Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkını inkar etmek. Başka hiçbir demokratik ulustan beklenmeyen veya talep edilmeyen bir davranışı talep ederek çifte standart uygulamak. Klasik Yahudi karşıtlığıyla ilişkilendirilen sembolleri ve imgeleri İsrail'i veya İsraillileri karakterize etmek için kullanmak. Çağdaş İsrail politikasını Nazilerin politikasıyla karşılaştırmak. Yahudileri topluca İsrail devletinin eylemlerinden sorumlu tutmak.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sadece maddeler değil yorumlanma biçimine bakılırsa İsrail yeryüzünün biricik devleti ve emsalsiz bir koruma kalkanına sahip. Nasıl? Her biri etkili olmuş yüzlerce örnek sıralanabilir. Mesela bütün dünyanın gözü önünde onlarca yıldır Batı Şeria’daki işgalciler Filistinli ev sahibini öldürüp tarlasını ve evini gasbetse de Holokost’u hatırlayıp onlara işgalci dememek gerekir. Ki denmiyor "yerleşimci" deniyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ayrıca, 2011’de, İngiliz bir araştırmacı Beytüllahim ziyareti sırasında edindiği izlenimler hakkında çok da popüler olmayan bir dergide eleştirel bir makalesi yayınlandıktan yıllar sonra makalede, "İsrail'in Holokost hatırası nedeniyle ahlaki olarak özel bir muamele görmemesi" gerektiğini yazdığı için antisemit diye suçlanmakla kalmadı. Bu durum, "son yıllarda ortaya çıkan en ciddi Holokost inkarı vakalarından biri" olarak tavsif edildi. Bir İngiliz parlamenterle beraber "Yahudi Karşıtlığına Karşı Kampanya" adlı bir örgüt söz konusu akademisyenin IHRA tanımına dayanarak, üniversitedeki görevden alınmasını talep etti. İsrailli tarihçi Ilan Pappe, 2006'da yazdığı "Ethnic Cleansing of Palestine" (Filistin'in Etnik Temizliği) kitabında, daha o zaman bugün bütün dünyaya aşikar olan Gazze’de kademeli bir soykırımın varlığından bahsettiği için İsrail’i terk etmek zorunda kalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'i suçlarıyla eleştirmek de antisemitizm olarak adlandırılıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">IHRA'nın belgesinin referans gösterilerek "antisemit" diye etiketlenen ve bu sebeple yerine göre yargılanan sabote edilenler sadece akademideki tezler ve araştırmacılar değil. İsrail mallarına dönük boykot çağrıları yapan BDS hareketi de "antisemit" diye etiketleniyor. Yani İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırıma karşı yumuşak caydırıcı sivil eylemler dahi "antisemit" olarak adlandırılıyor. Hatta zaten bazı Avrupa ülkelerinde bu tür eylemler yasak. Daha da vahimi Belçika hükümetinin, Avrupa Birliği'nde (AB) ithal ürünlere ilişkin etiketleme işlemi dahilinde Batı Şeria'dan gelen İsrail ürünlerini "İsrail'de üretilmemiş" olarak etiketleme kararı Simon Wiesenthal Enstitüsü tarafından 2015'de en ciddi üçüncü antisemitik olayı olarak tanımlandı. IHRA'nın tanımına göre bu da ekonomik bir antisemitizm eylemiydi. O kadar ki ABD ve bazı müttefiklerinin Gazze'de çoluk çocuk bebek demeden yok eden İsrail'i silahlandırmanın gerekçelerinin merkezinde de İsrail'in "Yahudi halkının" ulusu olduğu iddiası yer alıyor, yani tersi dolaylı antisemitizm. Daha dün Almanya Başbakanı Friedrich Merz bu retoriği daha da ileri götürdü ve "Eğer biz ve diğerleri İsrail Devleti’ni askeri açıdan desteklemeseydik, İsrail Devleti yok olurdu." dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yani İsrail'in belgelenmiş soykırım, askeri işgal, mülksüzleştirme, aşağılama, sürgün ve devam eden günlük şiddet politikalarına yönelik eleştiri ve eylemleri susturma girişimleri için antisemitizm istismarının sonu yok. O kadar ki sadece Gazze dışında değil Gazzeliler bile kendi durumlarını Varşova Gettosu'nun durumuyla kıyasladıklarında yahut iki yıldır soykırım yaşarken İsrail ile Nazilerin politikaları arasında kıyaslama yaptıklarında IHRA'ya göre antisemitizm suçu işlemiş oluyorlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail, IHRA belgesinde talep edildiği üzere “çifte standarda tabi tutulmadığı” gibi herhangi bir standarda da tabi değil. İsrail uluslararası hukukun hükümlerini yok sayıyor, kurallarını kendi belirlediği, kendi kurguladığı bir tarih ve mantıkla hareket eden, müttefiklerini de ettiren ve başka her ülkeden talep edilen ve dayatılan kısıtlamalar ve yaptırımlardan azade bir ülke olarak konumlanıyor. Antisemitizm suçunun tarifi de İsrail haritasıyla atbaşı gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Filistin Devleti için hakikat her yerde yüksek sesle dile getirilmeli</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2019’da Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada 4 İsrail haritası göstermiş ve sormuştu: "İsrail devletinin sınırları neresidir? 1948 sınırları mıdır, 1967 sınırları mıdır, yoksa daha başka bir sınırı var mıdır? Tıpkı işgal edilen diğer Filistin toprakları gibi, Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki yerleşim yerleri bu devletin sınırları içinde değilse, nasıl oluyor da dünyanın gözü önünde gasbedilebiliyor?" Çözümü de söylemişti: "1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve mütecanis topraklara sahip bir Filistin devleti bir an önce kurulmalıdır. Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mazlum Filistin halkının yanında yer almaya devam edecektir." 1948 öncesindeki Filistin topraklarında İsrail başta ABD olmak üzere büyük güçlerin desteğiyle devasa büyüdü ve kalan kırıntıları da yutmak gayreti içinde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Böyle gider mi? Gitmez. Nitekim, başta ABD’de olmak üzere iki yıldan fazladır Avrupa’da ve dünyanın dört köşesinde milyonlarca insan, Holokost’ta bütün bir ailesini kaybedenler de üniversiteden atılmak pahasına protesto gösterilerine katılan Yahudi akademisyen ve öğrencilerle el ele İsrail’in sınırları gibi zamanı ve mekanı belirsiz antisemitizm tanımı ve Holokost istismarını delik deşik ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2025 BM Genel Kurulu’nu izleyen günlerde AB'nin kurucu iki ülkesinden biri olan Fransa, Filistin Devleti'ni tanıdı. Ardından İngiltere de tanıdı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından modern İsrail devletinin kuruluşunda oynadığı büyük rol nedeniyle bu tanıma kararının sembolik anlamı önemliydi. Nitekim, Başbakan Yardımcısı David Lammy de İngiltere'nin iki devletli çözümü kolaylaştırma konusunda tarihi bir sorumluluğu olduğunu bu sorumluluğun 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu'na dayandığını ve bu belgeyle o dönemde Yahudi devleti kurulmasının Arapların haklarını ihlal etmeyeceğine dair taahhüt verildiğini hatırlattı. İngiltere’yi Avustralya ve Kanada izledi. Ve bugün artık BM üyesi 193 ülke içinde 150’den fazlası Filistin Devleti’ni tanıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazzeliler kış soğuğunda sular içinde hayatta kalmaya çalışıyor, ateşkese rağmen İsrail saldırılarını sürdürüyor diyeceksiniz. Doğru, ancak yılmadan "hakikati" sürekli tekrarlamak lazım. Yerkürenin her köşesinde, her platformda, tekrarlamak gerekiyor. Ta ki "Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve mütecanis topraklara sahip bir Filistin devleti kurulana" dek.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Belkıs Kılıçkaya, gazetecidir. 24 TV'de Bu Ülke programını hazırlayıp sunmaktadır.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 01:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-antisemitizm-tanimi-nasil-siyasallastiriliyor-1766183683.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Dondurulmuş Rus varlıkları</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-dondurulmus-rus-varliklari-6085</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-dondurulmus-rus-varliklari-6085</guid>
                <description><![CDATA[Rusya-Ukrayna Savaşı'nda Avrupa için stratejik sınav: Dondurulmuş Rus varlıkları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">⁠Avrupa bu dönemi daha az sarsıntıyla atlatmak istiyorsa daha kararlı hareket etmesi gerekecek. Ulusal orduları güçlendirmek önemli ama tek başına yeterli değil. Avrupa hükümetlerinin NATO içinde Avrupa ayağını güçlendirmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa Politika Merkezinde (EPC) politika analisti Juraj Majcin, Avrupa’nın Rusya-Ukrayna Savaşı'na dair stratejik açmazlarını kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Rusya'nın dört yıl içinde NATO'ya saldırabilecek bir noktaya gelebileceğini bir kez daha hatırlattı. Avrupa ülkelerinin çoğu, savunma hazırlığını güçlendirmek, yeni silah sistemleri edinmek ve bazı ülkelerde gençler için askerlik hizmetinin belirli biçimlerini yeniden gündeme almak üzere iddialı planlar açıklasa da tehdidin yarattığı aciliyeti hızlı ve etkili eyleme dönüştürmekte zorlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya'nın egemen varlıkları: Kapanmayan dosya</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa'nın kararlı bir jeopolitik aktör gibi hareket etmekte ne kadar zorlandığını en açık gösteren örneklerden biri, Ukrayna'yı desteklemek için dondurulan Rus varlıklarının kullanımında yaşanan tıkanıklık. Savaşın yıktığı bir ülke için hayati önemdeki bir krediyi desteklemek amacıyla bu fonların devreye sokulup sokulmayacağı meselesi aylardır uzayıp gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Varlıkların kullanılmasına ilişkin hukuki zemin güçlü. Bu varlıkların önemli bir kısmı ise Belçika'da tutuluyor. Rusya'nın Belçika'yı hedef alan bir hukuki hamleye girişme ihtimali düşük görülse de Avrupalı devletler, özellikle Belçika, izlenecek yol konusunda ortak zeminde buluşamadı. Bu nedenle karar tekrar ertelendi ve Avrupa Komisyonundan alternatif çözüm önerileri istendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üstelik Rusya'nın Avrupa'da altyapıdan özel sektöre, kamu kurumlarından kritik hizmetlere kadar uzanan "hibrit" faaliyetlerine dair haberler artıyor. Rus tarafı, kendi koşulları kabul görmeyince Avrupa'yı uzlaşmayı engelleyen aktör olarak resmediyor. Moskova'nın ne istediği açık, NATO'nun 1997 sonrası genişlemesini geri sarmak ve yeniden Sovyet dönemini çağrıştıran bir nüfuz alanı oluşturmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu tablo içinde Avrupa’nın dondurulan Rus egemen varlıklarını Ukrayna için düzenli ve öngörülebilir bir desteğe çevirememesi, kendi tehdit değerlendirmelerinin sertliğiyle yan yana gelince rahatsız edici bir uyumsuzluk yaratıyor ve söz ile eylem arasındaki mesafe giderek daha görünür hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ukrayna konusunda geri planda kalmak</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya-Ukrayna Savaşı başladığından beri Avrupa ülkeleri, Kiev'e benzeri görülmemiş düzeyde askeri ve diplomatik destek verdi. Hatta birçok başlıkta Avrupa ülkeleri ABD'nin sağladığı desteği de geride bıraktı. Buna rağmen Avrupa, Washington’un yürüttüğü barış temaslarında belirleyici bir rol üstlenemedi. Süreci yönlendirmeye çalışmak yerine daha çok gelişmelere göre pozisyon alan bir çizgi benimsedi. Sonuçta Avrupa’nın etkisi, ABD’nin hedeflerini kabullenmek ve Donbas'ta geniş kapsamlı toprak tavizleri gibi en sorunlu önerileri sınırlamakla kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD, Ukrayna ve bazı Avrupalı liderlerin katıldığı Berlin'deki son zirve, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in "gerçek bir barış süreci için fırsat" dediği bir birlik görüntüsü verdi. Zirvede, NATO benzeri güvenlik garantileri de gündeme geldi ve toprakla ilgili kararların Ukrayna'ya ait olduğu bir kez daha teyit edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yine de Rusya'nın bu çerçeveyi kabul etmesi zor görünüyor. Daha muhtemel olan, Kremlin’in koşulları bu haliyle benimsemeyip görüşmeleri Avrupalılarla Amerikalılar arasındaki ayrışmayı büyütmek için kullanması ve "meşru olmayan lider" diye sunduğu Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi hedef alarak sorumluluğu Kiev’e yıkmaya çalışması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa'nın yeniden silahlanması</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yakın vadede Rusya'nın NATO'ya yönelik bir saldırı ihtimali tamamen göz ardı edilemediği için Avrupa ülkeleri askeri hazırlıklarını benzeri görülmemiş ölçüde artırdı. Ancak kağıt üzerindeki tablo aldatıcı olabilir. Avrupalı NATO orduları sayıca Rusya'yı geçse bile, NATO'nun ABD liderliğindeki komuta omurgası olmadan Avrupa sahada hala dağınık kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Washington, yeni ulusal güvenlik stratejisinde odağını Batı Yarımküre ve Hint-Pasifik'e kaydırmak istediğini açıkça söylüyor. ABD, söylemde "sorumluluk paylaşımı"ndan "sorumluluk devri"ne doğru kaymış durumda. Bu sebeple, teoride Avrupa daha fazla sorumluluk üstlenebilir. Fakat ABD, Avrupa ordularının hala tam olarak sağlayamadığı üç kritik kapasiteyi sunuyor. Birleşik komuta, operasyonları mümkün kılan stratejik destek unsurları ve geniş ölçekli istihbarat, gözetleme ve keşif kabiliyetleri. ABD bu imkanları sağlamazsa, Avrupa'nın büyük ölçekli harekat yürütmesi zorlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO dışında Avrupa'nın elinde işleyen bir komuta yapısı yok. Üstelik böyle bir yapı kurma konusunda güçlü bir siyasi irade de görünmüyor. Avrupa Birliği'nin (AB) bu boşluğu doldurması da kolay değil. Zira AB, Birleşik Krallık ve Türkiye gibi kritik askeri aktörleri kapsamadığı gibi, bünyesindeki antlaşmalar da savunma alanında kurumsal yetkiyi belirgin biçimde sınırlandırıyor. Bu yüzden Avrupa Komisyonunun Avrupa İHA Savunma Girişimi gibi görece sınırlı önerileri bile, kontrolü başkentlerde tutmak isteyen üye devletlerin itirazına takılıyor. Şekillenmekte olan "Gönüllüler Koalisyonu" da şimdilik, askeri operasyonları planlayıp yönetebilecek bir komuta yapısından çok, ardı ardına yapılan toplantılardan ibaret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tabloyu daha da karmaşıklaştıran bir unsur da Trump yönetiminin Moskova ile yeniden angajmana yönelebileceğine dair işaretler. Bu, yaptırımların gevşetilmesini de içerebilir. Böyle bir değişim, özellikle Rusya ile gerilimin yükseldiği bir dönemde, ABD'nin yaklaşımı da daha az öngörülebilir hale gelirse, Avrupa'nın caydırıcılık ve kriz yönetimi konusundaki belirsizliğini artırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Daha kararlı adımlar gerekiyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa bu dönemi daha az sarsıntıyla atlatmak istiyorsa daha kararlı hareket etmesi gerekecek. Ulusal orduları güçlendirmek önemli ama tek başına yeterli değil. Avrupa hükümetlerinin NATO içinde kurumsal düzenlemeleri ilerletmesi ve özellikle komuta yapılarında Avrupa ayağını güçlendirmesi gerekiyor. Bunlar artık sıra dışı öneriler değil, Avrupa’nın kendi güvenlik gündemini daha fazla sahiplenmesinin doğal bir karşılığı.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Juraj Majcin, Avrupa Politika Merkezinde (EPC) politika analistidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 01:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-dondurulmus-rus-varliklari-1766183521.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk dünyası işbirliğinin geleceği</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/turk-dunyasi-isbirliginin-gelecegi-6084</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/turk-dunyasi-isbirliginin-gelecegi-6084</guid>
                <description><![CDATA[15 Aralık'ın UNESCO tarafından Dünya Türk Dili Ailesi Günü ilan edilmesi uluslararası alanda Türk dili alanında yapılan çalışmaları hızlandıracak ve genişletecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uluslararası İlişkiler Analizler Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Cavid Veliyev, UNESCO'nun 15 Aralık'ı Dünya Türk Dili Ailesi Günü ilan etmesinin önemini için kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türk dünyasında entegrasyon ve işbirliği fikirlerinin temeli 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında Türk aydınları arasında ortaya çıktığı zaman temel yaklaşım, Türk halkları arasında dil ve alfabe birliğinin kurulması, bunun uluslararası alanda meşruluğunun sağlanması mücadelesinin verilmesiydi. Bu müzakereler en son 1926'da yapılan Bakü Türkoloji Kurultayı'nda konuşulmuş ve Sovyetler Birliği'nde bu tür faaliyetlerin yasaklanması nedeniyle ara verilmişti. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Türk Cumhuriyetleri'nin tekrar bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte bu konular tekrar akademik toplantıların gündem konusu oldu. 1992'de başlayan Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirveleri, 1993'te kurulan TÜRKSOY, 2009'da kurulan Türk Konseyi ve 2021'de kurulan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ile birlikte 21. yüzyılda Türk aydınlarının yarım bıraktığı çalışmalar yeniden hız kazanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuçta yürütülen faaliyetler olumlu sonuçlar vermiş, 2024'te 34 harflik ortak alfabe kabul edilirken, 3 Kasım 2025'te Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) Semerkant toplantısında 15 Aralık Dünya Türk Dili Ailesi Günü olarak ilan edilmiştir. Böylece 300 milyona yakın insanın konuştuğu Türk dili uluslararası bir örgütün kararıyla kabul edilmiştir. 15 Aralık, Orhun Yazıtları'nın Danimarkalı bilim insanı Wilhelm Thomsen tarafından 15 Aralık 1893’te deşifre edilerek dünyaya ilan edilmesinin tarihidir. Bu sebeple, 15 Aralık Dünya Türk Dili Ailesi Günü olarak özellikle seçilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Orhun Yazıtları'nın önemi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu deşifre Orhun Yazıtları'nın hangi dile ait olduğu tartışmalarına son verirken, aynı zamanda Türk dilinin yazılı bir dil olma özelliği taşıdığının kanıtı olmuştur. Bu runik yazılı belgelerin Türklere ait olduğunun anlaşılmasından sonra Türkoloji araştırmaları ilgi çekmiş ve geniş coğrafyalara yayılmıştır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">8. yüzyıla ait Orhun Yazıtları olarak bilinen Kül Tigin (732), Bilge Kağan (735) ve Tonyukuk (720-725) yazıtları yazılış tarihleri en kesin olanlar ve doğrudan doğruya Türk dili ve tarihi için kaynaklık eden eserlerdir. Türk dilinin yazılı kaynakları açısından en uzun ve sağlıklı olarak bugüne kadar korunan yazıtlar Orhun Yazıtları olmuştur.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu bağlamda, 15 Aralık'ın UNESCO tarafından Dünya Türk Dili Ailesi Günü ilan edilmesi uluslararası alanda Türk dili alanında yapılan çalışmaları hızlandıracak ve genişletecektir. Türk halkları arasında işbirliği açısından ise dil, kültür, birlik ve bütünleşmenin temel öğesi ve perçinleyicisi özelliği kazanacaktır. Suni yollarla birbirinden ayrılan Türk yazı dilinin yeniden ortak bir temelde birleştirilmesi kültürün, düşünce ve duyguların gelecek nesillere sağlıklı bir taşımasına neden olacaktır. Bu bağlamda, dilin korunması kimliğin ve benliğin korunmasına da hizmet edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ortak alfabenin önemi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dil konusunda elde edilen bu başarıyı aynı zamanda alfabe konusunda varılan uzlaşmayla değerlendirdiğimiz zaman boyutlarının ve etkilerinin daha geniş ve kalıcı olma ihtimali artmaktadır. 2022'de TDT'ye bağlı Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan ve gözlemci olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) temsilcileri tarafından alfabe komisyonu oluşturuldu. İki yıllık çalışmalarının sonucu 9-11 Eylül 2024'te Bakü'de Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu, Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından düzenlenen toplantılarda Türk dünyasının kullanımına sunulan Latin tabanlı 34 harflik ortak bir Türk alfabesi oluşturuldu. Dilbilimcilere göre, böylece, tam 96 yıl önce 1. Bakü Türkoloji Kurultayı ile başlayan ortak alfabe arayışları Türk dünyasının dil birliği ve Türk yazı dilinde gösterilmeyen ses birimleri için önemli bir karar alınmış oldu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dilbilimcilere göre, Türkler çağlar boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, İbrani, Grek, Kiril, Arap ve benzeri alfabeler kullandı. Ancak bu alfabelerin birçoğu Türkçenin ses birimini (fonem) tamamen karşılamakta yetersiz kaldı. Bugüne kadar kullandığımız Latin alfabesi bazı eksikliklere rağmen Türkçedeki fonemlerin kullanımı için en elverişli olan alfabe olarak değerlendirilmektedir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kabul edilen 34 harflik ortak alfabe Türk devletleri tarafından kullanılırsa toplumlararası iletişim, bilgi paylaşımı ve koordinasyon için önemli rol alınacaktır. Ortak Türk Alfabesi'nin geliştirilmesi, Türk halkları arasında karşılıklı anlayış ve işbirliğini teşvik ederken, aynı zamanda onların dil mirasını da koruyacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak Türk devletleri arasında çözümü bekleyen en önemli hususlardan biri birçok alanlarda ortak terminolojinin oluşturulmasıdır. Bu yabancı dillerden terminolojinin Türk diline geçmesinin önüne geçecektir. Ortak terminolojinin oluşturulması için üye ülkelerdeki dil kurumları arasında işbirliğinin artırılması en iyi yöntemlerden biri olabilir. Uzmanlar, yabancı dillerden Türk lehçelerine dahil olan kelimelerin yenilenmesinde eski Türkçeden kelimelerin alınabileceğini savunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2026'nın Türk dünyası açısından önemi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2026 yılı Türk dünyasının gelecek işbirliği açısından önemli bir tarihe denk gelmektedir. Türk dünyasında dil ve alfabe tartışmaları açısından tarihi öneme sahip Bakü Türkoloji Kurultayı 2026'da Bakü'de 100. yıl dönümü nedeniyle tekrar toplanacaktır. Hoş bir tesadüf olarak bu yıl aynı zamanda Azerbaycan'ın TDT Başkanlığının da yıl dönümüdür. 2024'te "Bizim ailemiz Türk dünyasıdır. Bizim başka ailemiz yoktur." diyen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkoloji Kurultayı'nın 100. yıl dönümünün Bakü'de düzenlemesi için bir kararname imzalayarak ilgili kurumlara talimat vermiştir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">UNESCO'nun Dünya Türk Dili Ailesi Günü ve ortak Türk alfabesi konusunda uzlaşmanın sağlanması sonrasında Bakü'de 100 yıl sonra yapılacak Türkoloji Kurultayı, Türk dünyasında söz konusu alanlarda bilimsel tartışmaların canlanması ve yeni boyutlar kazanmasına neden olacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Böyle bir ortamda başarı hanesine 8. sınıflar için Ortak Türk Tarihi kitabının hazırlanması ve seçmeli ders kitabı olarak müfredata dahil edilmesi de yazılabilir. Ancak bazı üye ülkelerin hala Latin alfabesi yerine Kiril alfabesini kullanması ve ortak terminolojinin oluşturulamaması bu alanda çözülmesi gereken sorunların varlığını göstermektedir.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Cavid Veliyev, Uluslararası İlişkiler Analizler Merkezi Yönetim Kurulu Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 01:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/turk-dunyasi-isbirliginin-gelecegi-1766183371.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Türkiye’nin neden bir uzay elçisine ihtiyacı var?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-turkiyenin-neden-bir-uzay-elcisine-ihtiyaci-var-6083</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-turkiyenin-neden-bir-uzay-elcisine-ihtiyaci-var-6083</guid>
                <description><![CDATA[Yeni bir diplomasi alanı olarak uzay: Türkiye’nin neden bir uzay elçisine ihtiyacı var?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">1990’lardan itibaren başarıyla fırlatılan TÜRKSAT uyduları ve 2024’te fırlatılan milli haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A sayesinde Türkiye, kendi haberleşme uydusunu geliştirebilen dünyadaki az sayıdaki ülkeler arasındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özgün Erler Bayır, dünyada uzay çalışmalarının giderek artan önemini, Türkiye’nin bu alandaki konumunu ve ülkelerin uzay alanında bir "uzay elçisi" aracılığıyla temsil edilmesinin önemini için kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">21. yüzyılda insanlık tarihinin en hızlı ve kapsamlı dönüşüm süreçlerinden birine tanıklık ediyoruz. Çığır açan bu teknolojik dönüşüm; devletlerin, uluslararası kuruluşların ve özel şirketlerin uzayın potansiyelini yeniden keşfetmesini de beraberinde getirdi. Baş döndürücü hızla ilerleyen teknolojiler ve uzaydaki gelişmeler, bir yandan devletlerin ve diğer aktörlerin uluslararası sistemdeki davranış biçimlerini değiştirirken, diğer yandan dış politika yapımı ve diplomasinin uygulanmasına etki ediyor. Uzayın öneminin artmasıyla birlikte, uzay teknolojilerindeki gelişmeler, küresel ve bölgesel tüm dinamikleri dönüştürüyor. Bu dönüşüm uzayı, aynı zamanda "Toplum 5.0" ve "Endüstri 4.0" tartışmalarında da kritik bir alana taşıyor. Toplumsal refah, sürdürülebilirlik ve verimlilik için de kullanılıyor olması, uzayı, devletlerin gündemlerde stratejik bir konu olarak ön plana çıkarıyor. Uzay uygulamaları günümüzde gıda güvenliğinden savunmaya, turizm ve iletişime kadar birçok alanda hayati rol oynuyor. Bu artan önem, devletleri uzaya yönelik stratejik yaklaşımlar geliştirmeye de mecbur bırakıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uzay artık sadece bilim değil, yeni bir güç ve rekabet alanı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu doğrultuda "yeni diplomasi" türleri arasında "uzay diplomasisinin" de yerini belirginleştirmekte olduğunu görüyoruz. Bu durum, geleneksel diplomasi ve yeni diplomasi dikotomisine paralel biçimde, uzay alanında da geleneksel uzay ve yeni uzay paradigmalarının zaman zaman yan yana varlığını ifade ederken, zaman zaman da "yeni uzay" fenomeninin çok daha fazla öne çıkmasını yansıtıyor. Günümüzde uzay teknolojilerinin gelişmesi, uzay alanında yeni aktörlerin ortaya çıkması ve uzayın iktisadi dönüşümü, bir faaliyet alanı olarak uzayın niteliğini köklü bir biçimde değiştirmiş ve yeni uzay fenomenini ortaya çıkarmıştır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bugün artık uzayın kullanımına ilişkin olarak yeni bir dönem içerisindeyiz. Bu yeni dönemde ve yeni uzay ekosisteminde, ilişkilerin ne yöne seyredeceği, nasıl yönetileceği, devletlerin kendi uzay güçleri ve vizyonlarıyla paralel şekilde nasıl politikalar izleyecekleri ve rekabete rağmen ne tür işbirlikleri geliştirecekleri uzay diplomasisinin alanıdır. Günümüzde uzay diplomasisi sadece geleneksel araç ve yöntemlerle yürütülebilecek bir süreç olmaktan çıkmıştır. Uzay, devletlerin yanında başta şirketler ve uluslararası kuruluşlar olmak üzere çok aktörlü ve çok katmanlı bir faaliyet alanı haline gelmiştir. Bugün bu haliyle geleneksel uzayda karşılaştığımız devletlerin ana aktör olduğu, güvenlik öncelikli gelişmelerin hakim olduğu ve bilimsel bir araştırma alanı olmanın ötesinde uzay, şirketleri de birincil derecede ilgilendiren yönüyle uluslararası ilişkilerde yeni bir güç ve rekabet alanı haline gelmiştir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uzayda kurallar yeniden yazılırken Türkiye'nin yükselen rolü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye küresel uzay yarışına görece geç katılmış olmakla birlikte, özellikle son 20 yılda ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. 2018'de Türkiye Uzay Ajansının (TUA) kurulması uzay alanında yerli ve milli kapasitemizin geliştirilmesi açısından atılmış en önemli adımlarındandır. TUA, 2021'de önümüzdeki 10 yıl boyunca Türkiye'nin uzaydaki vizyonunu, hedeflerini, stratejilerini ve projelerini koordine edip, bütüncül bir çerçeveye oturtmayı amaçlayan kapsamlı bir Ulusal Uzay Programı ilan etmiştir. 2022'de bu kapsamda Milli Uzay Programı Strateji Belgesi de yayınlanmıştır. Ulusal Uzay Programı kapsamında, ay görevi, yerli uydu, uzaya bağımsız erişim, kritik teknolojilerin millileştirilmesi, bilime katkı, uzayın barışçıl kullanımı, ticari fayda ve toplumsal farkındalık, insan kaynağının geliştirilmesi gibi temel politika ilkeleri dikkate alınarak on temel hedef belirlenmiştir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin uzay kapasitesindeki gelişim çizgisi, öncelikle haberleşme, yer gözlem uyduları ve ulusal gözlemevlerinin kurulması gibi somut teknolojik kazanımlara dayanıyor. 1990’lardan itibaren başarıyla fırlatılan TÜRKSAT uyduları ve 2024’te fırlatılan milli haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A sayesinde Türkiye, kendi haberleşme uydusunu geliştirebilen dünyadaki az sayıdaki ülkeler arasındadır. 2000'lerden itibaren yer gözlem ve uzaktan algılama uydularına da odaklanan Türkiye BİLSAT (2003) ve ilk yerli ve milli mikro ölçekli uydu olan RASAT (2011) gibi projeleri de gerçekleştirmiştir. Ayrıca yer gözlem uyduları ve CubeSat projeleriyle Türkiye, yenilikçi, düşük maliyetli uzay teknolojilerinde küresel eğilimleri takip eden ve teknik kapasitesini geliştiren bir uzay ekosistemi inşa ediyor. Tüm bu çabaları, Türkiye’de ayrıca uzay alanındaki özel sektör girişimleri ve şirketlerin artışı da izlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gelişmekte olan uzay ekosistemiyle Türkiye’nin hedefleri, ağırlıklı olarak yerli üretime ve ulusal kaynaklara odaklanarak uzay alanında oyun değiştirici bir aktör olma vizyonunu yansıtıyor. Bu yaklaşım, teknoloji, bilim, ekonomi, eğitim dahil birçok sektörde Türkiye’nin yerel kapasitesinin geliştirilmesinde önemli roller oynarken, aynı zamanda Türkiye’nin Milli Teknoloji Hamlesini destekleyerek dışa bağımlılığı azaltmayı amaçlıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ocak 2024'te ilk astronotumuz Alper Gezeravcı'nın, bilimsel bir misyon için Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderilmesi ile Türk Astronot ve Bilim Misyonunu gerçekleştirmiştir. Gezeravcı’nın bu görevi başarı ile tamamlaması, Türkiye’nin uzay faaliyetlerine yönelik ulusal zihniyetin dönüşümüne katkı sağlamış ve bu anlamda tıpkı uzay ajansımızın kurulması gibi bir dönüm noktası gerçekleşmiştir. Ulusal Uzay Ajansımızın, ilk astronotumuzun ve bilim dünyasında evrensel tanınırlığa sahip, yaptıkları önemli bilimsel çalışmalarla ülkemizin adını tüm dünyaya duyuran bilim insanlarımızın varlığı uzay vizyonumuzun gelişmesi ve uzay politikamızın yürütülmesi açısından da önemli adımlardır. Ancak tam da bu noktada uzay alanında bir diplomasi penceresi ve perspektifi açmamızın vakti de gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uzayda söz sahibi olmanın diplomatik yolu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Son yıllardaki gelişmeler gösteriyor ki, uzayda gücü ve sözü olan devletlerin yeryüzündeki güçleri de katlanarak artıyor. Uzay teknolojilerini etkin ve sürdürülebilir şekilde kullanan devletler ulusal güvenliklerinde örneğin uydu tabanlı gözlem, iletişim, haberleşme ve konumlama yeteneklerini geliştirerek erken uyarı, caydırıcılık ve kriz yönetiminde güç kazanıyor. Ayrıca bu güç ve kapasitelerini dış politikalarında stratejik öngörü yetenekleriyle birleştirip, stratejik özerklik ve uluslararası işbirliklerinde güçlü konum elde etme gibi hem bölgesel hem de küresel prestijleri açısından da kullanabiliyorlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Güvenlik ve güç ilişkilerinin yanında, bilimsel gelişmelerin ışığında tarımdan çevreye ve tıp alanına kadar çok geniş bir yelpazede uzay teknolojilerinden pozitif anlamda yararlanma perspektifi de önemlidir. İnsanlığın ortak alanı olarak uzaydaki teknolojilerin aktörler tarafından "sorumlu" kullanımı, yeryüzünde yaşadığımız çevre ve iklim değişikliği gibi küresel sorunların çözümü açısından de oldukça önemli fırsatlar barındırıyor. Bu doğrultuda, etkin bir bilim diplomasisiyle söz konusu alanlarda öncü olabilecek devletler, bu yeni uluslararası güç ve rekabet alanında daha fazla etkin olabilirler. Bu ancak ülkeler açısından uzay diplomasisinin başarıyla yürütülmesiyle gerçekleşebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu noktada, uzayda devletlerle birlikte öne çıkan yeni aktörler arasındaki ilişkiler ağının yönetilmesi sürecinin, geleneksel diplomasi alanından ayrışan yönleri söz konusudur. Uzayda güç ve söz sahibi olmak isteyen devletler bu yeni diplomasi kanal, araç ve yöntemlerine uyum sağlamak ve onları kullanmak durumundadır. Uluslararası alanda COPUOS, UNOOSA, Artemis Accords gibi platformlarda uzmanlaşmış bir temsiliyet mekanizmasının sürekliliği de bu açılardan ayrıca önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye için uzay diplomasisinde etkin temsilin anahtarı: Uzay elçiliği</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin uzaya ilişkin teknik kapasitesinin ve dış politika vizyonunun kayda değer derecede yüksek olduğunu vurgulamak gerekir. Bunun yanında bir de uluslararası arenada yine uzaya ilişkin diplomatik görünürlüğümüzü aynı oranda artırabilmemiz durumunda, potansiyelimizi daha da ileriye taşımamız ve küresel düzeyde önde gelen, alana yön veren uzay aktörleri arasında güçlü bir şekilde yer alabilmemiz mümkün olacaktır. Söz konusu boşluğu doldurabilecek ve kurumlar ile sektörler arası köprü kuracak, çok yönlü stratejik bir aktör olarak bir uzay elçimizin var olması son derece önemlidir ve uluslararası rekabet ve işbirlikleri açısından atılması gereken kritik bir adımdır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ülkemizin dış politika, ekonomi, güvenlik ve çok taraflı platformlarda norm inşası alanlarının kesiştiği uzay diplomasisini başarıyla yürütebilmesinin en anlamlı ve kilit noktasını uzay elçiliği teşkil ediyor. Böylelikle uzay alanında teknik kapasite ve stratejilerimizin diplomatik etkiye dönüştürülmesi de sağlanmış olacaktır. Uzay elçiliği, Türkiye’nin uzay vizyonunu küresel düzeyde daha fazla görünür kılacaktır. Türkiye’nin uzay diplomasisinde kurumsallaşması, ülkemizin yalnızca uzay faaliyetlerine katılan bir ülke olmak yerine, küresel uzay yönetişimine katkı yapan ve uzay politikalarına ilişkin gündeme yön veren ülkeler arasına dahil olmasını da sağlayacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yakın gelecekte uzayın sadece teknik kapasitenin değil, aynı zamanda stratejik ve diplomatik öngörüyle küresel temsil gücünün daha fazla belirlendiği bir alan olacağını öngörmek gerekir. Uzay trafiği yönetimi, uzay kaynaklarının sorumlu kullanımı ve sürdürülebilirlik, ay ve derin uzay misyonları gibi konulardaki uluslararası diplomatik temaslar, yakın geleceğin küresel işbirliklerinde de belirleyici olacaktır. Şüphesiz ki bu süreç, Türkiye açısından önemli fırsatlar barındırıyor. Uzaydaki ulusal vizyonumuz, milli uzay programımız ve hedeflerimiz dikkate alındığında, uzay elçimizin olması, Türkiye’nin küresel anlamda bu sürecin aktif ve yönlendirici bir aktörü olmasına katkı sağlayacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Özgün Erler Bayır, İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 01:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-turkiyenin-neden-bir-uzay-elcisine-ihtiyaci-var-1766183243.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: GKRY Doğu Akdeniz&#039;de oldubitti siyasetini sürdürüyor</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gkry-dogu-akdenizde-oldubitti-siyasetini-surduruyor-5447</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gkry-dogu-akdenizde-oldubitti-siyasetini-surduruyor-5447</guid>
                <description><![CDATA[Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Lübnan'la imzaladığı tek taraflı ve hukuka aykırı münhasır ekonomik bölge anlaşmasının, Kıbrıs Türklerinin haklarının fiilen gasbedilmesi anlamına geldiği açıktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyalp Tamçelik, GKRY–Lübnan MEB sınırlandırma anlaşmasını ve bunun Türkiye ile Kıbrıs Türkleri açısından doğurduğu sonuçları kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail ve Mısır’la yaptığı benzer düzenlemelerin ardından bu kez Lübnan'la yeni bir anlaşma imzaladı. 26 Kasım'da GKRY lideri Nikos Christodoulides ile Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun, kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırma anlaşmasına imza attı. Anlaşma kapsamında Lübnan ile İsrail arasındaki güney sınırı ve Lübnan ile Suriye arasındaki kuzey sınırı esas alınarak GKRY ile Lübnan arasındaki MEB sınırları orta hat yöntemiyle yeniden çizildi. Metin ayrıca GKRY, Lübnan ve Suriye’nin deniz yetki alanlarının kesiştiği noktanın da tespit edildiğini ortaya atıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Anlaşma, bölgesel enerji projelerine yatırım yapacaklar için hukuki güvence sağladığı iddiasıyla stratejik bir hamle olarak sunulsa da, Lübnan aleyhine orantısız bir deniz yetki alanı dağılımına yol açtığı gerekçesiyle sert biçimde eleştiriliyor. Lübnan’daki muhalefet çevreleri, bu düzenlemenin "egemenlikten taviz" ve "stratejik bir hata" olduğunu, yaklaşık 5 bin kilometrekarelik deniz alanının kaybına neden olduğunu dile getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye ve KKTC'nin tepkileri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhurbaşkanı Aoun'un "işbirliğimiz kimseyi dışlamıyor" sözlerine rağmen, hem Türkiye hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) anlaşmaya olumsuz tepki gösterdi. Türkiye, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin adanın eşit ortağı olan Kıbrıslı Türkleri yok saymaya ve Doğu Akdeniz'de en uzun kıyı şeridine sahip kıyı devleti olan Türkiye'yi görmezden gelmeye devam ettiğini vurguladı. KKTC makamları da benzer şekilde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) Kıbrıs Türk halkını temsil etmediğini ve tüm adayı ilgilendiren konularda tek taraflı karar alamayacağını belirterek anlaşmayı "yok hükmünde" ilan etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa Birliği'nin rolü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2020'de Beyrut Limanı'nda meydana gelen patlama, Lübnan ekonomisine ağır bir darbe vurdu ve ülke o tarihten bu yana, büyük ölçüde, Batı kaynaklı mali yardımlara dayanır hale geldi. Avrupa Birliği'nin planladığı 1 milyar avroluk yardım paketinin ilk dilimi olan 500 milyon avronun, siyasi olarak bu anlaşmanın imzalanmasına bağlı olduğuna dair güçlü işaretler bulunuyor. Ayrıca GKRY'nin, önümüzdeki dönemde üstleneceği AB Konseyi Dönem Başkanlığı sırasında açıklanması planlanan "Akdeniz Anlaşması" çerçevesinde Lübnan'da daha etkin bir rol üstlenmesi bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye ve KKTC açısından sonuçlar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">GKRY-Lübnan anlaşmasının, bölgede hidrokarbon arama faaliyetlerini hızlandırması, uluslararası enerji projelerini ilerletmesi ve AB'yi yeni doğal gaz ve enerji koridorları arayışına yöneltmesi bekleniyor. Bu sürecin, bir yandan Türkiye'nin enerji politikalarını olumsuz etkilerken, diğer yandan GKRY'nin Mısır, İsrail ve diğer bölge ülkeleriyle enerji alanında daha yoğun işbirliği kurmasına imkan tanıyarak siyasi, hatta askeri yakınlaşmalara zemin hazırlayabileceği değerlendiriliyor. AB'nin Türkiye ve KKTC'yi devre dışı bırakarak GKRY, İsrail, Mısır ve Lübnan üzerinden yeni enerji, elektrik ve altyapı hatları oluşturmaya yönelmesi, Türkiye'nin "enerji merkezi" olma hedefini de zorlayabilir. Son aşamada, bu anlaşmanın GKRY ile Suriye arasında ileride gündeme gelebilecek olası bir MEB mutabakatının da önünü açma ihtimali bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Öte yandan, anlaşma Rum tarafının Kıbrıs Türk halkının egemen ve eşit haklarını aşındırmaya yönelik uzun süredir devam eden girişimlerinin yeni bir halkası olarak görülüyor. Bu düzenlemenin, Kıbrıslı Türklerin meşru hak ve çıkarlarını ihlal etmekle kalmayıp Doğu Akdeniz'deki kırılgan dengeyi temelden sarstığı, işbirliğine dayalı ortak vizyonu zedelediği ve eşit haklar ilkesine zarar vererek çatışma riskini artırdığı ileri sürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Her ne kadar anlaşmanın kapsadığı alanlar, Türkiye'nin 18 Mart 2020'de BM nezdinde kayda geçirdiği kıta sahanlığı sınırlarının dışında kalsa da, Kıbrıs Türklerinin haklarını fiilen görmezden geliyor. Ayrıca, yeni seçilen KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın başlatmayı hedeflediği iki toplumlu müzakere sürecini zorlaştırma ihtimali nedeniyle Kıbrıs meselesi açısından da ciddi olumsuz sonuçlar doğurma riski taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye ve KKTC'nin muhtemel adımları</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ada üzerindeki doğal kaynaklar konusunda KKTC'nin eşit haklara sahip olmasına karşın, sürekli tek taraflı adımlarla karşı karşıya kalması, onu siyasi, diplomatik ve teknik karşı tedbirler almaya zorlayacak gibi görünüyor. KKTC'nin, ada çevresindeki deniz yetki alanlarındaki haklarını göstermek ve korumak için ruhsat sahalarını yalnızca coğrafi ölçütlere göre değil, GKRY'nin daha önce ilan ettiği tüm alanları karşılayacak biçimde yeniden duyurması gerekebilir. Böyle bir adım, Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliğini vurgularken, tek taraflı girişimlerin karşılıksız kalmayacağı mesajını da karşılıklılık ilkesi çerçevesinde net bir şekilde verecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye açısından ise en kritik adım, Suriye ile bir deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması imzalamak ve bu düzenlemeyi, Türkiye ile KKTC arasında 2011 yılında yapılan kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşmasının kuzeydoğu koordinatlarını esas alarak kurgulamak olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Meseledeki temel sorun</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">GKRY'nin, hem Kıbrıs Türklerini hem de Türkiye'yi yok sayarak tek taraflı şekilde MEB ilan etmesi, başlı başına hukuka aykırı bir adım. Bu noktada Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1962 tarihli "Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik" kararı özel önem taşıyor; zira bu kararda, devletlere atıf yapılmaksızın doğal kaynakların "ilgili toprağın halkına ait olduğu" vurgulanıyor. Bu çerçevede bakıldığında, GKRY'nin tek taraflı ve hukuka aykırı MEB ilanının, Kıbrıs Türklerinin haklarının fiilen gasp edilmesi anlamına geldiği açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">GKRY'nin 2003'te Mısır, 2007'de Lübnan ve 2010'da İsrail ile yine tek taraflı olarak imzaladığı MEB sınırlandırma anlaşmalarının ve bunları izleyen deniz bloklarının parsellenmesinin geçerliliği, bugün Doğu Akdeniz'deki anlaşmazlıkların tam merkezinde yer alıyor. Özünde bölgedeki deniz yetki alanları sorunu, Rumların 1963'te silah zoruyla "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin kontrolünü ele geçirerek bu yapıyı fiilen bir Rum devletine dönüştürmüş olmasına dayanıyor. Bugün ise aynı yapı, fiilen "işgalci" bir idare olarak, MEB ilanlarını kullanarak bu fiili durumu uluslararası alanda meşrulaştırmaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sırada ne var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Geleceğe dönük olası gelişmelere bakıldığında, GKRY'nin Doğu Akdeniz'de gündeme getirmesi beklenen son deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmasının Suriye ile imzalamak istemesi beklenebilir. Böyle bir hamlenin ise ancak Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasi desteğiyle hayata geçirilebileceği açık. GKRY'nin bu anlaşmayı sonuçlandırmayı başarması durumunda, dış destekçilerine dayanarak Doğu Akdeniz'de bölgesel bir aktör olarak konumunu daha da güçlendirmesi ve rolünü pekiştirmesi beklenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dolayısıyla GKRY'nin, KKTC'yi ve Kıbrıs Türk halkını yok sayan politikalarla adada barışa ya da istikrara katkı sunması mümkün değildir. Ayrıca GKRY'nin adayı üçüncü taraf askeri aktörler için bir askeri üs ve konuşlanma merkezi haline getirmesi, hem adada hem de çevre bölgede istikrarsızlık riskini artırıyor. GKRY'nin Türkiye'yi güneyden baskılamaya yönelik açık bir stratejik pozisyon aldığı bir ortamda, Kıbrıs'ta karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulmak ve bölgesel istikrarı sağlamak gittikçe daha da zor hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Soyalp Tamçelik, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Türkiye’nin tek ve resmî “EKONOMİM” basılı ve dijital yayıncısı tarafımızdır.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">www.ekonomim.net, www.ekonomimtv.com, 2014 yılından bu yana Ekonomi, İş dünyası, piyasa, yatırım, şirket, borsa alanlarında EKONOMİM GAZETESİ / DERGİSİ'nin devamı olarak yayın yapmaktadır.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Markamızın adıyla yapılan diğer tüm yayınlar, kullanımlar, tescil girişimleri ve haber içerikleri, kurumumuzla&nbsp;hiçbir şekilde bağlantılı değildir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Marka adımızın izinsiz kullanımıyla ilgili olarak ilgili kişi, kurum ve şirketler hakkında&nbsp;gerekli hukuki ve adlî süreçler başlatılmış olup, süreç titizlikle takip edilmektedir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Dec 2025 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-gkry-dogu-akdenizde-oldubitti-siyasetini-surduruyor-1764709582.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parasosyal ilişkiler: Algı, gerçeklik ve psikolojik sonuçlar</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/parasosyal-iliskiler-algi-gerceklik-ve-psikolojik-sonuclar-5446</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/parasosyal-iliskiler-algi-gerceklik-ve-psikolojik-sonuclar-5446</guid>
                <description><![CDATA[Cambridge Sözlüğü'nün parasosyal kavramını yılın sözcüğü seçmesi, toplum olarak bu fenomeni anlamaya ve onunla sağlıklı bir şekilde yaşamaya olan ihtiyacımızı gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Psikoloji Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar, Cambridge Sözlüğü’nün yılın kelimesi olarak seçtiği “parasosyal” kavramının anlamını ve parasosyal ilişkilerin bireyler üzerindeki etkilerini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Parasosyal kavramı 1956'da ABD'li iki sosyolog Richard Wohl ve Donald Horton’un "para" ve "social" sözcüklerini birleştirerek oluşturdukları bir sözcüktür. "Para-" ön eki; "yanında, yakınında, ona karşı, onun tersine" anlamlarına gelen Yunanca "παρά"dan gelir. Günümüzde İngilizce ve Fransızca gibi çağdaş dillerde, "normal ve doğalın dışında" veya "benzer ya da yardımcı" anlamlarını verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Parasosyal terimi ilişki için kullanıldığında tek taraflı ilişki anlamında kullanılan bir adlandırma olarak ortaya çıktı. Örneğin, ünlü biriyle onun aslında hiç tanımadığı hayranları ya da kitlesi arasındaki ilişki gibi bir ilişkiyi tanımlıyordu. Bu tür parasosyal ilişkiler her ne kadar "tek taraflı" olsa da muhatabı olan kişilere sanki karşılıklıymış gibi hissettirebilir. Bu, tek taraflı ilişkilerin en patolojik formu olan, kişinin kendisini aslında hiç tanımayan yüksek statülü birinin ona kesin biçimde aşık olduğuna dair sanrısal bir inanç yaşadığı bir psikiyatrik rahatsızlık olan "De Clerambault" sendromudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Günümüzde sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla sözcük artık anlamını daha da genişleterek insan yaşamında çok daha büyük yer kaplayan tek taraflı ilişkileri de anlatır hale geldi. Artık tek yanlı ilişkilerimizin büyük bölümü sanal dünya üzerinden oluşmaya ve yaşanmaya başladı. Bu anlamda Cambridge Sözlüğü’nün yılın kelimesi olarak “parasosyal” kelimesini seçmesi, sosyal medya ve dijital dünya egemenliğini yansıtmak açısından çok uygun bir seçim oldu. Parasosyal sözcüğünün, bu yeni çağla beraber ortaya çıkan yeni “parasosyal” ilişki türlerinin, insan ilişkilerine ve psikolojik sağlığına olan etkilerine dikkat çekmek için öne çıkması yararlı olacaktır. Günümüzde hiçbir çağda olmadığı kadar kişi birebir tanışıklığı olmadığı ve hatta büyük ihtimalle hiçbir zaman da olamayacağı insanların hayatlarını nasıl yaşadıkları, kimlerle görüştükleri, günlük rutinleri ve ev düzenleri gibi birçok kişisel bilgiyi düzenli olarak takip ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sosyal medyanın yaygınlaşması ve gerçek ilişkiler yerine "online" veya sanal dünyanın egemen hale gelmesiyle, özel hayatı da kapsayan kişisel alanımız giderek silikleşerek kamusal alanla birleşmiş ve sanal "arkadaşlarımıza" veya takipçilere sunulan bir malzeme haline gelmiş durumda. Özellikle günlük olarak çeşitli durumlarla ilgili yapılan duygusal paylaşımlar, sosyal medya fenomenlerinin takipçilerine özel bir yakınlık gösterdiği izlenimini veriyor. Algoritmaların amacı ise bizi daha uzun süre uygulamada tutmak ve daha fazla etkileşim vermemizi sağlamak olduğundan, takip ettiğimiz kişilerle benzer özellikleri taşıyan fenomenlerden tutun, en çok izleme süremizin olduğu video tarzlarına kadar birçok içeriği önümüze çıkarıyor. Böylece, hem uygulamadaki içeriklerin bütününe hem de takip ettiğimiz fenomenlere daha da tanıdık hissediyor, onları daha fazla izlemek istiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Son zamanlarda bizzat yapay zeka tarafından üretilen “sanal” sosyal medya fenomenleri de yaygınlaşıyor. Bu fenomenler, yaşamın gerçekliğinden uzak, ulaşılması zor idealler sunarak kullanıcıları kendine bağlıyor. Bu fenomenlerin yapay zeka tarafından oluşturulduğunu anlamayan kullanıcılar için önemli bir risk de taşıyor. İnsanlar kurgusal sanal kişilere öykünebiliyor veya onlarla kendini kıyaslayabiliyor. Dünya sanal hale gelse bile bizim beynimiz hala gerçek dünyanın özelliklerine göre gelişmiş olduğundan kolaylıkla sanal ve gerçeği birbirine karıştırabiliyor. Buna ek olarak, yapay zeka destekli bazı platformlar, kullanıcıların fenomenlere yazdıkları mesajlara otomatik uygun cevaplar vermesini sağlıyor. Böylece, kullanıcılar kendilerini o fenomenlerin gözünde diğer takipçilerden farklı ve daha özel hissedebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Parasosyal ilişkilerde kurulan bağ; insanlığın sosyalleşme, ilişki kurma, kabul görme veya bir gruba ait olma gibi ihtiyaçlarını karşılar. Parasosyal ilişkilerin bize zaman zaman duygusal destek sağlaması veya motive etmesi gibi olumlu etkilerinin yanında, gerçek ilişkilerimiz ve ruh sağlığımız üzerinde bazı olumsuz etkileri olabilir. Örneğin, yalnızca dijital ortamdaki bağlarımızı sürdürmek, yüz yüze kurduğumuz ilişkilerde sergilediğimiz sosyal becerileri köreltme riski taşır. Ayrıca, parasosyal ilişkiler kurduğumuz sosyal medya fenomenlerinin sergilediği yaşam tarzı belki çoğumuz için asla ulaşılabilir değildir. Mükemmel olarak yansıttıkları düzen; bizim de kendi hayatlarımızı ve alışkanlıklarımızı sorgulamamıza, kendimizi eksik veya yetersiz hissetmemize sebep olabilir. Bunların hepsi birleşerek kişilerin birbirlerine olan güvenlerinin azalmasına, iletişim becerilerinin zayıflamasına ve toplumda sosyalliktense yalnızlığın öne çıkmasına yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kurulan tek taraflı ilişkiler, fenomenlerin olduğundan daha iyi biriymiş gibi görülerek idealize edilmesine ve ardından kişilerin onlara benzemeye çalışması süresince sık sık kaygı ve yetersizlik hissetmesine yol açabilir. Bununla beraber fenomenlerin hayatlarıyla ilgili bilgi edinme isteği ve yeni bir içerik paylaşmış mı diye kontrol etme davranışları, problemli sosyal medya kullanımına yol açarak kişilerde bağımlılık örüntüleri görülmesine yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sağlıklı bir denge kurmanın yolları</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Parasosyal ilişkiler modern yaşamın kaçınılmaz bir parçası haline gelmiş olsa da egemen ilişki biçimi haline gelmesi psikolojik sağlık açısından olumsuz sonuçlar doğuracağından öncelikli olan, tüm ilişkileri olduğu gibi bu ilişkileri de sağlıklı bir çerçevede yönetmektir. Dijital çağın bir parçası haline gelen parasosyal ilişkilerde olası sorunların önüne geçmek için ilişki ve gerçeklik arasındaki dengeyi korumak önemlidir. Bu kaçınılmaz ilişkileri sürdürürken bir yandan da yakın olduğumuz kişilerle bağlarımızı güçlendirmek, ilgimizi çeken konularla ilgili farklı araçları kullanmak (kitaplar, videolar, filmler gibi) ve dijital dünyadan uzaklaşma araları vermek iyi olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bunun için farkındalık geliştirmek kritik önem taşır. Bu ilişkilerin tek taraflı olduğunu, karşı tarafın size cevap vermekle beraber herhangi bir duygusu veya bağı olmadığının bilincinde olmak gerekir. Aynı zamanda gerçek bağlantılara yatırım yapmak, aileniz ve arkadaşlarınızla kaliteli zaman geçirmek hayati önem taşır. Çeşitlilik sağlamak da önemli bir stratejidir. Yani, tek bir kişi veya içerik türüne aşırı bağlanmaktan kaçınmak, ara vermek ve dijital detoks dönemleri belirlemek dengeyi korumaya yardımcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Parasosyal ilişkiler dijital çağın yeni gerçeğidir. Cambridge Sözlüğü'nün bu kelimeyi yılın sözcüğü seçmesi, toplum olarak bu fenomeni anlamaya ve onunla sağlıklı bir şekilde yaşamaya olan ihtiyacımızı gösteriyor. Belki de yapabileceğimiz en iyi şey bir yandan gerçeklik kadar ekrandaki "arkadaşlarımızla" hoşça vakit geçirirken, bir yandan da gerçek yaşamdaki bağlarımızı da güçlü tutmayı unutmamaktır. Sorun ancak bu dijital ilişkilerin tamamıyla gerçek insan bağlarını ikame etmeye başladığında ortaya çıkar. Çünkü hiçbir dijital yaşantı karşılıklı, samimi ve gerçek bir insan ilişkisini tam olarak karşılayamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Hakan Türkçapar, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Psikoloji Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanıdır.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Türkiye’nin tek ve resmî “EKONOMİM” basılı ve dijital yayıncısı tarafımızdır.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">www.ekonomim.net, www.ekonomimtv.com, 2014 yılından bu yana Ekonomi, İş dünyası, piyasa, yatırım, şirket, borsa alanlarında EKONOMİM GAZETESİ / DERGİSİ'nin devamı olarak yayın yapmaktadır.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Markamızın adıyla yapılan diğer tüm yayınlar, kullanımlar, tescil girişimleri ve haber içerikleri, kurumumuzla&nbsp;hiçbir şekilde bağlantılı değildir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Marka adımızın izinsiz kullanımıyla ilgili olarak ilgili kişi, kurum ve şirketler hakkında&nbsp;gerekli hukuki ve adlî süreçler başlatılmış olup, süreç titizlikle takip edilmektedir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Dec 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/parasosyal-iliskiler-algi-gerceklik-ve-psikolojik-sonuclar-1764709438.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Sosyal medyada şiddet içerikleri neden ilgi görüyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-sosyal-medyada-siddet-icerikleri-neden-ilgi-goruyor-5445</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-sosyal-medyada-siddet-icerikleri-neden-ilgi-goruyor-5445</guid>
                <description><![CDATA[Sosyal medyada şiddet içerikleri neden ilgi görüyor? Psikolojik ve sosyoteknik dinamikler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sosyal medyada şiddet içeriklerinin yaygınlaşması, sadece içerik üreticileri ya da kullanıcıların bireysel tercihleriyle açıklanamaz. Bu yayılım, biyolojik, bilişsel, duygusal, sosyal ve teknolojik dinamiklerin kesiştiği çok katmanlı bir süreçtir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sağlık Bilimleri Üniversitesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Ömer Akgül, sosyal medyadaki şiddet içeriklerine yönelik ilginin psikolojik nedenlerini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Günümüzde dijital platformların hızla yayılması, bireylerin şiddet içerikleriyle karşılaşma olasılığını dramatik biçimde artırmıştır. Sosyal medya, yalnızca iletişim kurulan bir mecra olmanın ötesine geçerek bireylerin davranışlarını, duygusal tepkilerini ve normatif yargılarını etkileyen güçlü bir psikososyal alan haline gelmiştir. Bu ortamda şiddet içeren videoların, hesapların ve içeriklerin hızlı bir şekilde yayılması, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde psikolojik etkileri beraberinde getirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şiddet içeriklerine yönelim: Merak, duygusal uyarılma ve belirsizlik arayışı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Psikoloji literatürüne göre, bireylerin tehdit içeren uyaranlara karşı doğuştan gelen bir dikkat eğilimi vardır. Evrimsel psikoloji, tehlike unsuru taşıyan uyaranların hayatta kalma mekanizmalarını tetiklediğini öne sürer ve bu, sosyal medyada şiddet içeriklerinin yüksek çekiciliğini açıklamak için önemli bir temel oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Merak ve belirsizlik arayışı: Bilgi kuramı ve bilişsel psikoloji perspektifinden, belirsiz bilgi bireyde bilişsel gerginlik yaratır ve kişi bunu gidermek için bilgiye yönelir. Şiddet içerikleri genellikle “şok edici”, “görülmemiş” gibi başlıklarla sunulduğunda, bu merak duygusunu tetikler. Bu motivasyon, hem bilinçli hem bilinç dışı düzeyde çalışabilir. Kişi içeriğin ne olacağını merak ederek bir bağlantı tıklar, ancak beyin bunu “dikkate değer bilgi” olarak kaydedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Duygusal uyarılma ve heyecan arayışı: Genç kullanıcılar arasında, dopamin sisteminin hassasiyeti nedeniyle riskli ya da yoğun duygusal içerikler özellikle çekicidir. Şiddet içerikleri, kısa vadeli bir adrenalin ve uyarılma patlaması yaratabilir. Bu, dopaminerjik ödül mekanizmalarını yeniden aktive eder ve izleyici, bu duygusal “yüksek” deneyimini tekrar yaşamak için benzer içeriklere yönelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kontrollü korku ve kaygıyla baş etme: Bazı bireyler için şiddet izlemek, “güvenli bir korku” sağlar. Travma sonrası stres modeline benzer şekilde, kişi doğrudan tehlikeye maruz kalmasa da şiddeti gözlemleyerek kaygıyı yönetebilir. Bu yaklaşım, hem duygusal katarsis sağlar hem de bireyin tehdit algısını “pratik zeminde” sınamasına olanak tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Güç, kontrol ve idealleştirme: İçerik üreticilerinin otoriter, agresif veya baskın figürleri idealize eden izleyiciler olabilir. Psikodinamik teoriler açısından, bu izleyiciler erken bağlanma dönemlerinde eksik hissettikleri kontrol veya güven duygusunu şiddete dayalı figürlerle telafi etmeye çalışabilirler. Bu durum, içerik üreticisinin güçlü, manipülatif ya da çekici bir figür olarak içselleştirilmesine ve izleyicinin hem merak hem de hayranlık duygusuyla bu içeriklere takılı kalmasına neden olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şiddetin yaygınlaşmasında algoritmaların rolü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sosyal medya platformlarının tasarımı, kullanıcıları mümkün olan en uzun süre platformda tutmak üzerine kuruludur. Bu amaç doğrultusunda, algoritmalar yüksek etkileşime sahip içerikleri öne çıkarır; bu da şiddet içeriklerinin yayılmasında önemli bir psikoteknik aracıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Algoritmik geri besleme döngüsü: Kullanıcıların birkaç saniyelik izleme, hızlı beğeni veya yorum gibi etkileşimleri bile algoritmalar tarafından “ilgi” olarak değerlendirilir. Bu durum, platformun bilinçli ya da bilinç dışı dikkat süreçlerini “okuyarak” şiddet içeriklerini daha sık önerdiği bir geri besleme döngüsü yaratır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Duyarsızlaşma ve duygusal işlemleme bozulması: Sürekli tekrar edilen şiddet içeriklerine maruz kalma, izleyicide duygusal duyarsızlaşmaya yol açabilir. Nöropsikolojik bir çalışmada, medya şiddetine maruz kalan bireylerin, duygusal yüz ifadelerine verilen tepkilerde N170 ve P200 gibi event-related potential (ERP) bileşenlerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Bu, bireyin başkalarının duygusal durumlarını işlemekte daha az bilişsel kaynak kullandığını ve empati ile duygusal tepki verme kapasitesinin zayıflayabileceğini gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplumsal normun yeniden üretilmesi: Algoritmalar, sık izlenen ve paylaşılan şiddet içeriklerini sistematik olarak yeniden önererek, bu içeriklerin “normal”, “görülmeye değer” ya da “popüler” olduğu algısını pekiştirir. Bu, toplumsal düzeyde şiddetin olağanlaşmasına, normatif algıların kaymasına ve “şiddetin görsel bir eğlence biçimi” haline gelmesine katkıda bulunabilir. Yerli medya kaynakları da benzer bir normalleşme riskine dikkat çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bağımlılık ve dopamin mekanizmaları: Algoritmik öneri sistemlerinin kullanıcıların “uyanıklık”, “merak”, “heyecan” gibi duygusal ihtiyaçlarını hedef alarak dopamin salınımını artırmakta ve dijital bir bağımlılık yaratabilmektedir. Bu da kullanıcıları daha fazla izleme ve daha yoğun içerik arama döngüsüne sokmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İçerik üreticileri: Görünürlük, takipçi artışı ve ekonomik motivasyonlar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sosyal onay ve güç arayışı: İçerik üreticileri, kitlelerin dikkatini çekerek hem sosyal kapital hem de ekonomik kazanç elde eder. Albert Bandura’nın sosyal öğrenme teorisi bağlamında, bu üreticiler hem rol model hem de değerlerin yeniden biçimlendirildiği bir kaynak haline gelir. İzleyiciler, bu şiddet figürlerini izleyerek ve paylaşarak onların gücünü pekiştirir ve aynı zamanda bu figürlerden öğrenme gerçekleştirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticarileştirilmiş şiddet ve “şiddetin kültürel ekonomisi”: İçerik üreticileri, şiddeti bir strateji olarak araçsallaştırabilir. Bu yaklaşım, dijital etik açısından büyük bir sorun doğurur çünkü izleyici ne kadar şiddet izlerse, içerik üreticisinin daha provokatif ve kışkırtıcı içerikler üretmek için motivasyonu o kadar artar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplumsal etki ve aktivizm boyutu: Bazı içerik üreticileri ise şiddeti aktivizm amacıyla kullanabilir. Örneğin, kadına yönelik şiddet ya da toplumsal adalet konularında çalışan üreticiler, şiddet içeriğini görünürlük ve farkındalık yaratmak için bir araç olarak kullanabilir. Bu, salt kar motivasyonunun ötesinde, sosyal sorumluluğa dayanan bir strateji olarak görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kullanıcıların sorumluluğu: İzleyici olarak pasiflik de bir katkıdır</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kullanıcılar, sosyal medyada şiddet içeriklerinin yayılmasında yalnız pasif izleyiciler değildir aksine, her etkileşim algoritmaya veri sağlar ve içerik üreticilerini besler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Her etkileşim bir sinyaldir: Kullanıcıların “az bile olsa izleme”, beğeni, paylaşım veya yorum gibi yaptıkları tüm eylemler algoritmalar tarafından “ilgi” olarak algılanabilir. Bu, algoritmanın şiddet içeriğini daha fazla kişiye sunma eğilimini güçlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Duyarsızlaşma ve empati kaybı: Sürekli maruz kalma, izleyicinin duygusal tepkilerini bastırmasına yol açabilir. Nöral düzeydeki çalışmalar, şiddet içeriği maruziyeti sonrası duygusal yüz ifadelerinin işlenmesinde azalma olduğunu gösteriyor. Bu da empati kapasitesinin zayıflamasına ve prososyal davranışlarda düşüşe neden olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Medya okuryazarlığı ve eleştirel bilinç eksikliği: Kullanıcıların dijital psikolojik farkındalığa sahip olmamaları, şiddet içeriklerinin algoritmik yayılım döngüsüne katkıda bulunmalarını kolaylaştırır. Her beğeni ya da paylaşım, sistemde geri besleme yaratır. Dolayısıyla medya okuryazarlığı, kullanıcı sorumluluğunun kritik bir parçasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Psikolojik zarar ve travma riski: Sosyal medyada şiddet içeriklerine yoğun şekilde maruz kalan bireylerde, kaygı, güvensizlik, uyku bozuklukları ve travma belirtileri görülebilmektedir. Bu içeriklerin toplumsal düzeyde normalleşmesinin duygusal travmaları artırabileceği uyarısında bulunmak gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sorumluluk kime ait?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şiddet içeriklerinin sosyal medyada yayılması, tek bir aktöre indirgenemeyecek kadar karmaşık bir sorundur. Sorumluluk, kullanıcı, içerik üreticisi ve platform (algoritma) eksenlerinde paylaştırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Algoritmalar ve platformlar: Sosyal medya şirketleri, öneri sistemlerini düzenleyerek “yüksek duygusal yoğunluklu içerikler” konusunda daha sorumlu olmalıdır. Platformlar, öneri algoritmalarında etik mekanizmalar oluşturmalı ve kullanıcıları potansiyel zarar konusunda uyaran özellikler sunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İçerik üreticileri: Üreticiler yalnızca tıklanma ya da takipçi kazanma motivasyonu ile değil, toplumsal etki ve etik sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Şiddet temalı içerik üretimi, farkındalık yaratmak için kullanılabileceği gibi kolay yoldan görünürlük kazanmak için de istismar edilebileceği için bu denge kritik önemdedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kullanıcılar: İzleyiciler, dijital psikolojik farkındalık geliştirmeli ve medya okuryazarlığını artırmalıdır. Beğeni, paylaşım ya da yorum yapmadan önce içeriklerin ne tür bir etkiye sahip olabileceğini değerlendirmek, algoritmayı beslemeden sorumluluk almak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kurumlar ve düzenleyiciler: Hükümetler, medya düzenleyici kurumlar ve sivil toplum, sosyal medyada şiddet içeriklerinin etkilerini sınırlamak için politika ve eğitim projeleri geliştirmelidir. Okullarda ve toplum genelinde medya okuryazarlığı programları, duygusal eğitim ve kriz müdahale mekanizmaları oluşturmak kritik olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sosyal medyada şiddet içeriklerinin yaygınlaşması, sadece içerik üreticileri ya da kullanıcıların bireysel tercihleriyle açıklanamaz. Bu yayılım, biyolojik (dikkat ve ödül sistemleri), bilişsel (merak, belirsizlik), duygusal (korku, heyecan), sosyal (norm oluşturma) ve teknolojik (algoritmalar) dinamiklerin kesiştiği çok katmanlı bir süreçtir. Dolayısıyla bu sorunun çözümü de çok aktörlü ve bütüncül olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Eğitim kurumları medya okuryazarlığı ve duygusal farkındalık becerilerine odaklanmalı, sosyal medya platformları algoritmik sorumluluğu benimsemeli, içerik üreticileri etik ve toplumsal etki perspektifini göz önünde bulundurmalı, kullanıcılar ise aktif bir izleyici konumuna geçerek her etkileşimin yaratacağı sonuçları düşünmelidir. Bu yaklaşımlar birlikte ele alındığında, sosyal medya ortamında şiddetin normalleşmesi, duyarsızlaşmanın yaygınlaşması ve psikolojik zarar riskleri azaltılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Ömer Akgül, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Türkiye’nin tek ve resmî “EKONOMİM” basılı ve dijital yayıncısı tarafımızdır.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">www.ekonomim.net, www.ekonomimtv.com, 2014 yılından bu yana Ekonomi, İş dünyası, piyasa, yatırım, şirket, borsa alanlarında EKONOMİM GAZETESİ / DERGİSİ'nin devamı olarak yayın yapmaktadır.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Markamızın adıyla yapılan diğer tüm yayınlar, kullanımlar, tescil girişimleri ve haber içerikleri, kurumumuzla&nbsp;hiçbir şekilde bağlantılı değildir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Marka adımızın izinsiz kullanımıyla ilgili olarak ilgili kişi, kurum ve şirketler hakkında&nbsp;gerekli hukuki ve adlî süreçler başlatılmış olup, süreç titizlikle takip edilmektedir.&nbsp;</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:medium"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:13.5pt"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="color:#7f8c8d">Kamuoyuna saygıyla duyurulur.</span></span></span></em></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Dec 2025 23:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/12/analiz-sosyal-medyada-siddet-icerikleri-neden-ilgi-goruyor-1764709266.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Avrupa Komisyonu&#039;nun hamlesi ne anlama geliyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-avrupa-komisyonunun-hamlesi-ne-anlama-geliyor-5318</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-avrupa-komisyonunun-hamlesi-ne-anlama-geliyor-5318</guid>
                <description><![CDATA[Bugün Avrupa'nın giderek daha belirsiz hale gelen jeopolitik ortamda kendinden daha emin bir aktör olabilmesi, istihbaratı daha akıllı ve etkili kullanmasına bağlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bursa Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı, Avrupa Komisyonu'nun kendi bünyesinde bir istihbarat birimi kurma hazırlığının stratejik kazanımlarını ve kurumsal risklerini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa Komisyonu'nun yeni dönemde kendi bünyesinde bir istihbarat birimi kurma hazırlığı, Avrupa Birliği'nin (AB) jeopolitik baskılar altında karar alma kapasitesini güçlendirme arayışıyla yakından ilişkilidir. Rusya Ukrayna Savaşı, transatlantik güvenlik mimarisindeki kırılganlıklar ve hibrit tehditlerin arttığı bir dönemde, Komisyon artık sadece üye devletlerin sağladığı bilgiyi pasif biçimde tüketen bir kurum olmak istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bunun yerine, ulusal servislerden ve AB kurumlarından gelen veri akışını merkezileştiren, bunu daha hızlı ve daha bütünlüklü bir stratejik resme dönüştüren bir yapı kurmaya yöneliyor. Bu nedenle kurulması planlanan birim, doğrudan operasyonel istihbarat toplayan klasik bir servis değil; AB'nin karar mekanizmalarına istihbarat temelli bir analitik altyapı kazandıracak, stratejik öngörü üretmeyi amaçlayan bir merkez olmayı hedefliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu girişim Avrupa'ya ne kazandıracak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mevcut durumda AB'nin istihbarat analiz kapasitesi büyük ölçüde Avrupa Dış Eylem Servisi'ne (EEAS) bağlı AB'nin istihbarat biriminin (INTCEN) üzerinden sağlanmaktadır. Ancak INTCEN'in yapısı, tamamen gönüllü paylaşım üzerine kurulması ve diplomat ağırlıklı bir bürokrasi içinde faaliyet göstermesi nedeniyle, sınırlı bir etkisi vardır. Komisyon'un müdahalesi, istihbarat analizinin ağırlık noktasının kısmen EEAS'ten Komisyon'a kaydırılmasını sağlayarak dış politika, enerji güvenliği, göç, ticaret ve dijital düzenlemeler gibi geniş politika alanlarında istihbarat verisinin daha sistematik kullanılmasını mümkün kılacaktır. Bu açıdan girişim, Brüksel'deki karar alma süreçlerinin "bilgi yoğunluğunu" artırmayı, yani Komisyon'u sadece düzenleyici bir kurum değil, aynı zamanda stratejik kapasite üreten bir aktör haline getirmeyi hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu yeni organizasyonun en önemli noktası, kadro yapısında üye devletlere olan bağımlılıktır. Birim için tasarlanan model, ulusal istihbarat servislerinden uzmanların geçici görevlendirme yoluyla Komisyon bünyesinde çalışmasını öngörmektedir. Bu yaklaşım, bir taraftan AB seviyesinde gerçek bir bilgi birikimi oluşturmak için şarttır çünkü Komisyon'un tek başına bir istihbarat toplama kapasitesi yoktur. Fakat diğer taraftan, üye devletlerin "ulusal egemenlik" hassasiyetlerini doğrudan etkilemektedir. İstihbarat, devletlerin en sıkı koruduğu politika alanlarından biri olduğu için bazı ülkeler Brüksel merkezli bir birime hassas veri aktarmaktan çekinebilirler. Bu durumda yeni birimin etkililiği, üye devletlerin siyasi iradesiyle sınırlı olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kurulması planlanan bu merkezin AB'nin geleceği açısından en kritik etkisi, "stratejik özerklik" söylemini kurumsal bir zemine oturtma potansiyelidir. Son dönemde AB, savunma sanayii, tedarik zincirleri, enerji güvenliği ve dijital egemenlik konularında daha bağımsız bir pozisyon alma yönünde bir eğilim sergilemektedir. Bir istihbarat analiz biriminin ortaya çıkması, bu eğilimin doğal bir devamı niteliğindedir. Kendi stratejik değerlendirmelerini üretebilen bir Komisyon, hem ABD'ye güvenlik alanında olan yapısal bağımlılığını azaltabilir hem de AB içinde ortak dış politika pozisyonlarının daha tutarlı şekilde oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Özellikle Rusya'nın hibrit müdahale kapasitesi, Çin'in ekonomik ve teknolojik etkisi ve Orta Doğu kaynaklı güvenlik dalgalanmaları düşünüldüğünde, Brüksel'in yalnızca ulusal servislerin insafına bırakılmayan bir erken uyarı ve analiz mekanizmasına ihtiyaç duyduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Riskler neler?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bununla birlikte, bu girişimin belirgin riskleri de bulunmaktadır. AB'nin istihbarat mimarisi zaten parçalı ve karmaşık bir yapıya sahip. NATO, EEAS/INTCEN, Europol, Frontex, ulusal güvenlik kurumları ve açık kaynak istihbarat merkezleri arasında halihazırda bir yetki karmaşası mevcuttur. Komisyon'un yeni birim kurması bu sisteme yeni bir katman ekleyecektir. Eğer görev tanımları net biçimde belirlenmez ve Komisyon ile EEAS arasında iş bölümü sağlıklı yapılmazsa, hem kurumlar arası rekabet artabilir hem de üye devletlerin güveni zedelenebilir. Bu nedenle birimin yönetim modeli, veri güvenliği rejimi ve kurumsal koordinasyon mekanizması AB'nin iç dengeleri açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sıklıkla sorulan "Bu yapı Beş Göz ittifakına benzer mi?" sorusunun cevabı ise büyük ölçüde olumsuzdur. Beş Göz modeli, ABD ve Britanya istihbarat geleneklerinin teknik açıdan çok daha derin bir biçimde entegre olmasına dayanır; ortak altyapı, ortak operasyon, kesintisiz sinyal istihbaratı paylaşımı ve karşılıklı güven üzerine kuruludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">AB'de kurulacak olan yapı ise analiz için bir operasyonel koordinasyon merkezidir. Güvenlik kültürünün ulusal egemenlikle çok yakından ilişkili olduğu düşünüldüğünde, AB’nin yakın zamanda Beş Göz benzeri bir entegrasyon düzeyine ulaşabilmesi pek olası görünmemektedir. Yeni birim daha çok "dağınık ulusal ürünleri bir araya getiren ve ortak stratejik bir zihin üreten" bir yapı olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bütün bu unsurlar bir araya getirildiğinde, Komisyon'un bir istihbarat birimi kurma hamlesi AB açısından kayda değer bir kurumsal dönüm noktası sayılabilir. Eğer bu yapı iyi kurgulanır ve üye devletlerle sağlam bir güven zemini oluşturulursa, Avrupa'nın stratejik kapasitesine gerçek bir güç katma potansiyeli var. Ama koordinasyon sorunları, kurumlar arası çekişmeler ya da ulusal düzeydeki tereddütler öne çıkarsa, bu girişim AB bürokrasisine sadece yeni bir katman eklemekten ibaret kalabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bugün Avrupa'nın giderek daha belirsiz hale gelen jeopolitik ortamda daha kendinden emin bir aktör olabilmesi, istihbaratı daha akıllı ve etkili kullanmasına bağlı; Komisyon'un attığı bu adım da tam olarak bu ihtiyacın bir sonucu gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı, Bursa Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Nov 2025 01:26:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/11/analiz-avrupa-komisyonunun-hamlesi-ne-anlama-geliyor-1764282520.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye yaptırımlarında dönüm noktası: Şara-Mast buluşması</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/suriye-yaptirimlarinda-donum-noktasi-sara-mast-bulusmasi-5123</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/suriye-yaptirimlarinda-donum-noktasi-sara-mast-bulusmasi-5123</guid>
                <description><![CDATA[Yaptırımların tamamen kaldırılması açısından, Ahmed Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bile daha kritik olan temas, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı Brian Mast ile yaptığı görüşmedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Türkçe Araştırmaları Direktörü Ömer Özkızılcık, Suriye’ye yönelik yaptırımların hafiflemesinin yeniden inşa süreci için önemini için&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın ABD ziyareti, hiç kuşkusuz, Şam açısından önemli bir gelişme olmuştur. Beyaz Saray ziyareti, Suriye’nin DAEŞ’e karşı kurulan Uluslararası Koalisyon’a katılması çerçevesinde gerçekleşmiştir. Ancak Suriye için bundan çok daha kritik olan konu yaptırımlar meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Nitekim ziyaret sırasında Amerikan yönetimi, Suriye’ye uygulanan Sezar Yasası yaptırımlarına yönelik altı aylık bir muafiyet kararı açıklamıştır. Bu olumlu bir adım olmakla beraber, Suriye’nin ihtiyacı geçici muafiyetler değil, kalıcı çözümlerdir. Yaptırımların tamamen kaldırılması açısından, Ahmed Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bile daha kritik olan temas, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı Brian Mast ile yaptığı görüşmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye’ye yönelik yaptırımlar neden hala kalkmadı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump, Riyad ziyareti sırasında Suriye’ye yönelik tüm yaptırımları kaldıracağını açıklamıştı. Bu açıklamanın ardından bazı yaptırımların kaldırılmasına yönelik kararlar alındığı basına yansıdı. Trump’ın talimatıyla Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de çeşitli kaldırma adımları açıkladılar. Ancak Suriye’ye yönelik tüm yaptırımlar kaldırılmadı. Zira 2004–2012 yılları arasında Suriye’ye ilişkin sekiz ayrı başkanlık kararı çıkarılmış ve farklı yaptırım türleri yürürlüğe konmuştu. Ayrıca Suriye’yi 1979’dan bu yana “terörü destekleyen ülkeler” listesinde tutan eski bir başkanlık kararı bulunuyordu. Bu yaptırımlar yalnızca ABD ve Suriye vatandaşlarını değil, üçüncü ülke vatandaşlarını da kapsıyordu. Trump yönetimi tüm bu başkanlık kararlarını kaldırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları yalnızca başkanlık kararlarından ibaret değildir. Yasama organı tarafından çıkarılmış iki ayrı yaptırım paketi daha bulunmaktadır. Bu yaptırımları kaldırma yetkisi Amerikan başkanında değildir; yalnızca Kongre tarafından kaldırılabilir. Başkanın yetkisi yasalarla sınırlandırılmıştır ve sadece altı aylık muafiyetler tanıması mümkündür. Trump yönetimi de bu yetkiye dayanarak Suriye için altı aylık bir muafiyet kararı çıkarmıştı. Bu muafiyetin süresi dolmak üzere olduğundan, Şara’nın ABD ziyareti sırasında ikinci bir altı aylık muafiyet daha ilan edildi. Bu muafiyet, Beşar Esed ve rejimin üst düzey yöneticilerine yönelik kişisel yaptırımları kapsamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sezar yaptırımları altında inleyen Suriye ekonomisi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye’ye yönelik Kongre kaynaklı iki temel yaptırım yasası bulunmaktadır. Bunlardan ilki, 2012’de kabul edilen İran Tehditlerinin Azaltılması ve Suriye İnsan Hakları Yasası’dır. İkincisi ise 2019’da kabul edilen Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası’dır. Özellikle Sezar Yasası, Suriye’ye yönelik son derece geniş ve kapsamlı yaptırımlar içermektedir. Esed rejiminin sistematik işkencelerini belgeleyen ve "Sezar" kod adıyla bilinen kişinin yurt dışına çıkardığı deliller üzerine inşa edilmiş olup adını da buradan almaktadır. Yasanın amacı, rejimin işlediği insan hakları ihlalleri ve savaş suçlarının önlenmesi ve bu suçlara karışanların sorumlu tutulmasıdır. Ayrıca rejimle işbirliği yapan kişi ve kurumlar da hedef alınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sezar yaptırımları, enerji, inşaat, ticaret, finans, tarım ve diğer birçok alanda Suriye ile her türlü işbirliğini yasaklamaktadır. Bu yasak yalnızca ABD vatandaşlarını değil, üçüncü ülke vatandaşlarını da kapsamaktadır. Ayrıca yaptırımları delen kişi, kurum ve devletlere yönelik ikincil yaptırım mekanizmaları da öngörülmektedir. Yasa beş yıllığına çıkarılmış, 2024’te Esed rejiminin düşmesinin ardından yenilenerek beş yıl daha uzatılmıştır. Yeni bir yasa çıkmadıkça 2029 yılına kadar yürürlükte kalacaktır. 2029’da yeniden oylamaya sunulması gerekecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu ağır yaptırımlar nedeniyle, ABD başkanının aldığı kaldırma kararlarına ve muafiyetlere rağmen Suriye ekonomisi toparlanamamakta ve ülke yatırım çekememektedir. Muafiyetlerin yalnızca altı aylık olması, Suriye’nin uluslararası finans sistemine fiilen entegre olmasını imkânsız hale getirmektedir. Yatırımcılar, muafiyetlerin uzatılmama riskinden ötürü Suriye’ye yatırım yapmaktan kaçınmaktadır. Böylece Suriye halkını koruma iddiasıyla çıkarılan Sezar Yasası, fiiliyatta Suriye’nin yeniden inşasını engelleyen ve rejim sonrası halkı cezalandıran bir düzenlemeye dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mast ile görüşme, Trump ile görüşmeden daha önemliydi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Caesar yaptırımlarının Suriye’ye bu ölçüde zarar vermesi nedeniyle ABD’deki Suriye diasporası yoğun bir lobi faaliyeti yürüttü. Amerikan ve Suriye yönetimleriyle koordineli şekilde, yaptırımların kaldırılmasına yönelik bir yasa tasarısını Senato’dan geçirmeyi başardılar. Söz konusu tasarı, Sezar yaptırımlarının yürürlükten kaldırılmasını öngörmektedir. 2019’da bu yasayı çıkarmak için çabalayan diaspora, beş yıl sonra aynı yasayı kaldırmak için çalışmış ve tasarı Temsilciler Meclisi’ne ulaşmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak Temsilciler Meclisi’nin iç işleyişi nedeniyle süreç tıkanmıştı. Dışişleri Komitesi Başkanı Brian Mast, yasa tasarısının oylamaya sunulmasını engelliyordu. Böylece kabul edilmesi beklenen tasarı oylamaya dahi geçemiyordu. Ayrıca oylamaya sunulsa bile, yaptırımların kaldırılmasını belirli şartlara bağlayan ve yaptırımları geri getirme mekanizmaları içeren bir versiyonun gündeme alınabileceği konuşuluyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mast’ın bu tavrının iki ana nedeni olduğu değerlendiriliyordu. İlk olarak, Mast’ın İsrail ile yakın ilişkileri olduğu bilinmekte ve İsrail’in Suriye karşıtı lobi faaliyetlerinin bu tavırda etkili olduğu iddia edilmekteydi. İkinci olarak ise Mast’ın bir Amerikan askeri olarak Afganistan’da iki bacağını kaybetmiş olması ve Şara’nın geçmişi nedeniyle Suriye yönetimini kabullenmekte zorlanması dile getiriliyordu. Ancak hem Trump yönetiminin baskısı hem de Suriye diasporasının yoğun girişimleri sonucunda Şara ile Mast arasında bir görüşme gerçekleşti. Görüşmede Mast’ın Şara’ya yönelttiği soru dikkat çekiciydi: "Sen ve ben, iki eski asker ve iki eski düşmanız. Neden artık düşman değiliz?"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şara’nın verdiği yanıt ve görüşmenin genel atmosferinin Mast’ı tatmin etmesi üzerine, Mast’ın Temsilciler Meclisi’ndeki blokajı kaldıracağı ve Sezar Yasası yaptırımlarını kaldıran yasa tasarısını oylamaya sunacağı aktarılıyor. Bu gerçekleşirse, Suriye açısından Şara-Trump görüşmesinden çok Şara-Mast görüşmesi daha büyük bir kazanım olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Ömer Özkızılcık, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Türkçe Araştırmaları Direktörüdür.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Nov 2025 10:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/11/suriye-yaptirimlarinda-donum-noktasi-sara-mast-bulusmasi-1763797146.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Epstein meselesi ABD siyasetinin kara kutusu mu oluyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/epstein-meselesi-abd-siyasetinin-kara-kutusu-mu-oluyor-5088</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/epstein-meselesi-abd-siyasetinin-kara-kutusu-mu-oluyor-5088</guid>
                <description><![CDATA[Epstein meselesi, son yılların en ilginç vakalarından birini oluşturuyor. Bu mesele Cumhuriyetçilerin Demokratlara karşı kullandığı araçken, birdenbire Demokratların kullanmaya başladığı bir araç haline geldi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cincinnati Üniversitesinden Bekir İlhan, Jeffrey Epstein'in istihbari bağlantılarını, bu dosyanın ABD siyasetinde yarattığı etkileri ve ABD Başkanı Donald Trump'ın söylem değişikliğinin ne anlama geldiğini ele aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Son günlerde Epstein dosyaları, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) tekrar gündeme geldi. ABD Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Epstein dosyalarının tamamının yayımlanmasını talep eden tasarı hem Temsilciler Meclisi'nden hem de Senato'dan geçti. Konu özellikle Cumhuriyetçi Parti ve Trump arasında büyük bölünme yaratmış durumda.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Jeffrey Epstein ve olası bağlantıları</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Jeffrey Epstein, çocuk istismarı şebekesi yönetme suçlamalarından Temmuz 2019'da tutuklanmıştı. Mahkemesi sürerken aynı yılın ağustos ayında hücresinde ölü bulundu. Ölümü kayıtlara intihar olarak geçti. ABD'li sunucu Tucker Carlson, Epstein'in İsrail istihbaratına çalıştığını iddia ediyordu. Kendisi Amerikan sosyetesinden siyaset dünyasına kadar birçok kişiyle irtibatlı biriydi. Epstein'in hem bu ilişkileri hem de suçlandığı konular düşünüldüğünde çeşitli istihbarat yapılarının olaya dahli şaşırtıcı bir ihtimal değil. Bu noktada Epstein'in kurduğu ilişkilerden elde edilen bilgi ve belgelerin şantaj ve tehditler yoluyla hedef kişilere karşı kullanılmış olabileceği söylenebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu anlamda Epstein meselesi sonraki süreçte "Amerika'yı Tekrar Büyük Yap" yani MAGA tabanı olarak tanımlanacak sağ kesimlerin yıllardır "online" mecralarda dile getirdiği iddiaları kapsıyor. Bu iddialara göre içinde başta Demokrat Parti, sanat, spor ve iş dünyasından birçok ismin olduğu birtakım elitler, Jeffrey Epstein'in mülklerinde pedofiliden uyuşturucu kullanımına kadar çeşitli suçlara iştirak etmişlerdi. Söz konusu aşırı sağcı kesimler, bu iddiaları özellikle Amerikan müesses nizamıyla özdeşleşen çevrelerin ahlaken ne kadar dibe battığını göstermek amacıyla gündem yapmaya uğraşıyordu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Seçim kampanyası sırasında Trump da dosyaların açıklanmasını sağlayacağı sözünü vermişti. Yine ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve Trump'ın bir oğlu da önceki yıllarda bu dosyaların tamamının açıklanması çağrısında bulunmuştu. Yani bu konu daha çok Cumhuriyetçi kesimlerin Demokratlara karşı kullandığı bir araç işlevi görüyordu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump'ın Epstein meselesine yaklaşımı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump, işbaşına geldikten sonra şubat ayında Amerikan Adalet Bakanı Pam Bondi dosyaların masasında olduğunu söyledi. Bu açıklama özellikle MAGA kitlesinde büyük heyecan yarattı. Ancak Bondi'nin mayıs ayında Trump'a dosyalarda adının geçtiğini bildirdiği, yaz aylarında medyaya yansıdı. Yine Elon Musk da Trump'la haziran ayında yaşadığı sert atışma esnasında Trump'ın adının Epstein dosyalarında geçtiğini iddia etmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu süreçte Trump'ın konuyla ilgili söylemleri de değişmeye başladı. Trump, Epstein meselesine düzmece demeye başladı. Tüm bunlar Trump'ın kendi kitlesi içinde büyük tartışma yarattı. Trump'ın bir şeyler gizlediği izlenimi oluşmaya başladı. Demokratlar da bu durumu lehlerine çevirmeye çalıştı. Sanki yıllardır bu suçlamalar kendilerine yapılmıyormuş gibi birden bu olayın üstüne gitmeye başladılar. Bu anlamda Epstein meselesi, son yılların en ilginç vakalarından birini oluşturuyor. Bu mesele Cumhuriyetçilerin Demokratlara karşı kullandığı bir araçken, birdenbire Demokratların kullanmaya başladığı bir araç haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak Trump'ın bu meseleyi ele alış biçiminde bir iletişim ve yönetim krizi olduğu söylenebilir. Geldiğimiz noktada Trump artık "savunmada olan taraf" konumuna düştü. Epstein dosyalarının düzmece olduğunu söylemek, kamuoyu için pek ikna edici değil. Bu artık geri döndürülmesi çok zor bir algı. Zaten MAGA tabanı buna çoktan ikna olmuş durumda. Yine birçok anket Amerikan halkının çok büyük kısmının hükümetin bir şeyler sakladığını ve zengin elitlerin bu işin içinde olduğuna inandığını söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diğer taraftan hukuki olarak Epstein’in yargılama süreçleri kapsamında ele geçirilen materyallerde birinin isminin geçmesi, hukuki zeminde kimseyi doğrudan suçlu yapmıyor. İsmin hangi bağlamda geçtiği de önemli. Ancak burada siyasi algı boyutu hukukun önüne geçiyor. Bu noktada "Epstein dosyalarında adının geçmesi" ifadesi insanların kafasında bir algı oluşturmak için yeterli oluyor. Demokratlar da tam da bu noktadan Trump'a saldırıyor. Materyallerde Trump'ın adının geçtiğini söylemeleri, bir algı kampanyası oluşturmak için oldukça işlevsel. Trump da belki bu sebepten ötürü ön almaya çalıştı ancak tasarının oylanması öncesi yaptığı son açıklamada saklayacak bir şeylerinin olmadığını ve Cumhuriyetçilerin dosyaların açıklanmasına evet oyu vermeleri çağırısında bulundu. Bu da Trump'ın konuyla ilgili yaptığı bir başka keskin dönüş olarak kayıtlara geçti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump'ın tasarıyı onaylaması ve yeni gizlilik tartışmaları&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tasarı hem Temsilciler Meclisi'nden hem Senato'dan geçerek Trump'ın masasına gitti. Trump da söz konusu tasarıyı onayladı. Normal şartlarda Trump'ın tasarıyı veto etme yetkisi vardı ancak tasarı, Kongre'nin her iki kanadından üçte iki çoğunluktan da fazla oyla geçtiği için fiili olarak vetoyu aşmış oluyor. Trump da zaten Cumhuriyetçilere tasarının lehinde oy kullanmaları çağrısında bulunduğu için onaylama sinyali vermişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diğer taraftan tasarının tartışmalı bir başka tarafı var. Tasarı, Adalet Bakanı'na ulusal güvenliği ilgilendiren kısımları redakte etme ve kısıtlama yetkisi de veriyor. Bu da ayrı bir tartışma yaratıyor. Bu noktada hala bir şeylerin gizlendiği algısı kamuoyunda devam edecektir. Yani önümüzdeki süreçte dosyalar açıklansa bile taraflar birbirlerini açık ve ima yollu olarak suçlamaya devam edebilir. Sonuç olarak Epstein dosyaları ABD'de gündemi tekrar meşgul etme ihtimali taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhuriyetçi Parti'de yeni ayrışma</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gelinen noktada Epstein tartışmaları, son zamanlarda Cumhuriyetçi Parti içinde var olan bölünmeyi daha da derinleştirdi. Trump yönetimine özellikle Cumhuriyetçi Parti ve MAGA tabanından İsrail'in ABD dış politikasındaki nüfuzu konusunda eleştiriler geliyordu. Birçok isim Trump'ı kendi ajandasına sahip çıkmamakla suçluyordu. Trump da belki içerideki bu baskıları dengelemek için İsrail'e Gazze konusunda biraz daha baskı yapıyordu. Bu anlamda İsrail'in Amerikan siyasetindeki rolü daha cesurca sorgulanmaya başlanmıştı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüm bu tartışmalar sürerken Epstein meselesi gündemi farklı bir alana taşımış oldu. Bu çerçevede ABD'de son günlerde alevlenen Epstein tartışması, Cumhuriyetçi Parti içindeki İsrail'e destek eksenli ayrışmayı gölgede bırakarak gündemi tamamen başka yöne kaydırmış ve parti içindeki fay hatlarını farklı başlık üzerinden daha da derinleştirmiştir. Diğer taraftan, MAGA hareketi içinde Epstein dosyalarının açıklanmasını isteyen tarafın İsrail'e desteğini sorgulayan taraflar olduğunu söylemek lazım. Bu kesimlerin Epstein dosyaları üzerinden Trump'la araları daha da açılmış oldu. Bu da yine söz konusu kesimlerin önümüzdeki süreçte özellikle İsrail'e destek meselesi gibi konularda Beyaz Saray'da siyasi etki üretme kapasitelerine zarar verecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak, Epstein dosyaları Cumhuriyetçilerin Demokratlara karşı kullandığı bir meseleyken, şu anda Demokratların özellikle Trump'a karşı kullanmaya başladığı bir araç haline geldi. Bunda Trump'ın olaya yaklaşım biçimi belirleyici rol oynadı. Trump'ın yıllardır kendi kitlesinin benimsediği ve kendisinin de açıklayacağını duyurduğu dosyaları bir anda düzmece ilan etmesi ne tabanı ne de kamuoyu için ikna edici olmadı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Bekir İlhan, University of Cincinnati, School of Public and International Affairs'te Siyaset Bilimi alanında doktora adayıdır.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Nov 2025 12:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/11/epstein-meselesi-abd-siyasetinin-kara-kutusu-mu-oluyor-1763716689.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin Kıbrıs odaklı güvenlik doktrini</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyenin-kibris-odakli-guvenlik-doktrini-4921</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyenin-kibris-odakli-guvenlik-doktrini-4921</guid>
                <description><![CDATA[Kıbrıs meselesi, sadece tarihsel ve hukuki bir sorumluluk değil, Türkiye’nin “ön jeopolitik hattının” savunulmasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Furkan Kaya, Kıbrıs meselesinin tarihsel, hukuki ve jeopolitik önemini Türkiye’nin Kıbrıs odaklı güvenlik doktrini bağlamında&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıbrıs, Osmanlı Devleti tarafından 1571 yılında fethedilmesiyle Anadolu jeopolitiğinin en önemli mihver coğrafyalarından biri hâline geldi. 1878’de Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya arasındaki ’93 Harbi’ sonrası adanın, kullanım hakkının İngiltere’ye bırakılmasının ardından, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile aynı blokta yer alması sebebiyle İngiltere adaya resmen el koydu. Millî Mücadele sonrası imzalanan Lozan Antlaşması’yla da Kıbrıs’ın egemenliği İngiltere’ye bırakıldı. 1930’ların ikinci yarısından itibaren adada “enosis” ve “megali idea” politikaları çerçevesinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ve “Büyük Helen Devleti” kurma amacıyla adadaki ev sahibi Türklere yönelik sistemli bir “yok etme” siyaseti uygulanmaya başladı. Fatin Rüştü Zorlu’nun Türk siyasetinde etkili bir aktör olarak yükselmesiyle Kıbrıs meselesi, Türkiye açısından millî bir dava hâline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Zorlu’nun iki devletli vizyonu ve darbeyle kesişen siyasi hazırlık</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">1955’te Yunanistan’ın desteğiyle kurulan EOKA terör örgütünün Kıbrıs Türklerine yönelik katliamlarını, Zorlu’nun büyük risk alarak gizlice kurulmasını sağladığı ve adanın “Kuvayi Milliyesi” kabul edilen Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) durdurdu. Zorlu, 1957’de Dışişleri Bakanı olmasından 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası idam edilerek şehit edilene kadar Kıbrıs Türklerinin canını, malını ve şerefini korumak için yoğun çaba harcadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yine Zorlu’nun diplomatik girişimleriyle 1958 ve 1959’da imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları sonucunda Türkiye, İngiltere ve Yunanistan birlikte garantör devletler hâline geldi. “İki devletli çözüm” modelinin önünü açmak amacıyla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti sürecini destekleyen Zorlu, sonrasında adada bağımsız bir Türk devletinin kurulması için siyasi hazırlığını tamamlamak üzereyken darbeciler tarafından idam edildi. Zorlu’nun idamı sonrasında ise adada “Akritas Planı” çerçevesinde Türkleri hedef alan katliam ve imha politikaları yeniden şiddetlendi. Bu saldırıları durdurmak ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağlamak üzere gerçekleştirilen 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) ilan edilmesinin önü hem siyaseten hem hukuken açılmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Egemen eşitlik tartışması: KKTC neden BM tarafından tanınmıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">KKTC, uluslararası hukuk bağlamında bugün yalnızca Türkiye tarafından tanınan bir devlettir. KKTC’nin 15 Kasım 1983’te bağımsızlığını ilan etmesine karşı BM Güvenlik Konseyi’nin 541 ve 550 sayılı kararları, üye devletlere KKTC’yi tanımama çağrısı yaparak uluslararası tanınmanın önünü kapattı. Bu nedenle KKTC’nin Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “egemen eşit devlet” olarak tanınması engellenmektedir. Türkiye ve KKTC’nin ortak dış politika yaklaşımı ise federasyon modelini kesin olarak reddetmek ve yalnızca iki devletli çözüm seçeneğini desteklemektir. 2017’de çöken Crans-Montana sürecinden sonra Cenevre ve Lefkoşa’da sürdürülen görüşmelerde güven artırıcı adımlar atılmaya çalışılmış olsa da adil ve sürdürülebilir bir çözüm için taraflar arasındaki temel görüş ayrılıkları giderilememiştir. Avrupa Birliği (AB) ve Rum tarafı iki toplumlu federasyon ısrarını sürdürürken, Türk tarafı iki egemen devlet dışında bir seçeneğin tartışmaya kapalı olduğunu vurgulamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gözlemci üyelik: Sembolik adım mı, stratejik kapı aralığı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) 2022 Semerkant Zirvesi’nde KKTC’nin gözlemci üye olarak kabul edilmesi hem KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artırmış hem de Türk dünyası açısından tarihî bir dönüm noktası olarak değerlendirilmiştir. İlk kez bir uluslararası örgüt, KKTC’yi resmen kendi bünyesine kabul etmiştir. Zirve sonrasında yayımlanan bildiriler ve verilen fotoğraflar, KKTC’nin yalnız olmadığı mesajını dünya kamuoyuna güçlü biçimde yansıtmıştır. Bununla birlikte bazı Türk Cumhuriyetleri, BM kararları ve mevcut AB ilişkileri nedeniyle KKTC’yi tanıma konusunda temkinli davranmaktadır. Zira gözlemci statüsü, sembolik ve siyasi önemi yüksek olsa da tam diplomatik tanıma anlamına gelmemektedir. Kısacası TDT, KKTC’nin kısa vadede hukuken tanınmasını sağlayan bir yapı olarak görülmese de orta ve uzun vadede meşruiyet algısını, görünürlüğünü ve dayanışma kapasitesini güçlendiren son derece önemli bir teşkilattır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">“Mavi Vatan” doktrini ve Misak-ı Millî'nin denizlerdeki yansıması</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Doğu Akdeniz’in İsrail açıkları, Kıbrıs’ın güneyi ve Lübnan sahalarını kapsayan Levant Havzası’nda yaklaşık 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon metreküp doğal gaz bulunduğu tahmin edilmektedir. Türkiye ve KKTC açısından bu kaynaklar son derece stratejik öneme sahiptir. Özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), arkasına aldığı Evanjelist ve Siyonist lobilerin desteğiyle adanın tamamına egemenmiş gibi davranmakta ve bölgedeki tüm kaynakların kullanım hakkının kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. Buna karşılık Türkiye ve KKTC, “Mavi Vatan” doktrini çerçevesinde denizlerdeki Misak-ı Millî sınırlarından asla taviz verilmeyeceğini kararlılıkla vurgulamaktadır. GKRY–Yunanistan–İsrail–Mısır hattında Türkiye’yi dışlayan bir enerji kuşağı oluşturulmak istenmekte, böylece Türkiye’nin enerji arz güvenliği, deniz ticaret yolları ve jeopolitik manevra alanı kuşatılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’nin bölgede pasif kalması durumunda, Akdeniz ve Adalar Denizi’ne uzanan hatta Anadolu’nun fiilen denize kapatılması riski ortaya çıkacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıbrıs: Türkiye’nin Akdeniz’deki 360 derecelik savunma merkez hattı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıbrıs, Türkiye’nin Akdeniz güvenliğinde 360 derecelik savunma hattının merkezindedir. Atatürk’ün Kıbrıs için söylediği, “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz; bu ada bizim için çok önemlidir.” sözü, adanın jeopolitik önemini en doğru şekilde ifade eder. İsrail’in GKRY ile geliştirdiği stratejik ortaklık, Gazze’deki katliam ve soykırım politikalarıyla daha da derinleşmiş, Kıbrıs’ın tamamını GKRY–Yunanistan–İsrail ekseninin kontrolüne geçirerek Türkiye’nin Mersin–Antalya–İskenderun hattını denizden ve havadan baskı altına alma hedefi güçlenmiştir. Böyle bir durumda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge (MEB) alanı yüzde 40’tan fazla daralacak ve Türk donanması Akdeniz’de ciddi bir kuşatma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu stratejinin ilk adımı, “Doğu Akdeniz Monoblok Enerji Kuşağı” oluşturarak Türkiye’yi bölgesel enerji haritasından silmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin garantörlüğü adanın teminatıdır</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Orta Doğu’daki kriz ortamı ve Gazze katliamı sebebiyle GKRY’nin liman ve havaalanları ABD ve NATO’nun üssüne dönüştüğü dönemde son olarak Norveç'in 66 yılın ardından GKRY’ne silah ambargosunu kaldırması ve İsrail’in Rum yönetimine askeri ve siyasi yatırımlarını artırması, KKTC’nin ulusal güvenliğini ciddi tehdit eder hale gelmiştir. Böyle bir ortamda Ada’nın geleceği ve Türkiye’nin de milli güvenliği tehlike altındadır. Dolayısıyla bir devlet geleneği olarak KKTC’nin yeni Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman’ın ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapmış olması ve basın toplantısında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile verilen birlik mesajları oldukça önemlidir. Türkiye’nin garantör ülke olarak iki devletli çözüm dışında başka bir seçeneğin olmadığının altının çizilmesi kritik önem taşımaktadır. Zira federasyon fikriyle öncelikle Türk askerinin Ada'dan çekilmesi ve Türkiye’nin siyasi gücünün sonlandırılması hedeflenmektedir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin üç altın anahtarı: Boğazlar–Hatay–Kıbrıs jeopolitik triyası</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıbrıs meselesi, sadece tarihsel ve hukuki bir sorumluluk değil, Türkiye’nin “ön jeopolitik hattının” savunulmasıdır. Gazze katliamı ve Suriye–Lübnan hattında yürütülen yeni harita mühendislikleri ile “Yeni Sykes-Picot” hesaplarına karşı Türkiye Kıbrıs merkezli deniz üsleri, hava sahası kontrolü ve enerji sahalarının korunmasını önceleyen politikaları öne çıkarmaktadır. Anadolu jeopolitiğinin üç altın anahtarı olan Türk Boğazları, Hatay ve Kıbrıs, birbirinin güvenliğini tamamlayan unsurlar olarak Türkiye’nin sınır ötesi diplomasi ve savunma kapasitesinin stratejik omurgasını oluşturmaktadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Furkan Kaya, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 14:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/11/turkiyenin-kibris-odakli-guvenlik-doktrini-1763205639.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Kalıcı ateşkese giden süreçte son durum ne?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne-4577</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne-4577</guid>
                <description><![CDATA[Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, İstanbul’da gerçekleştirilen Gazze toplantısının arka planını, bölgesel ve küresel aktörlerin tutumlarını ve kalıcı ateşkese giden süreçte Türkiye’nin rolünü kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İstanbul'da 3 Kasım Pazartesi günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde, Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya ve Ürdün Dışişleri Bakanlarının yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ın temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı düzenlendi. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise ülkesi ile ABD arasında Afrika konusunda yapılan bir diyalog toplantısına katılacağı için bu toplantıda yer almadı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti. Dışişleri Bakanı Fidan konuşmasında, toplantıya katılan devletlerin ateşkesin devamı ve İsrail soykırımının yeniden başlamaması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Ancak konjonktüre ve verilen mesajlara bakıldığında, toplantının asli gündeminin ateşkesin durumunu ele almak olmadığı anlaşıldı. Ateşkes sürecinin başından itibaren sürece dahil olan devletlerin bunu açık şekilde ifade etmemesi, ateşkesle ilgili belirgin kaygılarının olmadığını da gözler önüne seriyor. Dolayısıyla katılımcı devletlerin, ateşkes durumunun süreceğini değerlendirdiği ve geleceğe dönük atılacak somut adımlar üzerinde durduğu görülüyor. Üzerinde durulduğu anlaşılan bir diğer husus da Filistin’de kalıcı bir çözüm arayışı. Ancak iş buraya geldiğinde ilerleme kaydetmeye dair umutlar azalıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kalıcı bir uzlaşı mümkün mü?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump yönetiminin 29 Eylül’de Gazze’de ateşkesi içeren barış planını açıklamasının ve 9 Ekim’de ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından 13 Ekim’de Şarm el Şeyh’te birçok ülke liderinin katılımıyla bir zirve düzenlenmişti. Zirvenin ardından açıklanan ve altında Türkiye, ABD, Mısır ve Katar’ın liderlerinin imzasının bulunduğu bildiride hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin temel insani haklarının korunduğu ve güvenliklerinin garanti altına alındığı bir “kalıcı barış” vurgusu yapılmış ve şu ifadeler kullanılmıştı: “Gelecekteki anlaşmazlıkların güç veya uzun süreli çatışmalar yoluyla değil diplomatik angajman ve müzakereler yoluyla çözülmesini taahhüt ediyoruz.” Bundan hareketle İstanbul’daki toplantıyı bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dışişleri Bakanı Fidan, yaptığı konuşmada Hamas’ın Gazze’nin idaresini Filistinlilerden oluşacak bir komiteye devretmeye hazır olduğunu, Filistinlilerin idare ve güvenliğinin yine Filistinlilerin elinde olması gerektiğini ve kalıcı çözümün 1967 sınırlarında iki devletli çözümden geçtiğini belirtti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak tarafların “Filistinlilerden oluşacak komite” konusunda fikir birliğine varması zaman alacaktır. Diğer yandan ABD ve İsrail’in iki devletli çözümden yana olmadığı dikkate alınırsa bu çerçevede kalıcı bir barışa ulaşmak da kısa vadede mümkün görünmüyor. Öyleyse mevcut durumda takip edilecek en makul yöntem, olabildiğince somut adımlar atarak süreci desteklemek olacaktır. Gazze ve buradan hareketle Filistin konusunda anlamlı bir ilerleme ancak böyle sağlanabilir. İstanbul’daki toplantının amacının bunun altyapısını hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Süreç nasıl somutlaşır?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, Filistin meselesinin Filistin içi dengeler, bölgesel denklem ve küresel güç dengesi gibi farklı etkenlere bağlı, son derece karmaşık bir konu olduğunun farkında. Türkiye’nin farkında olduğu bir diğer husus da ABD Başkanı Donald Trump’ın ifadesiyle barış planının, Gazze’den ibaret olmadığı ve hatta bunun “çok ötesini” kapsadığı için somutlaşmasının kolay olmayacağıdır. Ankara bu nedenle planın 15. maddesinde belirtilen ve bölgede “uzun vadeli bir iç güvenlik çözümü” olması beklenen Uluslararası İstikrar Gücü’ne özel önem atfediyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan, gelen sorular üzerine bu güç üzerinde özellikle durarak bu gücün meşruiyet çerçevesinin belirlenmesi ve görev tanımının yapılması için BM Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini belirtti. Fidan, Türkiye’nin ve temas halinde bulunduğu devletlerin bu tanımın içeriğine göre söz konusu güce asker gönderip göndermemeye karar vereceğini söyledi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da 25 Ekim Salı günü düzenlediği basın toplantısında pek çok ülkenin bu güçte yer almaya istekli olduğunu ancak günün yetkisinin, misyonunun, angajman kurallarının ve sorumluluklarının ne olduğunu bilmek istediğini söylemişti. Rubio, “BM aracılığıyla uluslararası bir anlaşma olsun ya da olmasın” çok yakında uluslararası bir misyon oluşturulacağını belirtti. Ancak İstanbul toplantısına katılan devletlerin tutumuna ve şimdiye kadar başka devletlerden gelen açıklamalara bakınca bunun BM onayıyla yapılması gerektiği aşikar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uluslararası barış güçlerine önemli katkılar veren ülkelerden biri olan Endonezya’nın Dışişleri Bakanı Sugiono, İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce 30 Ekim’de yaptığı açıklamada “BM Güvenlik Konseyi’nden bir yetki belgesi çıkması gerekiyor ve umuyoruz ki çıkar. Şimdiye kadar herhangi bir görüşme olmadı ve henüz herhangi bir ayrıntıyı netleştirmekten çok uzağız.” demişti. Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto’nun eylül ayındaki BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada bu güce 20 binden fazla personel gönderme taahhüdünde bulunduğu hatırlanınca Endonezya’nın bu konudaki önemi daha da net ortaya çıkıyor. Benzer bir şey bu güce katılması olası diğer devletler için de geçerli.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diğer yandan İsrail’in, oluşacak güçte Türkiye’nin yer almasını istemediği, ABD’nin de bu konuda farklı bir tavır takındığı biliniyor. Aksi durumda, süreçte bu kadar inisiyatif alan Türkiye’nin, koşullar oluştuğu durumda, istikrarı sağlamak ve statüyü korumak için bölgeye konuşlandırılacak bir barış gücünde yer almaması çelişkili bir tutum olurdu. Dolayısıyla bu gücün bir an evvel teşekkül etmesi süreci somutlaştırma yönünde atılacak en güçlü adımlardan biri olacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Süreci somutlaştıracak bir diğer adım da Filistinli tarafları bir mutabakat zemininde buluşturmak olacaktır. Dışişleri Bakanı Fidan, konuşmasında bu noktaya da değinerek katılımcı devletler olarak Filistinlilerin arasında uzlaşı çabalarının bir an önce sonuç vermesini ümit ettiklerini söyledi. Bu bağlamda Fidan’ın tüm sürecin, anlaşmanın arabulucuları ile Filistin tarafı arasında uzlaşı içinde yürütülmesi gerektiğine yaptığı vurgu önemliydi. Dolayısıyla hem Gazze Şeridi ve Batı Şeria birlikte olmak üzere Filistin’in kendi içinde bir bütünlüğe ulaşması hem de Filistin’in uluslararası temsilinin güçlenmesi için bu uzlaşının sağlanması gerekiyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dışişleri Bakanı Fidan, sürecin bu boyutuna katkı sağlamak için toplantıdan hemen önce, 1 Kasım’da, İstanbul’da Hamas Siyasi Büro üyeleriyle bir görüşme yapmıştı. Bu noktada elde edilecek somut sonuçlar sürece önemli bir ivme kazandıracak olsa da Filistinli taraflar arasında mutabakat sağlamak da kısa vadede kolay olmayacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Beklenti hangi düzeyde tutulmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İstanbul’daki toplantının yapıldığı gün, Doha’da düzenlenen Açlık ve Yoksulluğa Karşı Küresel İttifak’ın Birinci Liderler Zirvesi’nde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi adına bir konuşma yapan Mısır Başbakanı Mustafa Madbuli, Mısır’ın Gazze’ye ilişkin bir konferansa ev sahipliği yapmayı planladığını söyledi. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde İstanbul’da düzenlenen toplantılara benzer buluşmaların sayısının artması beklenebilir. Ancak girişimlerin daha güçlü bir koordinasyon içinde yürütülmesi sürecin sıhhati açısından büyük önem arz etmektedir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu nedenle şu aşamada en isabetli beklenti, Gazze’nin İsrail’in keyfi saldırılarına karşı güvence altına alınması olacaktır. Ancak bu durum, BM kanalıyla oluşturulacak bir askeri güçle sağlanabilir. Bu gücün etkinliği sürece dahil olan devletlerinin sayısı ve niteliğine bağlı olarak artacak, söz konusu devletler, Filistinli taraflarla diyalog kurarak Gazze Şeridi’nde yönetimi üstlenecek aktörü belirlemede etkin rol oynayacaktır. Bu somut adımlar atıldıktan sonra orta ve uzun vadede kalıcı bir uzlaşıdan bahsetmek anlamlı hale gelecektir. Sürecin seyrini tersten işletmenin sonuç getirmeyeceği daha önce defalarca kez görüldüğü için bunu tekrar test etmek vakit kaybı olacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Serhan Afacan, Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsünde Öğretim Üyesi ve İRAM Başkanıdır.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 21:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/11/analiz-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne-1762279684.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: &quot;Soykırımın bedeli: Dünyada en çok nefret edilen ülke İsrail&quot;</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-soykirimin-bedeli-dunyada-en-cok-nefret-edilen-ulke-israil-4034</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-soykirimin-bedeli-dunyada-en-cok-nefret-edilen-ulke-israil-4034</guid>
                <description><![CDATA[Konserler, sinemalar ve spor etkinlikleri gibi kültürel alanlarda giderek daha belirgin hale gelen İsrail'e yönelik artan küresel antipati, uluslararası düzeyde önemli bir tavır değişikliğine işaret]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinde (CIGA) kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Ramzy Baroud, Gazze'deki soykırımın İsrail'in küresel imajını nasıl çökerttiğini ve Filistin anlatısının dünya genelinde nasıl güç kazandığını&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Konserler, sinemalar ve spor etkinlikleri gibi kültürel alanlarda giderek daha belirgin hale gelen İsrail'e yönelik artan küresel antipati, uluslararası düzeyde önemli bir tavır değişikliğine işaret ediyor. Bu eğilim, bir dizi kritik soruyu da gündeme getiriyor: Gazze'deki soykırım, İsrail'in imajını nasıl geri döndürülemez biçimde [1] zedeledi? İsrail'in, dünyanın en çok tepki çeken ve nefret edilen devletlerinden biri haline gelmesinin ne gibi sonuçları var? Bu derin yalnızlaşma İsrail toplumunda nasıl yankı buluyor ve ülkenin uluslararası itibarı böylesine keskin bir şekilde düşerken soykırımın hala sürüyor olması neyi ortaya koyuyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in uluslararası imajının çöküşü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in giderek artan uluslararası yalnızlığı, belki de en net biçimde ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yaptığı "İsrail tüm dünyayla savaşamaz, Bibi." uyarısıyla [2] açığa çıktı. Bu söz, dünya genelinde benzeri görülmemiş ölçüde yükselen İsrail karşıtı dalgaya işaret ediyor. Bu değişim artık yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor, somut sonuçlar da doğuruyor: İspanya gibi ülkelerin uyguladığı yaptırımlar [3], uluslararası mahkemelerde açılan davalar [4], giderek yaygınlaşan boykot çağrıları [5] ve özgürlük filolarının yeniden organize edilmesi [6] bu dönüşümün açık göstergeleri. Tüm bu küresel gelişmeler, bugün hem Washington hem de Tel Aviv açısından ciddi bir stratejik endişe kaynağı haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img src="https://cdnassets.aa.com.tr/assets/newVersion/images/analiz.png" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gelecekteki tarihçiler bu dönemi, İsrail işgaline karşı küresel tutumların değişiminde bir dönüm noktası olarak nitelendirebilir. Bir zamanlar marjinalleştirilip "radikal" olarak etiketlenen muhalif görüşler artık ana akım haline geldi, özellikle de ABD'deki Demokrat Parti içinde bu değişim açıkça görülüyor. Kamuoyu araştırmaları büyük bir kitlesel yön değişimini ortaya koyuyor: Demokrat seçmenlerin çoğunluğu artık İsrail'in politikalarına karşı tavır alıyor. Örneğin Gallup anketine göre [7], Demokrat seçmenlerin yüzde 59'u Filistinlilere, yalnızca yüzde 21'i İsraillilere daha fazla sempati duyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazze'de yaşanan soykırım, yalnızca tepki ve muhalefeti tetiklemekle kalmadı, İsrail'e yönelik açık karşıtlık kısa sürede ana akım haline geldi ve geleneksel siyasi ayrışmaları da aştı. Bu durum, İsrail'in cezasızlık algısını sürdürmek isteyenler açısından son derece rahatsız edici. Hatta İsrail'in geleneksel destek tabanlarında bile -örneğin Cumhuriyetçi Parti içinde- belirgin bir çözülme yaşanıyor. Maryland Üniversitesi tarafından yapılan bir ankete göre [8], 18 ila 34 yaş arasındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yalnızca yüzde 24'ü, Filistinlilere kıyasla İsraillilere daha fazla sempati duyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu yüzleşme, nihayetinde dünyanın artık İsrail'i gerçekten olduğu gibi -ve aslında her zaman olduğu haliyle- görmeye başladığını gösteriyor. Filistinlilerin sistematik biçimde katledilmesi, İsrail'in doğasındaki şiddet yanlısı siyonist ideolojiyi bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail toplumundaki yansımalar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Soykırımı, iç siyasette yeniden popülerlik kazanmak için kişisel bir araca dönüştüren Netanyahu, dünya kamuoyunun mucizevi bir şekilde kendi lehine döndüğüne inanarak hareket ediyor. Ancak bu inanç gerçeklikten tamamen kopuk çünkü savaş başlamadan önce bile kendi halkının önemli bir bölümü ona karşı derin bir hoşnutsuzluk duyuyordu. Bugün ise dünya genelinde kendisine destek verenlerin sayısı son derece az.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail yanlısı medya mekanizması tarafından, soykırımı gizlemek amacıyla yürütülen propaganda savaşı [9] -ki bu süreçte sürekli olarak suç Filistinlilere yüklenmeye çalışıldı- sonunda başarısızlığa uğradı. Sosyal medyanın sağladığı etkiyle güçlenen insanlar, onlarca yıldır İsrail'in en güçlü savunma hattı olarak işlev gören ana akım propaganda makinesini geride bıraktı. Üstelik destek kaybı o kadar derinleşti ki İsrail sosyal medyayı manipüle etmek için fenomenlere yüksek meblağlar ödeyerek kendi dezenformasyonlarını yaymaya dahi başvurdu [10].</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu yeni tablo, hasbara'nın (İsrail'in dış dünyadaki imajını savunmaya ve meşrulaştırmaya yönelik propaganda faaliyetlerinin) son direnişini temsil ediyor. Artık hiçbir para ya da ne kadar profesyonel ve karmaşık olursa olsun hiçbir kampanya, tarihin en kapsamlı biçimde belgelenmiş soykırımlarından birini böylesine açık şekilde gerçekleştiren bir devletin imajını düzeltemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bir zamanlar marjinalleştirilen Filistin anlatısının güçlü ahlaki üstünlüğü güçlü bir şekilde bugün yeniden yükselişte. Filistin halkının dimdik duran onuru ve sarsılmaz direnci ise dünya genelinde eşi benzeri görülmemiş bir sempati ve destek dalgası yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Anlatının aklanmasını önlemek</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazze'deki açık soykırımın yeniden başlaması ya da Filistinlilerin sıkı bir abluka ve apartheid düzeni altında yavaş yavaş yok edilmesi ihtimalleri karşısında ortada duran sert gerçek şudur: Dünya, İsrail'in ve onu destekleyen geniş çevrelerin, ülkenin imajını uluslararası kamuoyunun gözünde yeniden düzeltmesine asla izin vermemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail, özellikle Batı toplumlarında kaybettiği desteği yeniden kazanmak için kaçınılmaz olarak büyük kaynaklar ve ciddi miktarda para harcayacaktır. Siyonist proje, içinde bulunduğu izolasyonu kırmak amacıyla çok yönlü bir hamle başlatacak, bu kapsamda, agresif karalama kampanyaları [11], planlı tehdit ve baskı yöntemleri, stratejik hukuk girişimleri ve sosyal medyaya benzeri görülmemiş ölçüde yatırımlar gibi yıkıcı bir dizi stratejiye başvuracaktır. Artık geleneksel medyanın, işgal, şiddet ve sömürgeci politikalarla ilgili anlatıyı kontrol etme gücünü yitirdiğinin farkındalar. Algı mücadelesi artık her dijital platforma taşınmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ahlaki zorunluluğumuz açık ve net: Gerçeklerin anlatı ve algı yoluyla örtülmesine asla izin veremeyiz. Bu taahhüt ve çaba Gazze'ye ve İsrail'in tüm kurbanlarına karşı bir borçtur. İki yıllık soykırımda yaklaşık çeyrek milyon Filistinlinin öldürülmüş veya yaralanmış olması felaket boyutunda ve artmakta olan bir bilançodur. Bu durum, uluslararası toplumun sorumluların hesap vermesini sağlamasını zorunlu kılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in imajını yeniden canlandırmasına izin vermek, ona gelecekte bir soykırım gerçekleştirmesi için gerekli siyasi kamuflajı sağlamak demektir. Bu kabul edilemez. Bunu önlemek için elimizdeki tüm güçleri kullanmalıyız. İsrail'in üzerindeki soykırım lekesi asla silinmemeli.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[1] https://www.lemonde.fr/en/opinion/article/2025/10/16/israel-is-in-a-rare-position-strong-and-isolated_6746499_23.html</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[2] https://www.timesofisrael.com/liveblog_entry/trump-netanyahu-told-me-everyone-likes-him-now-i-said-more-importantly-they-are-loving-israel-again/</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[3] https://www.aljazeera.com/news/2025/9/8/spain-imposes-total-arms-embargo-on-israel-to-stop-genocide-in</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[4] https://www.icc-cpi.int/news/situation-state-palestine-icc-pre-trial-chamber-i-rejects-state-israels-challenges</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[5] https://www.theguardian.com/world/2025/jul/29/letter-sanctions-israel-gaza-starvation</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[6] https://freedomflotilla.org</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[7] https://news.gallup.com/poll/657404/less-half-sympathetic-toward-israelis.aspx</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[8] https://sadat.umd.edu/sites/sadat.umd.edu/files/Young%20Republicans%20Final.pdf</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[9] https://www.politico.com/news/2024/06/05/israel-targeted-lawmakers-in-disinformation-campaign-00161906</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[10] https://www.politico.com/news/2024/06/05/israel-targeted-lawmakers-in-disinformation-campaign-00161906</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[11] https://www.freepressunlimited.org/en/current/israeli-smear-campaigns-have-disastrous-repercussions-journalists-gaza-free-press-unlimited</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Ramzy Baroud, İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinde (CIGA) kıdemli araştırmacı olarak görev yapmaktadır.]</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 23:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/10/analiz-soykirimin-bedeli-dunyada-en-cok-nefret-edilen-ulke-israil-1761079150.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Siyonist hegemonyaya karşı yeni bir duruş: “Akademik Sumud”</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-siyonist-hegemonyaya-karsi-yeni-bir-durus-akademik-sumud-3807</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-siyonist-hegemonyaya-karsi-yeni-bir-durus-akademik-sumud-3807</guid>
                <description><![CDATA[Akademi, sadece olaylara tanıklık eden bir seyirci olmaktan öteye geçerek, hakikat üretimini koruyan, adalete rehberlik eden ve ideolojik tahakküme karşı kolektif bir direnişi örgütleyen aktif bir özne olmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özcoşar, akademik çevrelerin siyonizmin karşısında nasıl bir etik ve kurumsal duruş sergilemesi gerektiğini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazze’de üçüncü yılına giren insanlık tarihinin şahit olduğu en vahşi soykırım süreci, yalnızca siyasi, ekonomik ve askeri dengeleri değil; aynı zamanda bilginin üretimi, meşruiyeti ve hakikatin temsiline dair yerleşik kabulleri de kökten sarsan bir dönüm noktasına dönüştü. Bu süreçte, Filistin’in yüz yılı aşkın süredir maruz kaldığı sömürgeci şiddetin medya, akademi ve düşünce kuruluşları gibi bilgi mekanizmaları aracılığıyla yeniden üretildiğine, normalleştirildiğine ve sistematik biçimde meşrulaştırıldığına şahit olduk. Bu durum siyonizmin yalnızca politik bir proje değil, bilgi alanı üzerinde kurumsal/epistemik bir tahakküm kuran bir iktidar formu olarak kurgulandığını da gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu nedenle, vicdan sahibi tüm akademisyenlerin ve öğrencilerin sorumluluğu; bilginin araçsallaştırılması yoluyla rasyonelleştirilen bu tahakküme karşı koymak, hakikatin bastırılan seslerini görünür kılmak ve siyonizmin bilgi üretim mekanizmaları üzerindeki kurumsal tahakkümüne karşı etik, entelektüel ve kurumsal dayanışma zeminlerini güçlendirmektir. Bu dayanışma, eleştirel düşünceyi, bilgi adaletini, akademik özerkliği ve sömürgecilik karşıtı bilgi üretimini merkezine alan somut bir mücadele hattı olarak örgütlenmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bilgi üretiminde siyonist tahakküme karşı kurumsal direniş</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İnsanlığın geleceğini tehdit eden “ontolojik bir tehlike”ye dönüşen siyonizm karşısında üniversitelerin, akademisyenlerin ve öğrencilerin “antisiyonist” bir tutum etrafında birleşmesi ve somut eylemlere yönelmesi hayati bir gereklilik olarak karşımızda duruyor. Çünkü bugün Gazze’de tanık olduğumuz insanlık tarihinin en vahşi soykırımının ideolojik dayanakları, insanlığın yarını açısından varoluşsal ve yıkıcı bir tehdit teşkil etmektedir. Bu çerçevede Mardin Artuklu Üniversitesinin kavramsallaştırdığı “Epistemik Aksa Tufanı”, yalnızca bir söylem değil bilgi üretim alanlarını dönüştürmeyi hedefleyen kurumsal ve disipliner bir çağrıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ayrıca unutulmamalıdır ki Gazze’de on binlerce çocuk, yalnızca bombardımanlarla değil açlık, susuzluk, sağlık hizmetlerine erişimdeki engeller ve uluslararası yükümlülüklerin ihlali nedeniyle de, dünya kamuoyunun gözleri önünde hayatını kaybetti. Bu sessiz ölümler, laboratuvarlardan kampüslere, dersliklerden üniversite kantinlerine kadar üniversitelerin her köşesinde yankı bulmadığı sürece, insanlık hafızasında “bilimin suskunluğu ve soykırımla işbirliği” olarak kayda geçecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bugün insanlık tarihinin gördüğü en vahşi soykırım karşısında “akademik tarafsızlık” bir erdem değil faille aynı hizada durmayı ifade eden ahlaki bir çöküş olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle vicdan sahibi her akademisyen ve öğrencinin, Filistinli çocukların çığlığına kulak vermesi ve bilgi, söz ve eylem yoluyla zulme karşı durması etik bir zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Soykırım sona erip failler hesap verene kadar, akademinin öncelikli görevi yaşananları görünür kılmak, bu süreci kolektif hafızada canlı tutmak ve antisiyonist bilinci yaygınlaştıracak çalışmalar yürütmektir. Bu amaçla üniversitelerde “Kudüs ve Filistin Dersleri”nin açılması, spor etkinliklerinden sanat sergilerine, müzik dinletilerinden film gösterimlerine, kantin buluşmalarından söyleşilere kadar her türlü etkinliğin, siyonizm ve soykırıma dair farkındalık oluşturacak şekilde tasarlanması gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üniversiteler, siyonist politikalara karşı eleştirel bilincin kurumsal düzeydeki en somut ifadesi olarak akademik boykotun uygulanmasında da öncü bir rol üstlenmelidir. Boykotun tüm boyutlarında farkındalık geliştirilerek siyonist üniversite ve akademisyenlerle kurulan işbirliklerinden, kampüslerde bu ideolojiyi destekleyen ürünlerin dolaşımının engellenmesine kadar uzanan geniş bir alanda tutarlı, kararlı ve etkili tepkiler ortaya konulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Siyonist hegemonyaya karşı “Akademik Sumud”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Son iki yılda yaşanan gelişmeler, hukukun üstünlüğü, insan hakları, sivil koruma, ifade özgürlüğü gibi modern dünyanın temel değerlerinin anlamını, bu değerleri temsil etmesi beklenen uluslararası örgütler, üniversiteler, medya, yargı gibi kurumların işlevselliğini ciddi biçimde aşındırdı. Bu erozyon, sadece siyasi alanda değil, bilginin üretimi, dolaşımı ve meşrulaştırılması süreçlerinde de derin bir kriz yarattı. Bu bağlamda, siyonist ideoloji, sadece politik bir hareket olmaktan çıkarak, bilginin nasıl şekillendirildiği ve sunulduğu üzerinde hegemonik bir etki kuran kavramsal-ideolojik bir yapıya dönüştü. Bu durum karşısında akademinin öncelikli görevi, siyonist ideolojinin yarattığı yapısal tehditleri doğru bir şekilde tanımlayabilecek, küresel adalet arayışına katkı sunabilecek ve kamusal karar alma süreçlerine yol gösterebilecek yeni kavramsal çerçeveler ve teorik yaklaşımlar geliştirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu stratejik yönelimi somutlaştırmak için, farklı ülkelerden, etnik kökenlerden ve inançlardan vicdan sahibi bireylerin Gazze’ye yönelik deniz ablukasını kırmayı amaçlayan Sumud Filosu’nun sembolik direniş ve dayanışma iradesine benzer şekilde, bilgi alanında da bir “Akademik Sumud” girişimi hayata geçirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Akademik Sumud, bilgi adaleti (arşivlerin korunması, dijital karşı-arşivlerin kurulması, kayıplar ve ihlallerin çok dilli ve erişilebilir biçimde kaydı), eğitim ve müfredat (hukuk, tarih, medya okuryazarlığı, etik ve geçiş dönemi adaleti eksenlerinde disiplinlerarası dersler ve atölyeler), ağlar ve konsorsiyumlar (siyasi baskılardan bağımsız, adalet odaklı araştırma konsorsiyumları ve etik işbirlikleri) gibi alanlarda somut adımlar atmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bunun yanı sıra, savunuculuk ve izleme (yıllık izleme raporları, politika notları ve uluslararası forumlarda sunumlar) ile etik eylem (nefret söylemine ve şiddete sıfır tolerans; boykot ve yaptırım tartışmalarını akademik özgürlük, çoğulculuk ve kamusal yarar ilkeleriyle dengede yürüten, şeffaf kriterlere dayalı kurum politikaları) alanlarında da sorumluluk üstlenilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu bağlamda, Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde “Akademide Siyonist Baskıyı Aşmak” başlıklı rapor çerçevesinde, siyonizmin akademik alandaki etkilerini kanıtlarıyla raporlamak ve bu baskılara karşı eleştirel düşünceyi teşvik etmek hedeflenmektedir. Bu raporun ilkinin 2026 Nisan ayında yayınlanması planlanmaktadır. Hazırlanan raporla, akademideki siyonist baskının biçimleri, baskıyı uygulayan kurumlar, kişiler ve bu baskıya maruz kalan akademisyenler biyografik ve sayısal verilerle ortaya konacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu raporlamanın temel amacı, siyonizmin akademik alandaki kültürel hegemonyasını detaylı bir şekilde analiz etmek, akademik özgürlüklere yönelik tehditleri belgelemek ve nihayetinde Filistin meselesinin evrensel insan hakları ve hukuk mücadelesi olarak akademi içerisinde onurlu bir yer edinmesi için gerekli zemini oluşturmaktır. Rapor ayrıca, üniversitelerin savaş ve krizlerde (özellikle Gazze örneğinde) uluslararası hukuk temelinde tutarlı tutumlar geliştirmesi için uygulanabilir bir çerçeve önerisi sunmayı ve akademik camiada bilme cesareti (Epistemik Aksa Tufanı) ve söyleme cesareti (Akademik Sumud) güçlendirilmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Özetle, akademi, sadece olaylara tanıklık eden bir seyirci olmaktan öteye geçerek, hakikat üretimini koruyan, adalete rehberlik eden ve ideolojik tahakküme karşı kolektif bir direnişi örgütleyen aktif bir özne olmalıdır. “Akademik Sumud”, bu öznenin sürekliliğini, meşruiyetini ve küresel etkisini güvenceye alan kavramsal, metodolojik ve kurumsal bir seferberlik olarak hayata geçirilmelidir. Bu sayede, aşınan değerler onarılabilir, hakikat rejimleri yeniden inşa edilebilir ve küresel ölçekte adalet arayışı somut karşılık bulabilir.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. İbrahim Özcoşar, Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörüdür.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Oct 2025 14:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/10/analiz-siyonist-hegemonyaya-karsi-yeni-bir-durus-akademik-sumud-1760612997.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fransa’da derinleşen kriz: Macron kendi çıkmazını mı yarattı?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-derinlesen-kriz-macron-kendi-cikmazini-mi-yaratti-3749</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-derinlesen-kriz-macron-kendi-cikmazini-mi-yaratti-3749</guid>
                <description><![CDATA[ANALİZ: Cumhurbaşkanı Macron hayli gürültü koparan bütçe ve emeklilik reformu konusunda esneklik gösterecek gibi görünüyor. Macron'un bu adımının yeniden atanan Başbakan Lecornu’un ve muhtemel hükümetinin ömrünü uzatıp uzatamayacağı ise meçhul.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gazeteci Belkıs Kılıçkaya, Fransa'da yaşanan hükümet krizini ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un bu krizdeki rolünü kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Geçen haftanın başında Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 7’nci başbakanı da istifa etti. Dünya basını ve Fransız basını bu haberi haliyle "Fransa başbakansız kaldı" başlığıyla duyurdu. Fransa'da yarı başkanlık sistemi gereği Cumhurbaşkanı ve Meclis çoğunluğunun aynı partiden olması halinde “dekoratif” olan başbakanlık makamı, bu iki makam ayrı partiden olunca aniden “güçlenir” ve bu durum ülkede “kaos ya da felç” anlamına gelir. Ancak Meclis'te hiçbir partinin çoğunluk sağlayamadığı şu anki durumda ise bu makama oturacak kişi artık “beş ayaklı koyun” yani “bulunmaz Hint kumaşı” olarak tarif ediliyor. O kadar ki geçtiğimiz pazartesi günü Başbakan Sebastien Lecornu, Bakanlar Kurulunu açıkladıktan sadece birkaç saat sonra Meclis'teki sol ve aşırı sağ muhalefet tarafından değil de kendisini desteklediği varsayılan sağ ve merkez ittifakı "ortak taban" tarafından eleştirilince güvenoyunu beklemeden istifa etti. Le Monde gazetesinin hesabıyla toplam 836 dakika görevde kalan Lecornu’nun geride bıraktığı benzeri bir fiyasko, 9 Haziran 1914'te yaşanmıştı. Üçüncü Cumhuriyet döneminde Alexandre Ribot hükümeti üç gün sonra devrilmiş, ancak bu durum iki ay sonra başlayacak olan Birinci Dünya Savaşı'nın gürültüsü içinde çabucak unutulmuş ve Ribot kısa bir süre sonra yeniden hükümetin başına geçmişti.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Görünüşe göre Fransa’daki siyasi kriz ortamı Birinci Dünya Savaşı’nın gürültüsünden dahi fazla ki Lecornu, Ribot kadar dahi beklemeden sadece 48 saat sonra yeniden başbakan olarak atandı. Geçen bir yıl içinde zıtları bir araya getirme konusundaki hüneriyle tanınan Brexit baş müzakerecisi Michel Barnier de muhafazakar sağda küçük bir partinin uzun yıllardır liderliğini yapmış olan François Bayrou da 44 milyar avroluk kemer sıkma bütçesi sebebiyle güvenoyu alamadı ve devrildi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Macron neden topun ağzında, Fransa’ya ne oldu?&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rothschild’in eski finançısı ve hissedarı ne sağcı ne solcu “İleri” adlı hareketle 2017’de Beşinci Cumhuriyet’in en genç cumhurbaşkanı sıfatıyla Elysee Sarayı’na oturan ve 2022’de ikinci kez seçilen Emmanuel Macron bugün neden topun ağzında, Fransa’ya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Oysa ki popülist söylemlerin ve İslamofobi'nin yükselişe geçtiği bir dönemde aşırı sağın tam da karşısında “Sömürgecilik Fransa tarihinin bir parçasıdır. Sömürgecilik insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Fransa özür dilemelidir" diyen; kendi deyimiyle “laikçiliği” değil, liberal laikliği yani herkesin inanç ve ibadetinde özgürlüğünü savunan Macron ekonomi, Avrupa ve dış politikaya ilişkin vaatleriyle aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in karşısında adeta bir “kurtarıcı” gibi algılanmıştı. Üstelik bu algı, makro ekonomik verileri alarm veren ülkede 2008 finansal krizinden itibaren banka ve finans merkezlerinin muktedirlerinin “krize bak” diyerek kitleleri sömürdüğü yönünde yaygın bir kanaat bulunmasına ve buna ek olarak Avrupa Birliği’nin (AB) bazı uygulamaları sebebiyle toplumda geniş bir hoşnutsuzluk hakim olmasına rağmen rağbet görmüştü.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Macron’a daha ilk döneminde “zenginlerin ama en zenginlerin” cumhurbaşkanı sıfatını kazandıran hadise Avrupa’nın en pahalı petrolünü tüketen Fransızlara yüzde 20’lerin üzerinde yeni bir yük getirmeyi hedefleyen “Yeşil vergi” girişimi oldu. Metropollerin periferisinde veya dışında yaşayan, toplu taşıma olmadığı için otomobilden başka seçeneği bulunmayan insanların başını çektiği sarı yeleklilerin protestosu haftalarca sürdü. Bir süre sonra iç borcu döndürmeye çalışan hükümet maaşlardan yapılan vergi kesintisini yüzde 37’lere çıkarırken aynı anda büyük şirketlere vergi indirimi yaptı ve servet vergisini kaldırdı. Ayrıca hükümet, işten çıkarmayı kolaylaştıran birtakım yasal değişikliklere gitti. Kovid-19 salgını, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın da etkisiyle de ülkede enflasyon yükseldi. Fransa'nın bütçe açığı 2024'te gayri safi yurt içi hasılasının (GSYH) yüzde 5,8'ine ulaştı, kamu borcu ise yüzde 114'üne çıktı. AB'nin iki kurucu büyük ülkesinden biri ve aynı zamanda G7 ülkesi olan Fransa bugün olsa AB'ye giremezdi. Ayrıca Fransa, bu rakamlarla Yunanistan ve İtalya'dan sonra Avro bölgesindeki en yüksek üçüncü kamu borcu olan ülkeye dönüştü.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Macron, Avrupa’nın en yüksek Müslüman ve Yahudi nüfusuna sahip ülkesi olan Fransa’da vaat ettiği gibi değil tam tersine aşırı sağla yarış hale geldiği yasal düzenlemeler neticesinde ülkeyi kısa bir sürede Eski Kıta’nın İslamofobi'ye en fazla meşruiyet tanıyan ülkesine dönüştürdü. Terör eylemlerinin de etkisiyle aynı zamanda aşırı güvenlikçi politikalara yöneldi. Bir tarafta aşırı sağ birinci parti konumuna yükselirken İslamofobi'nin tam karşısında pozisyon alan ve böylece Müslümanların sadece bu sebeple desteğini kazanan radikal sol parti Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) yükselişe geçti. Nitekim Haziran 2024’te Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi (RN) Avrupa Parlamentosu seçimlerinden birinci çıktı. Aşırı soldaki LFI de solun en yüksek oy oranını aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç sürpriz sayılmazdı, esas sürpriz Cumhurbaşkanı Macron’un Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarına nispetle aynı gece aldığı erken seçim kararıydı ki ertesi günkü gazete manşetlerine göre bu büyük bir kumardı. İlk tur sonuçlar açıklanmadan hemen önce siyaset bilimi tarihçisi Eric Anceau, X'te “Eşi benzeri görülmemiş bir felakete hazırlanın” diye paylaşım yaptı. Macron cephesinin irili ufaklı ittifak partileriyle yahut sol cephenin de mutlak çoğunluğu almasına ihtimal veren olmadığı gibi aşırı sağcı Milli Birlik Partisinin birinci parti olacağı sır değildi. Neticede ideolojik olarak birbirine zıt ve işbirliğine yanaşması mümkün görünmeyen gruplardan oluşan bu parlamento ikliminde Fransa siyasi, ekonomik ve sosyal krizler içinde debelenecekti. Öyle de oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gelinen noktada Cumhurbaşkanı Macron hayli gürültü koparan bütçe ve emeklilik reformu konusunda esneklik gösterecek gibi görünüyor. Ancak bu esnekliğin Fransa’yı içinde bulunduğu krizden çıkarmayacağı belli. Sonuç olarak, Macron'un bu adımının yeniden atanan, geçen haftanın müstafi Başbakanı Lecornu’un ve muhtemel hükümetinin ömrünü uzatıp uzatamayacağı ise meçhul.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Belkıs Kılıçkaya, gazetecidir. 24 TV'de Bu Ülke programını hazırlayıp sunmaktadır.]&nbsp;</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 13:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/10/fransada-derinlesen-kriz-macron-kendi-cikmazini-mi-yaratti-1760524990.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İsrail kimin fikriydi?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/israil-kimin-fikriydi-3485</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/israil-kimin-fikriydi-3485</guid>
                <description><![CDATA[Yahudilerin Filistin’e dön(dürül)mesi ve orada bir Yahudi devleti kur(dur)ulması fikri Protestan Siyonistler arasında yüzyıllar önce ortaya çıkmış ve uluslararası siyasette Winston Churchill gibi çok önemli aktörler tarafından benimsenmiştir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şener Aktürk, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma planının tarihi perde arkasını&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail kimin fikriydi? Neredeyse iki bin yıl boyunca kayda değer bir Yahudi nüfusu olmayan Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının yirminci yüzyılın başlarında dahi sadece bir fikir ve üstelik pek de gerçekçi olmayan uçuk bir fikir olduğu söylenebilir. Yaklaşık dört yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olan Filistin’in ancak 1917’de Britanya İmparatorluğu tarafından işgaliyle bu fikrin Filistin topraklarında siyaseten gerçekleşmeye başladığı söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uluslararası siyasette Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrini ortaya atan ve bu projenin gerçekleşmesi için kritik dönüm noktalarında en önemli desteği veren aktörler kimler olmuştur? Binlerce yıldır dünyanın dört bir köşesinde yaşayan Yahudi azınlıkların, bin yılı aşkın süredir Müslümanların çoğunluğu ve Hristiyanların da önemli bir azınlığı oluşturduğu Filistin’e göç ederek orada Yahudilerin siyasi hakimiyetinde bir devlet kurmaları fikri olarak özetlenebilecek olan siyasi Siyonizmin kaynakları ve daha da önemlisi bu fikrin uluslararası siyasette somut bir proje haline gelmesini kimlerin sağladığı bugünkü sorunlara ve gerçekçi çözüm önerilerine ışık tutabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Siyonizmin kökenleri konusunda birbiriyle çelişmeyen iki farklı iddia ön plana çıkmaktadır: Siyonizmin seküler bir milliyetçi hareket olarak bilhassa Orta Avrupa’da ve Doğu Avrupa’da Yahudiler arasında ortaya çıktığı ve en önemli aktörlerinin bizzat Avrupalı Yahudiler olduğuna dair daha popüler olan iddia ve buna karşın Siyonizmin radikal Protestan Hristiyanlar arasında ortaya çıktığı ve en önemli aktörlerinin İngiliz Püritanlar ve daha sonra Amerikalı Evanjelikler olmak üzere fanatik bir takım Protestan Hristiyan alt grupları olduğuna dair daha az bilinen iddia.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türk kamuoyu dahil dünya genelinde popüler kültürde Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrinin babası olarak (Buda-)Peşte doğumlu Avusturya-Macaristanlı Yahudi gazeteci Theodor Herzl ve onun kurduğu Dünya Siyonist Kongresi bilinmektedir. Herzl, 1896’da Almanca olarak yayınladığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabındaki fikirleri doğrultusunda, ilk üçünü 1897, 1898 ve 1899’da İsviçre’nin Basel şehrinde topladığı Dünya Siyonist Kongresi’nde bir Yahudi devleti kurulması fikrini siyasi bir hedef olarak belirleyerek Yahudileri bu hedefe yönelik olarak seferber etmeye çalışmıştır. Herzl’in 1904’de 44 yaşında vefatını müteakip Dünya Siyonist Kongresi’nin yoğun çabalarıyla Britanya mandasındaki Filistin’de resmen bir “Yahudi devleti” olarak tanımlanan İsrail kurulmuştur. Basel’deki ilk Dünya Siyonist Kongresi’nden sadece 50 yıl sonra İsrail’in kurulması da Herzl’in yeni kurulan devlette Siyonizmin fikir babası ve kurucusu olarak efsanevi ve resmî bir hüviyet kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bu şekilde özetlenebilecek ana akım yoruma göre, İsrail fikrinin babası Herzl ve İsrail’in kurulmasını ve genişlemesini sağlayan başlıca aktör de dünya çapında organize ve seferber olan Yahudi Siyonistlerdir. 28-30 Ekim 2025’te Kudüs’te gerçekleştirmesi planlanan 39. Dünya Siyonist Kongresi de halen devam eden bu tarihsel anlatının somutlaştığı bir etkinlik olarak görülebilir. Bu iddialı anlatı, Yahudi azınlıklara dünya siyasetinde hatırı sayılır bir güç ve önem atfettiği için Yahudi Siyonistlerin gururunu okşayan ve sahiplendikleri bir anlatıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Öte yandan erken dönem Dünya Siyonist Kongreleri esnasında Filistin yerine yine İngiliz yönetiminde olan Uganda’nın ve hatta Kıbrıs’ın alternatif Yahudi yurtları olarak tartışıldığı, Herzl’in "Yahudi Devleti" kitabında Filistin yerine Arjantin’i de Yahudilere yurt olabilecek bir seçenek olarak değerlendirdiği, yine Herzl’in oğlunu sünnet ettirmeyecek kadar Yahudi inanç ve ibadetlerinden uzaklaşmış, agnostik denilebilecek kadar seküler birisi olduğu ve dolayısıyla Filistin toprakları veya özel olarak Kudüs’e yönelik güçlü bir dinî bağı olmadığı da gerçektir. Dahası, İngiliz, Fransız, Alman ve Osmanlı imparatorlukları arasında bir dünya savaşının sonucunda ancak yönetimi el değiştiren Filistin’in, çok sayıda ülkede küçük birer azınlık olarak yaşayan ve çoğunluğu Siyonist dahi olmayan Yahudi azınlığın talebi sonucunda Yahudilerin yönetimine bırakıldığı iddiası, uluslararası siyasetin doğasına da aykırı gözükmektedir. Bu gibi gözlemlerin ışığında, Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi’nde organize ve seferber olan pek çoğu son derece seküler Yahudi Siyonistlerden daha önce, Yahudilerin kesinlikle Filistin’e ve Kudüs’e dön(dürül)erek orada bir devlet kurmalarını talep eden çok daha dindar bazı diğer aktörlerin de bu süreçteki rollerine değinmekte fayda var.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Siyonizmin kökeninde İngiliz Protestan Püritanlığı</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Kongresi’nden yüzyıllar önce, İngiltere’de Hristiyanlığın Protestan mezhebinin bir alt kümesi olarak değerlendirilebilecek Püritanlar arasında, Yahudilerin Filistin’e göç ederek devletleşmelerini dinî bir gereklilik olarak görenler ortaya çıkmıştı. 1290 yılında tüm Yahudileri sınır dışına süren ilk ülke olarak öne çıkan İngiltere, tarihin garip bir cilvesiyle modern zamanlarda Siyonizmin ilk ve en önemli destekçisi olacaktı. İngiltere’den sınır dışı edilmelerinden yaklaşık üç yüz altmış beş yıl sonra, Protestan Püritan devrimci Oliver Cromwell 1655-56 yıllarında Yahudileri yeniden İngiltere’ye davet ve kabul etti. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda da İngiliz Protestanları arasında Yahudilerin Filistin’e dönmesini Hristiyanlığın bir gereği olarak yorumlayanlar olmaya devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üçü de yirminci yüzyılın değişik dönemlerinde başbakanlık yapmış olan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Britanya İmparatorluğu’nun politikalarına yön veren Arthur James Balfour, David Lloyd George ve bilhassa Winston Churchill’in ortak bir özellikleri de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasının doğru olduğuna samimiyetle inanarak desteklemeleriydi. Balfour, Churchill ve Lloyd George, Hristiyan Siyonizmi olarak da tarif edilen fakat aslında Hristiyanlığın genelinden ziyade mezhepsel anlamda “Protestan Siyonizmi” ve hatta daha dar anlamıyla Reformcu Protestan veya “Püritan Siyonizmi” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımın İngiliz siyasetinin en tepe noktalarında görev almış örneklerinden. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sürecinde görüldüğü üzere Balfour, Churchill ve Lloyd George’un bir başka ortak özelliği de Türk ve Osmanlı düşmanlıkları. Britanya İmparatorluğu gibi dönemin en büyük devletinde, reformcu Protestan Hristiyanlık anlayışları gereğince böylesine Siyonist görüşlere sahip liderlerin olması, İngiliz mandasındaki Filistin’in Yahudilere yurt olarak tahsis edilmesinde şüphesiz son derece önemli bir rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Herzl’den daha az tanınıyor olsa da revizyonist Siyonizmin ideoloğu olarak bilinen Ze’ev Jabotinsky “Demir Duvar” adlı meşhur yazısında Filistin’de Siyonizmin başarılı olması için gerekli dinamiğin silahlı bir büyük dış güç tarafından himaye edilerek desteklenmeleri olduğunu açıkça ifade eder. “Demir Duvar” bir büyük silahlı dış gücün Yahudi yerleşimcileri Araplara karşı korumak için tesis edeceği koruma kalkanıdır. Siyonistler için ideal olan bu silahlı kalkanı Yahudilerin kurabilmesidir, fakat gerek Jabotinsky’nin “Demir Duvar” yazısını yayınladığı dönemde gerekse günümüzde İsrail’in ancak büyük bir dış gücün askerî ve siyasi desteğiyle yerleşimci sömürgecilik ve işgal politikasını devam ettirebildiği görülüyor.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Protestan Siyonizmin bayraktarlığı ABD’ye geçiyor</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD’yi kuran ilk İngiliz yerleşimciler arasında, Massachusetts’e yerleşen Protestan Püritan “hacıların” olması, Hristiyan Siyonizmin Püritanlar arasında ne kadar güçlü olduğu düşünüldüğünde anlamlıdır. Yayınlandığı dönemde büyük ses getiren John Mearsheimer ve Stephen Walt’un The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy (İsrail Lobisi ve ABD Dış Siyaseti) başlıklı kitabında Hristiyan Siyonistlere müstakil bir bölümde değinilmektedir. İlgili bölümde, Yahudilerin Filistin’e göç ederek devlet kurmasını Hz. İsa’nın dünyaya geri dönüşü için bir önkoşul olarak gören bu yeni dinî anlayışın on dokuzuncu yüzyıl ve erken yirminci yüzyılda Dwight Moody, C. I. Schofield ve William Blackstone gibi Protestan ilahiyatçılarca yayıldığını vurgularlar (s.133). Mearsheimer ve Walt’un naklettiği üzere, önde gelen bir Amerikalı Siyonist açıkça, “İsrail Silahlı Kuvvetleri’nden sonra İsrail’in en önemli stratejik varlığının ABD’deki Hristiyan Siyonistler olabileceğini” iddia etmektedir (s.133). Yine Mearsheimer ve Walt’un naklettiği üzere, her ikisi de ABD Temsilciler Meclisi başkanlığı yapmış olan Teksaslı Kongre üyeleri Tom DeLay ve Richard Armey Hristiyan Siyonist görüşlere sahiptir. Öte yandan Protestan ilahiyatçısı William Blackstone’un daha 1891’de yüzlerce Amerikalı ileri gelenden imza toplayarak ABD Başkanına sunduğu bir dilekçeyle Osmanlı yönetimindeki Filistin’in Yahudilere tahsis edilmesi için girişimde bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu da Protestan Siyonistlerin Herzl’den ve Dünya Siyonist Kongresi’nin kuruluşunda yıllar önce Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için en üst düzey siyasiler nezdinde girişimlerde bulunduklarına işaret etmektedir. En geç İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Hristiyan Siyonizmi olarak anılan Protestan Siyonist düşüncenin bayraktarlığının dünyanın en büyük Hristiyan ve en büyük Protestan ülkesi haline gelen ABD’ye geçtiği rahatlıkla söylenebilir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail’in soykırım politikasını kimler durdurabilir?</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail’in kurulmasının kimin fikri olduğu sorusu neden önemli? İsrail’in kuruluşundan günümüze kadar işgal ve ilhak yoluyla genişlemesinde Yahudi Siyonistlerin rolü gayet iyi biliniyor olduğu halde İngiliz ve Amerikalı Protestan Siyonistlerin rolü yeterince iyi bilinmemektedir. Oysa bu kısa yazıda özetlediğim üzere Yahudilerin Filistin’e dön(dürül)mesi ve orada bir Yahudi devleti kur(dur)ulması fikri Protestan Siyonistler arasında yüzyıllar önce ortaya çıkmış ve uluslararası siyasette Winston Churchill gibi çok önemli aktörler tarafından benimsenmiştir. Bu dinî, siyasî ve tarihî arka plan göz önüne alınacak olursa, İsrail’in soykırıma varan işgal politikasını durdurmak için Yahudi Siyonistler kadar ve hatta onlardan daha fazla Hristiyan Siyonistlerin İsrail’e desteğini kesmenin kritik önemi ortadadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail’in kurulduğu 1948’den bu yana ABD’yle kurduğu ve “özel ilişki” (special relationship) olarak tarif edilen olağanüstü bağ sayesinde çoğu zaman neredeyse koşulsuz askerî, ekonomik ve siyasî destek aldığı bilinmektedir. ABD’nin değişik boyutlarda sağladığı bu desteğin İsrail’in Arap ülkelerine karşı savaşlarını kazanmasında büyük rol oynadığı, hatta 1973’teki Arap-İsrail savaşı esnasında ABD hava kuvvetlerinin doğrudan müdahale ederek tanklar ve ağır silahlar dahil on binlerce ton askeri malzemeyi İsrail’e taşıdığı bilinmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">16 Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’nin bağımsız komisyonunun İsrail’in Gazze’de Filistinlilere karşı “soykırım” yaptığı ve yapmaya devam ettiği yönündeki raporunu yayınlamasına rağmen, İsrail’le rekabet edebilecek güçteki herhangi bir devletin bugüne dek bu soykırımı durdurmak üzere askerî ve insanî müdahalede bulunmamasının sebebi de İsrail’den ziyade dünyanın en büyük askerî ve ekonomik kapasitesinde sahip ABD ile bir çatışmayı göze alamamalarıdır. Dolayısıyla, önde gelen çok sayıda aktivistin de işaret ettiği üzere, soykırımı durdurmak üzere girişimlerin doğrudan ABD hükümetini İsrail’e destek vermekten vazgeçirmeye odaklanması bu açıdan mantıklıdır. ABD hükümetlerinin istedikleri vakit İsrail’in politikalarını değiştirebilecek baskıyı kurabildikleri nadir örnekler de bulunmaktadır. Muhtemelen günümüzün en ünlü Filistinli Amerikalı akademisyeni olan Columbia Üniversitesi Edward Said Kürsüsü profesörü Rashid Khalidi bir röportajında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın 1982’de İsrail Başbakanı Menachem Begin’e telefonda bağırarak İsrail’in Beyrut’u bombalamaya son vermesini talep etmesinden yarım saat sonra bombardımanın bittiğini hatırlatır (“The Neck and the Sword,” New Left Review 147, Mayıs-Haziran 2024). Khalidi’nin aynı röportajında bahsettiği üzere ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın İsrail Başbakanı David Ben Gurion’a İsrail’in Sina yarımadası ve Gazze’den geri çekilmesini söylemesi ve İsrail’in de geri çekilmesi daha da çarpıcı bir başka örnektir.</span></span></p>

<p><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">OPEC üyesi Arap ülkelerinin tarihsel tavır değişikliği</span></span></strong></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Her ne kadar ABD’nin halen devam eden neredeyse koşulsuz desteği İsrail’e önemli bir askerî ve siyasî avantaj sağlıyor olsa da denklemin diğer tarafında geçmişte bilhassa petrol zengini Arap ülkelerinin İsrail’e karşı gösterdiği dayanışma ve mücadele azminin kırıldığını da vurgulamak gerekir. Örneğin ABD’nin 1973’de İsrail’e savaşın seyrini değiştiren askerî desteğine tepki olarak OPEC üyesi Arap ülkelerinin Suudi kralı Faysal önderliğinde uyguladığı petrol ambargosunun ABD başta olmak üzere küresel ekonomik düzeni derinden sarstığı düşünüldüğünde, yakın geçmişle karşılaştırıldığında eksik olan çok önemli bir güç unsurunun petrol zengini Arap ülkelerinin Filistin’e desteği olduğu da söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Şener Aktürk, Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Oct 2025 13:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/10/israil-kimin-fikriydi-1759920731.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD ile dengeli ekonomik yakınlaşma: 25 Eylül ve sonrası</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/abd-ile-dengeli-ekonomik-yakinlasma-25-eylul-ve-sonrasi-3226</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/abd-ile-dengeli-ekonomik-yakinlasma-25-eylul-ve-sonrasi-3226</guid>
                <description><![CDATA[Ankara’nın ulusal ve bölgesel güvenlik kaygıları nedeniyle diplomatik ve ekonomik alanlarda genişlettiği politika özerkliği, uzun yıllar "eksen kayması" olarak eleştirilse de küresel güçlerle eşitlikçi ilişkilerin temelini oluşturdu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadık Ünay, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti ve ikili ilişkilerde başlatılan "dengeli yakınlaşma" sürecini enerji, ticaret ve savunma boyutlarıyla&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti, gerek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Gazze meselesi ve diğer küresel-bölgesel sorun alanlarıyla ilgili verilen etkili mesajlar, gerekse Başkan Trump’la yapılan ikili ve çok taraflı görüşmeler bağlamında oldukça verimliydi. Özellikle Kasım 2019'daki son ziyaretin üzerinden tam altı yıl geçtikten sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve heyetinin 25 Eylül’de gerçekleştirdikleri Beyaz Saray ziyareti, ikili ilişkilerde yeni bir "dengeli yakınlaşma" döneminin başlaması açısından milat niteliğindeydi. Altını çizdiğimiz dengeli yakınlaşma süreci, Donald Trump’ın ilk Başkanlık döneminde yaşanan çeşitli krizler ve Joe Biden döneminde bölgesel konularda su yüzüne çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle mesafeli seyreden ikili ilişkilerin olumlu patikaya dönüşünü pekiştirdi. Türkiye’nin önemli bir NATO müttefiki ve yükselen güç olarak hem ABD-AB merkezli Atlantik ekseniyle hem de Rusya-Çin merkezli BRICS blokuyla kazan-kazan prensiplerine dayalı stratejik ilişkiler geliştirme iradesi, yaklaşık on yıllık iniş çıkışların ardından kritik dönüm noktasına ulaştı. Ankara’nın ulusal ve bölgesel güvenlik kaygıları nedeniyle gerek diplomatik gerekse ekonomik alanlarda genişletmeye özen gösterdiği politika özerkliği, uzun yıllar "eksen kayması" eleştirilerine hedef olduktan sonra küresel güçlerle eşitlikçi ilişkilerin temelini oluşturdu. Bu bağlamda Rusya ve Çin başta olmak üzere küresel sistemin yükselen güçleriyle enerji, dış ticaret ve modern altyapı yatırımları gibi alanlarda işbirliği geliştirilirken; ABD yönetimleriyle ulusal çıkarlara ve güvenlik kaygılarına saygılı bir yakınlaşmanın başlatılması önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İkinci Başkanlık döneminde ABD’nin askeri güvenlik harcamalarını kısma, dış ticaret açıklarını kapatma, bölgesel aktörlere daha fazla alan açma gibi öncelikleri benimseyen Donald Trump için Türkiye gibi bölgesel güçlerle yakınlaşmak rasyonel bir tercih haline geldi. Ayrıca 25 Eylül’deki Beyaz Saray ziyaretinde Trump’ın genellikle asgari diplomatik nezaket kurallarını hafife alan tavırlarından uzak durması ve bir kamusal iletişim krizi çıkmamasına özen göstermesi, başlatılan sürece ne kadar önem verdiğini açıkça ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump, dengeli yakınlaşma iradelerinin kurumsallaşması ve çeşitli alanlarda somut yansımalarının görülmesi açısından önem taşıyan görüşmede tartışmalı dış politika ve bölgesel güvenlik konularına girmemeye özen gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Enerji ve ticarette stratejik anlaşmalar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uluslararası kamuoyuna verilen mesajlarda ikili ilişkilerin geliştirilmesinde lokomotif rolü oynayacak nükleer enerji ve LNG anlaşmaları, dış ticaret hacmini 100 milyar dolar hedefine yaklaştıracak adımlar, Türk Hava Yolları ile Boeing arasındaki uçak alımı anlaşması gibi sivil havacılık konuları ön plana çıkarıldı. Bu bağlamda nükleer enerji alanında uzun vadeli işbirliğinin altyapısını oluşturacak Stratejik Sivil Nükleer İşbirliği Mutabakat Zaptı’nın imzalanması önemli bir adımdı. Mersin Akkuyu’daki Nükleer Enerji Santrali’nin inşası bağlamında Rosatom üzerinden Rusya ile yürütülen süreç dikkate alındığında; önümüzdeki yıllarda inşası gündeme gelebilecek nükleer santrallerle ilgili finansal ve teknolojik işbirliği, teknik eğitim vb. süreçlerin ikili ilişkilerde yeni bir yakınlaşma patikası açacağı aşikar. Ayrıca Türkiye'nin petrol ve doğalgaz altyapısıyla ticaretinden sorumlu devlet kuruluşu BOTAŞ ile dünyanın önde gelen enerji gruplarından Mercuria arasında imzalanan LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) tedarik anlaşması da kritik önemde. 20 yıl boyunca toplamda yaklaşık 70 milyar metreküp ABD kaynaklı doğal gaz eşdeğeri LNG tedarikine imkân tanıyan bu anlaşma, Mercuria ile kurulacak ortaklık sayesinde BOTAŞ’ın küresel LNG sahnesinde önemli bir pozisyon elde etmesine de yardımcı olacak nitelikte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2026-2045 yılları arasında BOTAŞ, her yıl yaklaşık 4 milyar metreküp doğal gaz eşdeğeri LNG'yi ağırlıklı olarak kış dönemlerinde farklı gazlaştırma terminallerinden teslim alacak. Ayrıca BOTAŞ ile ABD’li Woodside arasında 2030'dan itibaren 9 yıl süreyle yaklaşık 5,8 milyar metreküplük LNG'nin tedarik edilmesine dair uzun dönemli ön anlaşma imzalandı. Söz konusu anlaşmalar, Türkiye’nin enerji jeopolitiği bağlamında arz güvenliğini sağlarken Rusya’ya yönelik tek taraflı bağımlılığı hafifletme, ulusal enerji sepetini çeşitlendirme ve stratejik özerklik kararlılığını ortaya koydu. Başkan Trump diğer Avrupa ülkelerine yaptığı çağrıyı yineleyerek Rusya’dan doğal gaz ve petrol ithalatının azaltılması yönündeki talebini seslendirirken, LNG anlaşmasıyla bu yönde bir adım atılmış olmasından memnundu. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından bakıldığında ise LNG anlaşması, mevcut boru hatlarının sağlayamadığı kaynak çeşitliliği ve fiyat esnekliği gibi avantajlar getirmesi nedeniyle basit bir enerji kontratının ötesinde, dış politikada esneklik kazandırma potansiyeliyle öne çıktı. Ayrıca son yıllarda büyük yatırım yapılan LNG depolama tesisleri sayesinde Orta Doğu ve Kafkaslar ile Avrupa arasında bir enerji üssü (hub) olma yönündeki iradenin hayata geçirilmesi noktasında olumlu karşılandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Savunma ve havacılıkta ileri adımlar</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bunun dışında bayrak taşıyıcı hava yolumuz Türk Hava Yolları, Airbus ve Boeing şirketleriyle yürüttüğü uçak tedarik programı kapsamında Boeing’den 50’si kesin sipariş, 25’i opsiyonlu olmak üzere toplam 75 adet B787, 100’ü kesin sipariş, 50’si opsiyonlu olmak üzere 150 B737 MAX uçağı satın alınacağını ilan etti. Söz konusu satın alma, motor üreticisi CFM International ile devam eden görüşmelerin başarıyla sonuçlanmasına bağlı olarak gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son ziyareti ışığında oluşan olumlu hava Türkiye’nin ABD yönetiminden talep ettiği yeni nesil F-16 savaş uçaklarının tedariki, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 projesine geri dönüş gibi Kongre onayı gerektiren konularda ilerleme sağlanmasını kolaylaştırabilir.. Söz konusu konularda somut adımlar atılması da, 100 milyar dolarlık karşılıklı ticaret hedefine ulaşılması bağlamında önemli bir dinamizm oluşturacaktır.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Sadık Ünay, İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Sep 2025 13:41:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/abd-ile-dengeli-ekonomik-yakinlasma-25-eylul-ve-sonrasi-1759229041.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyaz Saray&#039;da tarihi görüşme: Masada hangi konular var?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/beyaz-sarayda-tarihi-gorusme-masada-hangi-konular-var-3059</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/beyaz-sarayda-tarihi-gorusme-masada-hangi-konular-var-3059</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın bir araya geleceği toplantıda, ticaret, yatırım, savunma sanayi ve askeri anlaşmalar ile bölgesel savaşlar ve çatışmalara vurguyla barış vizyonunun görüşüleceği açıklandı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Kıdemli Araştırmacısı Doç. Dr. Murat Aslan, Türkiye-ABD ilişkilerindeki dinamikleri ve Beyaz Saray'da yapılacak görüşmenin önemini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu münasebetiyle görüşme ve diplomasi trafiğinde ivme artıyor. ABD’nin Arap ve Müslüman ülke liderleriyle 23 Eylül’de yaptığı Gazze toplantısı sonrasında, iki lider bugün saat 18.00’de ikili ilişkileri görüşmek üzere bir araya gelecek. Erdoğan’ın Beyaz Saray’da 13 Kasım 2019 tarihinde yapmış olduğu son ziyaretten bu yana iki Devlet Başkanı en son Haziran ayında NATO Zirvesi’nde bir araya gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Biden yönetiminin, Türkiye’ye yönelik soğuk yaklaşımı nedeniyle iki ülke arasındaki temaslar son dört yıl boyunca mesafeliydi. İki ülkenin ortak çıkarlarına rağmen, bölgesel meselelerde ayrıştıkları bu dönem ‘seviyeli bir göz temasının’ ötesine geçemedi. Nitekim Türkiye’yi çevreleyen coğrafyada meydana gelen savaş ve krizler ikili ilişkileri ihtiyatlı bir diyalogla sınırladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump’ın Türkiye söylemleri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Eski ABD Başkanı Joe Biden iktidardayken, Trump’ın seçim kampanyasında tamamen nötr bir çizgiyi tercih eden Türkiye, ABD iç meselesi olan seçimlere yönelik hiçbir yorumda bulunmadı. Trump’ın kazanma ihtimali belirince de seçim sonrası döneme yatırım yapma gibi etik dışı eylemlere tenezzül etmedi. Bu nedenle Trump, Türkiye ile ilgili söylemlerinde dengeyi gözetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump, seçim kampanyasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik övgü dolu sözleri açıkça ifade ederken eski ABD Başkanları Barack Obama ve Joe Biden’ın Türkiye’ye yönelik hatalarını hatırlattı. Günah çıkarma niteliğindeki bu beyanlara rağmen, Trump’ın ilk Başkanlık döneminde krizler yaşandığını da hatırlamak gerek. Döneme damga vuran bir dizi olumsuzluk halâ hatıralarda ancak Trump’ın ikinci Başkanlık dönemi öncesinde bir muhasebe yaptığı anlaşılıyor. Nitekim seçimlerde Türkiye veya Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhinde tek bir olumsuz sözü yok. Bu nedenle Trump-Erdoğan görüşmesinin gergin bir ortamdan ziyade yapıcı bir atmosferde geçmesi bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD’nin, İsrail’e sağladığı destek sebebiyle Arap ve Müslüman devletleri ve toplumları kaybettiği biliniyor. Bu nedenle Trump, bugünkü görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Müslümanlar nezdindeki sempatisinden faydalanmaya çalışabilir. O halde, görüşmenin yapıcı ve somut adımlara yönelmesi, bu kapsamda özellikle ikili ilişkilere odaklanması muhtemel. Bu konu başlıklarını kısaca özetlemek ve beklentileri ortaya koymak faydalı olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türk-Amerikan ilişkilerine şekil veren niyet</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin beka kaygıları nedeniyle artan ‘stratejik otonomisi’ Amerika’da ‘eksen kayması’ şeklinde yorumlanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki Beyaz Saray ziyaretinde ‘eve geri dönün’ çağrısı yapan Senatörler hâlâ hatıralarda. Nitekim Beyaz Saray ‘kontrol edilebilir’ bir Türkiye arzuluyor ancak böyle bir beklenti Türkiye’nin ‘potansiyeli’ ile orantılı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye; Suriye, Libya, Afrika, Balkanlar ve Güney Kafkasya’da inkâr edilemez bir etkiye sahip. Sırp ve Boşnaklarla, Ukrayna ve Rusya’yla, Azerbaycan ve Ermenistan’la, Erbil ve Bağdat’la, Bingazi ve Trablus’la aynı anda diyalog kurma becerisi sadece Türkiye’ye mahsus bir özellik. Bu gerçekler ışığında Türkiye’nin ABD’den beklentisi, çıkarlara saygı duyulması ve sınırların farkındalığı ile ilgili. Diğer bir deyişle, Türkiye, güvenlik ve refah odaklı millî siyasetinin gözetilmesini istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Görüşme gündeminde hangi başlıklar var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplantıda ticaret, yatırım, savunma sanayi ve askeri anlaşmalar ile bölgesel savaşlar ve çatışmalara vurguyla barış vizyonunun görüşüleceği açıklandı. Ancak iki ülke ilişkilerinin otuz yıldan bu yana yaşadığı iniş ve çıkışların daha stabil bir çizgiye indirgenmesi ve ‘normalleştirilmesi’ için bu konuların ötesine geçmek önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticaret bağlamında, 2024 yılı sonu itibarıyla, yaklaşık 33 milyar ABD dolarlık ticaret hacmi dengeli bir paylaşımı yansıtıyor. Uygulanan gümrük vergilerine rağmen her iki ülke 16’şar milyar ABD doları bir ithalat-ihracat seviyesine ulaşmış. Türkiye’nin gümrük vergilerini indiren son Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bu hacim muhtemelen artacak. Gündemde olan savunma sanayi alımlarıyla da 100 milyar ABD doları hedefi gerçekleşebilir. Ancak bu noktada dengeli bir ticaret hacminin Türkiye için önemli kriter olduğunu hatırlatmak gerekir. Yani Türkiye de ABD’ye mal satabilmeli veya ortak projelere katılabilmeli. Bu noktada F-35 projesi ortaklığına geri dönüş ve haksız bir uygulamanın sonlandırılmasıyla iki ülke ticarette yeni bir sayfa açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yatırım konusunda ABD, Türkiye’de 2024 yılı itibarıyla 15 milyar dolarlık bir yatırım stokuna sahip. Ocak-Mayıs 2025 dönemindeyse toplam 4,727 milyar dolarlık yatırımın yüzde 36’sını Amerikalılar gerçekleştirdi. Böylece ABD, ilk beş ayda Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülke oldu. Ancak bu rakam, finans sektörü de dikkate alınırsa hâlâ yeterli değil. Öte yandan, Türk şirketlerin ABD’de 12 milyar ABD doları yatırımı olduğu biliniyor. Toplam yatırım hacminin 27 milyar ABD doları olduğu dikkate alınırsa, yatırımda da 100 milyar dolarlık hacmin hedeflenmesinde fayda var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Savunma sanayi konusu biraz çetrefilli. Senato'daki Türkiye karşıtlığıyla bilinen Ermeni, Rum ve siyonist lobilerin menfi çabaları geçmişte ambargoları ve yaptırımları gündeme getirdi. Bu konuda Trump’ın iradesini ortaya koyması ve kendi vekillerini ikna etmesi gerekiyor. Ancak, Senatörler önkoşullar ileri sürerek silah satışına ‘sarı’ ışık yakıyor. Trump ise Türkiye lehine söylemleriyle olumlu bir izlenim yarattı. Özellikle F-16’lar ve yolcu uçağı alımında mesafe katedildi. KAAN için ilk etapta ihtiyaç duyulan motorların tedariki mümkün görünüyor. Ancak F-35 meselesinde Trump’ın ağırlığını koyması şart. Öte yandan, Türkiye’nin sınırlı sayıda tedarik edeceği F-35’lerin KAAN’ın tam olarak envantere gireceği döneme kadar geçici bir çözüm olduğunu hatırlamak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Barış vizyonunda, arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık çabaları öne çıkıyor. Trump için Rusya-Ukrayna Savaşı, Erdoğan için Gazze’deki soykırım çözülmesi gereken önemli iki konu. Azerbaycan-Ermenistan ve Suriye ise iki liderin uzlaştığı konu başlıkları. Ancak burada bir tespitte bulunmak gerekiyor. Bölgesel meselelerde ABD ve Türkiye, yapıcı bir diyalog içerisine girdiğinde sonuç alıcı hamleler daha kolay başarılabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump tarafından gündeme getirilecek bir diğer husus Türkiye’nin Rusya ve Çin ile ilişkileri. Bu iki ülke ile ilgili kaygılarını sıklıkla dile getiren Trump, Türkiye’den taleplerde bulunabilir. Trump için BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi Çin önderliğindeki yeni oluşumlar felaket senaryosu niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail ile ilgili gündem ise karmaşık bir resim veriyor. Suriye ile görüşmeler yapan İsrail yönetimi, Türkiye’yi tehdit olarak seslendirmeye başladı. Bakü’de tesis edilen çatışma önleme mekanizması halen işliyor. Ancak Netanyahu’nun Trump’a baskı yapması ve Türkiye’ye karşı kışkırtması muhtemel görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump görüşmesi ikili ilişkileri ve bölgesel meseleleri ele almada bir kırılma noktası olabilir. Önemli olan iki ülkenin karşılıklı çıkarlarına ve kaygılarına saygı duymaları ve sadece sembolik değil, somut kazanımlar elde etmeleri; bunu da ‘kazan-kazan’ yaklaşımıyla gerçekleştirmeleridir. Netice olarak Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü siyaset çerçevesinde ABD ile de normalleşmenin sağlanabileceği söylenebilir.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Murat Aslan, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Kıdemli Araştırmacısıdır.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Sep 2025 12:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/beyaz-sarayda-tarihi-gorusme-masada-hangi-konular-var-1758793259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Daha adil bir dünyanın yolu Gazze’den geçiyor</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/daha-adil-bir-dunyanin-yolu-gazzeden-geciyor-3025</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/daha-adil-bir-dunyanin-yolu-gazzeden-geciyor-3025</guid>
                <description><![CDATA[ANALİZ: Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM konuşması: Daha adil bir dünyanın yolu Gazze’den geçiyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye “güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğunu” söylüyor. Türkiye, bu ilke geçerli oluncaya kadar “Dünya 5’ten büyüktür” demeye devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Milli İstihbarat Akademisinden Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM Genel Kurul konuşmasının satır aralarını kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">23 Eylül günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda beklenen konuşmasını gerçekleştirdi. Bu konuşma iki sebeple bekleniyordu. İlk sebep Türkiye’nin uzun bir süredir BM Genel Kuruluna ve Kurul konuşmalarına atfettiği önemle ilgili. Bilindiği üzere Ankara reformist ülkelerin başında geliyor. Yani kural temelli uluslararası düzenin yıkılmasından ziyade düzenin daha iyi ve daha adil hale gelmesini arzu ediyor. Reform yolunun da düzene içkin olduğunu yani uluslararası hukuktan, işbirliğinden, barışçıl çözüm ve adil dağıtım ilkesinden ve de gelişmenin bencilce değil kolektif normlar üzerinden yorumlanmasından kaynaklanabileceğini iddia ediyor. Bu doğrultuda, Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulunda geçmişte küresel sorunlara ve Türkiye’nin vizyonuna değinen çok önemli konuşmalar yaptı. “Dünya Beşten Büyüktür” sloganı özellikle BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) etkisizliğini eleştiren çoğunluk için adeta bir motto oldu ve bu motto bugün de geçerliliğini koruyor. Bu nedenle reformist, özellikle arabuluculuk çabaları açısından son derece etkin, etkili ve bağımsız dış politikaya, stratejik özerkliğe önem veren bir ülke olarak Türkiye'nin dünyanın ahvalini nasıl değerlendireceği merakla bekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İkinci sebep bu yılki BM Genel Kuruluna damga vuran mesele, Gazze soykırımı ve Filistin meselesi ile ilgili. İsrail’in yayılmacı politikalarının yaratacağı tehlikelere ilk dikkat çeken aktörlerden biriydi Türkiye. Sayın Erdoğan’ın 2019 konuşması ve İsrail’in Filistin aleyhine nasıl yayıldığını gösteren haritalar hala zihinlerde. Meselenin başından itibaren Gazze’deki insani krize karşı tedbir alınması gerektiğini söyleyen, İsrail’in soykırım suçu işlediğini ilk dillendiren, iki devletli çözüm ve sadece Gazze’de değil, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de Filistinlilerin haklarının tanınması gerektiğini söyleyen bir devlet olarak Türkiye’nin bu konuda ne diyeceği aslında tahmin ediliyordu. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu konuda yani Gazze’deki insanlık suçunun önlenmesi gerekliliğini, İsrail yayılmacılığının durdurulması gerektiğini, hangi bağlamda söyleyeceği merak ediliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İstikrarsızlığın/aşırılığın/yayılmacılığın önlenmesi ve adalet</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sayın Erdoğan’ın konuşmasında çizdiği bağlam- ki bu bağlam Türkiye’nin dünya vizyonunu yansıtıyor- üç şekilde ifade edilebilir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">1- <strong>Türkiye reformist bir aktör</strong>. Uluslararası küresel yönetişimin kurallara dayalı doğasının devam etmesi gerektiğine inanıyor. Bu kurallarla aktörlerin, en güçlüsünden en güçsüzüne, sınırlanacağını kabul ediyor. Ancak kuralların daha etkili ve adil bir biçimde uygulanması için bazı değişimlerin gerçekleşmesi, yeni formüllerin bulunması gerektiğini söylüyor. Bu noktada Sayın Erdoğan örnek olabilecek üç formül dile getirdi. İlki BM Genel Sekreteri'nin BM 80 Girişimi’ne destek olmak, İstanbul merkezli bir BM önerisi ve Dijital Dünyada Çocuk Hakları Sözleşmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">2- <strong>Türkiye endişeli bir aktör çünkü</strong> çevresinde ve dünyada ciddi jeopolitik ve insani sınamalar var. Sayın Cumhurbaşkanı, bu sınamaların en üstüne Gazze’deki katlanılmaz durumu koyuyor. BM Genel Kurulunda Gazze’deki yıkımı, kadın ve çocukların çektiklerini, açlık ve sakatlıkla sınanmalarını gösteren fotoğrafları sundu. Uluslararası toplumu bencil çıkarları izleyen katı aktörler olmaktan çıkaran bu tür acının temsillerine karşı gösterdiği vicdani tepkidir. Bu noktada, Türkiye bir kere daha uluslararası toplumu kendi vicdanının sesi olmaya davet etmiştir. Türkiye’nin endişeli olmasının diğer bir sebebinin Rusya-Ukrayna Savaşı, Sudan Savaşı gibi süregiden çatışmalar, Orta Doğu ve Afrika’daki terör tehdidi, artan ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ticarette artan aşırı korumacılık ve İsrail gibi aşırı yayılmacı ideolojilere sahip aktörlerin istikrarsızlaştırıcı etkisi olduğu görülüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çift başlı Selçuklu Kartalı: Dengesiz güç adil değildir</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye’nin çözüm önerileri Ankara’nın 360 derece dış politika anlayışını yansıtıyor. Bu sene Sayın Erdoğan, bu kavrama çift başlı Selçuklu Kartalı sembolünü de eklemiş. Yani tüm küresel meselelerle, tüm bölgelerle sadece güç değil denge anlayışı çerçevesinde de ilgilenen bir Türk Dış Politikası yaklaşımına sahibiz. Buna göre bu yaklaşımın geleneksel ilkeleri Sayın Erdoğan’ın konuşmasında yer buluyor: komşular ve ülkeler arasındaki sorunlara barışçıl çözüm için arabuluculuk; kazan-kazan müzakereleri; diplomasi; adil bir barışın kaybedeni olmayacağı gerçeği; ucuz, güvenli, sürdürülebilir ticaret ile arz zincirinin korunması ve istikrarsızlığa karşı birlikte istikrar için çalışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ankara, BM Genel Kurulunda daha önce çokça dillendirdiği üç öneriyi böylece tekrar ifade etme fırsatı buldu: Doğu Akdeniz Konferansı, Balkan Platformu ve BM’nin kuruluş ruhuna (büyük savaşları önlemek için işbirliği ve uluslararası hukukun gözetilmesi ruhuna) geri dönülmesi. Tabi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Doğu Akdeniz’den bahsederken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Kıbrıs Türklerinin haklarını ve eşitliğini tüm uluslararası topluma tekrar hatırlattığını da sözlerimize ekleyelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">3- <strong>Türkiye adil bir aktör;</strong> yani insanlığın daha iyi, gelişmiş ve adil bir küresel yönetişime sahip olması gerektiğini düşünüyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının öznesi sadece Ankara değil. Sayın Erdoğan, Ankara kadar uluslararası toplum adına da konuşuyor. Gerçeklikler, güçler dengesi, konvansiyonel/konvansiyonel olmayan askeri kapasite, güç ve zorlayıcılığı kim kullanıyor, kime karşı kullanıyor sorusu üzerinden çizilebilir. Ankara, kimin haklı olduğunu, neyin adil olduğunu sormaya devam edecek. Bu noktada Sayın Cumhurbaşkanı Gazze’deki siviller için çalışan tüm aktivistlere, birleşen tüm yüreklere ve Sumud Filosu’na selam gönderiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını bitirirken atıf yaptığı ilke, uluslararası ilişkiler yazınının, Tukididis okuyanların, Marcus Aurelius okuyanların, Immanuel Kant okuyanların aşina olduğu bir ilke: Türkiye “güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğunu” söylüyor. Türkiye, bu ilke geçerli oluncaya kadar “Dünya 5’ten büyüktür” demeye devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, Milli İstihbarat Akademisi]</span></span></strong></em></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></strong></em></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Sep 2025 13:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/daha-adil-bir-dunyanin-yolu-gazzeden-geciyor-1758711040.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Soykırımın gölgesinde iki devletli çözüm:</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/soykirimin-golgesinde-iki-devletli-cozum-2935</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/soykirimin-golgesinde-iki-devletli-cozum-2935</guid>
                <description><![CDATA[Soykırımın gölgesinde iki devletli çözüm: Filistin'i tanıma kararları neyi değiştirir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İngiltere, Kanada, Avustralya ve Portekiz dün Filistin’i tanımış, Fransa'nın ise bugün BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda Filistin’i tanıması beklenmektedir. Bu kararlar, Avrupalı devletlerin artık bu hususta ABD’den farklılaştığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Hasan Basri Bülbül, Filistin’de iki devletli çözüm için atılan adımları ve bazı devletlerin Filistin’i tanıma kararlarının yansımalarını kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">12 Eylül 2025 Cuma günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Filistin meselesinde iki devletli çözümün önemine dair bir oturum gerçekleştirildi. Yapılan oylamada 142 devlet iki devletli çözüm için olumlu oy kullanırken İsrail, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve irili ufaklı 8 diğer üye olumsuz oy kullandı. 10 devlet ise çekimser kaldı.&nbsp;<strong>[1]</strong>&nbsp;İlgili karar sonrası Filistin devletinin tanınmasına yönelik adımlar yeniden dünya gündemine oturdu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Genel Kurul kararı, 28-30 Temmuz 2025'te kabul edilen İki Devletli Çözümün Uygulanmasına İlişkin New York Bildirisi'ni&nbsp;<strong>[2]</strong>&nbsp;de teyit etmiş oldu. Bununla birlikte, söz konusu kararların Filistin meselesinin çözümüne dair yeni bir vizyon sunduğunu ileri sürmek güçtür. Belgelerde, işgal altındaki Filistin topraklarının bir bütün teşkil ettiği, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı, İsrail ile barışçıl ilişkiler gerçekleştirecek egemen bir Filistin devletinin “kurulması” ve tanınması, Gazze’nin yeniden inşası ve Mahmud Abbas hükümetindeki Filistin yönetimine devredilmesi, Hamas’ın silah bırakması ve yönetimde rol almaması, Filistinli mültecilerin geri dönüşlerinin sağlanması, Filistin’in kalkınmasına yardım gibi hususlar ele alınıyor. Bunların pek çoğu zaten uzun zamandır dile getirilen hususlardır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Koşulsuz destek dönemi bitti, İsrail yalnızlaşıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail’in iki devletli çözümü rafa kaldırıp apartheid rejimine dayalı işgal ve ilhak uygulamalarını giderek artan bir şekilde dillendirmeye ve uygulamaya koyduğu inkar edilemez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda karar ve bildiri, uluslararası toplumun ezici bir çoğunluğunun İsrail’in iki devletli çözümü ortadan kaldırmaya yönelik politikalarına karşı olduğunu ortaya koyması açısından önemlidir. Bu mobilizasyonla birlikte daha fazla devlet Filistin’i devlet olarak tanımaya başlamıştır. Böylece, Filistin’in uluslararası bir aktör olarak devletler ve uluslararası örgütler nezdinde daha fazla hak ve yetkiye sahip olma süreçleri kolaylaşacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Nitekim İngiltere, Kanada, Avustralya ve Portekiz dün Filistin’i tanımış, Fransa'nın ise bugün BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda Filistin’i tanıması beklenmektedir.&nbsp;<strong>[3]</strong>&nbsp;Bu kararlar, Avrupalı devletlerin artık bu hususta ABD’den farklılaştığını&nbsp;<strong>[4]</strong>&nbsp;ve İsrail’in eskiden olduğu gibi Batı ittifakından sınırsız destek alamayacağını göstermektedir. Bu sebeple, İsrail bu adımlardan duyduğu rahatsızlığı dile getirmekte, Filistin devletinin tanınmasının Hamas’ı ödüllendirmek olduğunu ifade etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Filistin'i devlet olarak tanımak yeterli bir adım değil</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak belirtmek gerekir ki Filistin’in daha fazla devlet tarafından tanınması ile soykırımın durdurulması arasında doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün değildir. Özellikle Avrupalı devletlerin giderek artan bir şekilde Filistin’i tanımayı dillendirmeleri, soykırım sürecinde İsrail’e verdikleri açık ya da örtülü desteği maskeleme yahut kendilerini temize çıkarma çabaları olarak da okunabilir. Zira, uluslararası hukuk açısından Filistin’in devlet olma niteliğinde iki sene öncesi ile bugün arasında bir fark olduğunu söylemek mümkün değildir. Filistin halihazırda 148 devlet tarafından tanınmaktaydı. Filistin’in birkaç devlet tarafından daha tanınması onun hukuki açıdan devlet olma niteliğini ciddi anlamda etkilemeyecektir. Şu an yapılması gereken soykırımın durdurulması ve ateşkesin sağlanmasıdır. Bunun için, Gazze Mahkemesi Başkanı ve BM eski Filistin Özel Raportörü Richard Falk’un ısrarla dikkat çektiği gibi, askeri bir müdahalenin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir.&nbsp;<strong>[5]</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">New York Bildirisi'nde kalıcı bir ateşkesin sağlanması da öncelikli hedef olarak yer alıyor. Ancak tüm bunlar için somut adımların atılacağı ifade edilse de ilgili hususların nasıl hayata geçirileceği halen muğlaklığını koruyor. Örneğin, bildiride ateşkesin sağlanması ve sivillerin korunması için Filistin’e BM tarafından bir takım istikrar kuvvetlerinin gönderilmesi öngörülüyor. Bunun ise Filistin yönetiminin rızası ve BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) iznine dayalı olarak gerçekleştirileceği ifade ediliyor. Ancak belirtmek gerekir ki Filistin’e uluslararası askeri kuvvetleri konuşlandırmak için BM Güvenlik Konseyi’nin iznine ihtiyaç bulunmuyor. İlgili bildiriyi hazırlayan devletlerin ezici bir çoğunluğu halihazırda Filistin’i bir devlet olarak tanımış durumda. Filistin devletinin daveti üzerine ilgili askeri güçlerin Filistin’e gönderilmesi uluslararası hukuka pekala uygundur. Nitekim, Filistin devleti geçtiğimiz aylarda devletlere resmi olarak bu daveti iletmiş ve yardım çağrısında bulunmuştur.&nbsp;<strong>[6]</strong>&nbsp;Böyle bir askeri misyonun ayrıca BM Güvenlik Konseyi’nin iznine bağlanması aslında meselenin çözümsüzlüğe yeniden mahkum edilmesinden başka bir şey değildir. Zira, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan ABD, Filistin için atılabilecek her türlü adımı veto edip Konseyi çalışamaz hale getirmektedir. Bu sebeple, barış için gerekli olan askeri müdahaleyi BMGK'den beklemek gerçekçi olmayıp devletlerin bu hususta gerekli olan siyasi iradeyi aslında sergilemeyeceklerinin bir ifadesidir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Soykırımın durdurulması için askeri müdahale, 2005'de devletlerin kabul ettikleri Koruma Yükümlülüğü (R2P) çerçevesinde yerine getirilmesi gereken siyasi bir yükümlülüktür. Bu bağlamda, kendi vatandaşlarını soykırımdan korumakta aciz kalan Filistin devletinin çağrısına kulak vermek devletlerin yalnızca bir tercihinden ibaret değil aynı zamanda Koruma Yükümlülüğü bağlamında vermiş oldukları taahhüttün de bir gereğidir.&nbsp;<strong>[7]</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak, BM Genel Kurulu’nun 12 Eylül’de kabul ettiği karar, iki devleti çözümü ortadan kaldırmaya yönelik bir itiraz olması bakımından değerlidir. Ancak soykırımın durdurulması, Filistin devletinin tanınmasından öte, askeri müdahaleyi de içeren somut tedbirlerin alınması ile mümkündür. Bu noktada, devletler BM Genel Kurulu veya Güvenlik Konseyi’nin kararlarına ihtiyaç duymadan harekete geçebilirler ve geçmelidirler.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[1]</strong>&nbsp;https://news.un.org/en/story/2025/09/1165835</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[2]</strong>&nbsp;United Nations A/CONF.243/2025/1/Add.1, https://www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/israel-palestinian-territories/news/2025/article/united-nations-high-level-international-conference-new-york-declaration-on-the</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[3]</strong>&nbsp;https://www.aa.com.tr/tr/dunya/fransa-cumhurbaskani-macron-eylul-ayinda-ulkesinin-filistin-devletini-resmi-olarak-taniyacagini-acikladi/3641331</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[4]</strong>&nbsp;https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trump-filistini-tanima-karari-konusunda-ingiltere-ile-ayni-fikirde-olmadigini-belirtti/3691766</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[5]</strong>&nbsp;Gaza Tribunal, “Time to ACT: Mobilizing Against Israel’s Planned Conquest on Gaza City and Central Gaza” https://drive.google.com/file/d/136l69KscGKHFhFHdbI52GpEl8DzSiwPS/view</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[6]</strong>&nbsp;https://www.un.org/unispal/document/it-is-time-to-recognize-the-state-of-palestine-as-inherent-to-the-right-to-self-determination-of-the-palestinian-people-letter-from-the-state-of-palestine-a-es-10-1041-s-2025-488/?utm_source=chatgpt.com</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>[7]</strong>&nbsp;Gaza Tribunal, “Time to ACT: Mobilizing Against Israel’s Planned Conquest on Gaza City and Central Gaza” https://drive.google.com/file/d/136l69KscGKHFhFHdbI52GpEl8DzSiwPS/view</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Hasan Basri Bülbül, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 13:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/soykirimin-golgesinde-iki-devletli-cozum-1758537522.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Trump’ın İngiltere ziyareti:</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/trumpin-ingiltere-ziyareti-2906</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/trumpin-ingiltere-ziyareti-2906</guid>
                <description><![CDATA[Tüm ihtişam ve şatafat ile Trump’ı yakın tutarak en azından diplomatik bir bedel ödemeden aynı fikirde olmama hakkını kazanmak ve üstelik bu anlaşmazlıkları da çok görünür kılmamak İngiltere ve Starmer için diplomatik bir zafer olarak okunabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi (DİPAM) Başkanı Dr. Tolga Sakman, Donald Trump'ın 17-19 Eylül 2025 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İngiltere ziyaretini ve bu ziyaretin çıktılarını kaleme aldı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD Başkanı Donald Trump’ın 17-19 Eylül tarihleri arasında Londra’ya yaptığı devlet ziyareti, hem sembolik hem de stratejik açıdan iki devlet arasında ve transatlantik ilişkilerde yeni bir sayfa açtı. Kraliyet törenleri ve görkemli diplomatik ritüeller, ziyaretin medyada öne çıkan yüzü oldu. Ancak bu şatafatın ardında, Washington ile Londra arasında giderek daha karmaşık hale gelen ilişkilerin nasıl yönetileceğine dair ciddi bir sınav vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Trump’ın monarşi hayranlığını dikkate alarak Kral Charles’ın davetini bir diplomatik koz olarak değerlendirdi. İngiliz monarşisi Trump’ın politikalarında daha önce de dengeleyici roller üstlenmişti. Şubat ayında Beyaz Saray’da yaşananların ardından Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi kucaklayan da Mayıs ayında Trump’ın 51. eyalet olması yönündeki baskısı altında kalan Kanada’ya dayanışma göstermek için giden de Kral Charles'dı. Bu müdahalelerin Trump’ın saldırgan söylemini azalttığı görüldü ve iki devletin diplomatik çevrelerinde “sıradışı” olarak nitelendirildi.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kral Charles ziyaretin daha çok gösteriş ve şatafat kısmını içeren kraliyet etkinlerinde siyasi söylemlerden geleneksel olarak uzak durdu. Ancak Kral iki devletin özgürlük ve demokrasiyi savunmak için nesillerdir birlikte savaştığını vurgulayarak bugün Avrupa ve Orta Doğu’da saldırganlığın yeniden canlandığı bir ortamda, iki ülkenin ortak sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğine dair söylemiyle İngiliz devletinin yaklaşımını ortaya koymuş oldu. Trump ise iki devlet arasındaki akrabalık ve kimlik bağına atıfta bulunarak Ukrayna ve Orta Doğu da dahil olmak üzere dünya genelinde karşılaşılan yeni zorluklara her zaman birlikte yanıt vereceklerine dair söylemiyle yakınlığı vurguladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Teknoloji ve ticaretin yeni boyutu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ziyaretin en somut çıktısı, “Teknoloji Refah Anlaşması” oldu. ABD, teknoloji şirketlerinden gelen 150 milyar sterlinlik yatırım paketi, Londra’nın yapay zeka altyapısını geliştirme arayışına ivme kazandıracak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">AB'nin regülatif baskıları altında olmadan yapay zeka alanında belirlenen vizyon ve çalışma prensipleriyle hızla ilerleyen ve Batı için bir standart geliştirme arzusu da olan İngiliz hükümetinin bu çabası, yükselen Çin teknolojisine karşı önemli bir dengeleyici faktör olarak görünüyor. Bu noktada, ABD’nin bunu kullanma arzusu anlaşılabilir. Zaten Trump bu anlaşmayı, müttefiklerin yapay zeka dünyasında “hakimiyet kurmasına” yardımcı olacak yeni bir teknoloji anlaşması olarak duyurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ayrıca Starmer hükümeti, yatırımların yaklaşık 7 bin 600 kişiye istihdam sağlayacağını iddia ediyor. Bu da Starmer'in İngiliz iç kamuoyuna vermek için beklediği bir müjde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bununla birlikte, öngörüldüğü türden bir yapay zeka altyapısının inşası, İngiltere’nin enerji arzını artırmasını gerektirecek. Bu noktada iki ülke, İngiltere’nin gelecekteki yapay zeka veri merkezlerine güç sağlayabilmesi adına nükleer enerji konusunda ortak bir zemin buldu. ABD ve İngiltere, bu ziyaret kapsamında her iki ülkede de nükleer santral inşa etmeyi kolaylaştıracak bir anlaşma imzaladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diğer taraftan Trump’ın tüm dünya üzerinde gümrük vergileriyle başlattığı ticaret dengesizliği ardından İngiltere’nin ABD ile anlaşmaya giden ilk ülkelerden olması dikkat çekici. Mütevazı anlaşma, İngiltere’den ithalata yüzde 10’luk gümrük vergisini koruyor. Ancak her iki ülke için tarım ürünlerine erişimi biraz artırıyor ve İngiliz otomobil parçalarına uyguladığı vergileri düşürüyor. İngiltere ise ABD mallarına uyguladığı gümrük vergilerini ortalama yüzde 5,1’den yüzde 1,8’e düşürüyor. Üstelik Trump’ın gelişinden önce İngiltere, ABD’nin çelik ihracatına uyguladığı yüzde 25’lik gümrük vergisini kaldırmasını umuyordu. Ancak bu planlar rafa kaldırıldı. Bu sebeple, İngiltere’nin çelik endüstrisi çöküşün eşiğine geldi. Bu konudaki hayal kırıklığı ise toplantıya yansıtılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Transatlantik ilişkiler ve Avrupa güvenliği</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">ABD-İngiltere ilişkisi, derin istihbarat bağları, güçlü bir şekilde entegre olmuş orduları ve önemli ticaret bağlantıları ile göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Washington ayrıca, genişletilmiş bir nükleer kalkan ve istihbarat, gözetleme ve keşif gibi temel kabiliyetleri sağlayarak Avrupa güvenliğinde hayati bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’yi gemide tutmak hala kilit bir öneme sahip ve Londra bu göreve talip gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Starmer’in yüzde 5’lik ulusal güvenlik harcama hedefini tutturma ve ABD yapımı F-35’ler edinme taahhüdü, transatlantik güvenlik işbirliğine yönelik anlamlı yatırımlar olarak karşımıza çıkıyor. İngiltere ve ABD arasındaki savunma bağlarının yakın bir şekilde devam ettiğine dair bu göstergeler, transatlantik ilişkileri güçlendirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Avrupa, İngiltere’nin Trump’ı memnun etmek için ne kadar ileri gidebileceğini takip etti. Brexit sonrası AB şartlarından uzaklaşan Londra’nın hareket alanının daha geniş olması, teknoloji gibi konularda Washington ile ortak paydaya gelmesini kolaylaştırdı. Böylece Trump’ın “Önce Amerika” dünya görüşüyle ​​uyumlu alanlarda işbirliği sağlamayı başarması diğer Transatlantik müttefikler için bir örnek oluşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hemfikir olunmayan konu: Filistin</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Trump ve Starmer'in odada hiçbir personeli olmadan yaklaşık bir saat baş başa görüştüklerinde Ukrayna ve Gazze’yi de ele aldıkları tahmin edilebilir. Basın toplantısı sırasında oldukça dostane bir tavır takınsalar da anlaşamadıkları temel konulardaki tutumlarını değiştirmedikleri kısa sürede ortaya çıktı. İngiltere’nin Filistin devletini tanıma planı sorulduğunda Trump, aynı fikirde olmadığını söyledi ancak Starmer’in Hamas’ı kınamasından memnun oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Filistin’in tanınması muhtemelen sahada somut değişikliklere hızla yol açmayacak ancak bu durum İsrail’e, ABD’ye ve dünyaya İngiltere’nin statükonun sürdürülemeyeceğine inandığı yönünde bir mesaj gönderecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ziyaret kapsamında İngiliz hükümetinin Trump’tan İsrail’in saldırılarını sona erdirmesi yönünde tavır almasını beklemese de konuyu tarafsızlaştırmayı önerdiğini ve Trump'ı hiçbir şekilde misilleme yapmaması için ikna etmeye çalıştığını düşünebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Beklentiler ve ziyaretin başarısı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Londra’nın bu ziyarette temel olarak ABD-İngiltere arasındaki ilişkileri vurgulamak, ikili ticaret bağlarını derinleştirmek ve farklılıkları önemsiz göstermek adı altında üç hedefi vardı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüm ihtişam ve şatafat ile Trump’ı yakın tutarak en azından diplomatik bir bedel ödemeden aynı fikirde olmama hakkını kazanmak ve üstelik bu anlaşmazlıkları da çok görünür kılmamak İngiltere ve Starmer için diplomatik bir zafer olarak okunabilir. Böylece İngiltere, ABD’nin birincil sembolik ve stratejik müttefiki olarak kendi iç siyasetinde ve Avrupa’da bir dayanak sağlamış oldu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ayrıca, tüm bu çaba ve karşılığında gelinen nokta Brüksel ve Avrupa geneline transatlantik ilişkilerin gücünü ve koşulsuz ABD desteğine güvenme günlerinin sona erdiğini bir kez daha hatırlattı.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Tolga Sakman, Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi (DİPAM) Başkanıdır.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Sep 2025 15:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/trumpin-ingiltere-ziyareti-1758370916.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Küçük ihlaller, büyük güvensizlik: NATO-Rusya arasında neler oluyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/kucuk-ihlaller-buyuk-guvensizlik-nato-rusya-arasinda-neler-oluyor-2905</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/kucuk-ihlaller-buyuk-guvensizlik-nato-rusya-arasinda-neler-oluyor-2905</guid>
                <description><![CDATA[Rusya-Ukrayna Savaşı'nın, NATO-Rusya arasında yaşanacak bir savaşa dönüşmesi oldukça düşük ihtimal.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak sınır ihlallerinin artması ve hibrit saldırılar, bölgedeki güvenlik algısını sarsıyor ve güvenlik risklerini derinleştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Furkan Kaya, Rusya'nın Polonya hava sahasını ihlal etmesini ve bu durumun NATO-Rusya arasındaki gerilime etkilerini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya-Ukrayna Savaşı'nın üçüncü yılında çatışmaların Batı Avrupa’ya taşma riski her geçen gün artıyor. Bunun en somut örneği, 10 Eylül 2025’te Rusya’nın Polonya hava sahasında gerçekleştirdiği beklenmedik ihlaller oldu. Polonya ordusu, Rusya ve Belarus üzerinden gelen insansız hava araçlarının (İHA) hava sahalarını birçok kez ihlal ettiğini ve bu İHA'ların bazılarının etkisiz hale getirildiğini açıkladı. Bu beklenmedik olay üzerine NATO’nun kuruluş belgesinde yer alan 4. madde uyarınca acil istişare çağrısı yapıldı ve bu durum NATO’nun Doğu kanadında güvenlik ikilemi oluşmasına neden oldu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>? Artık haberler size gelsin</strong><br />
AA'nın WhatsApp kanallarına katılın, önemli gelişmeler cebinize düşsün.<br />
<br />
?&nbsp;Gündemdeki gelişmeler, özel haber, analiz, fotoğraf ve videolar için&nbsp;<a href="https://whatsapp.com/channel/0029Va7QYU5Jf05l2z0F8C17" target="_blank">Anadolu Ajansı</a><br />
?&nbsp;Anlık gelişmeler için&nbsp;<a href="https://whatsapp.com/channel/0029Va2LTEW4yltOJKAb3a3Q" target="_blank">AA Canlı</a></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO sınırda yeni kalkan kuruyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO Genel Sekreteri Mark Rutte yaşanan güvenlik sorunu nedeniyle ittifak üyeleriyle birlikte “Doğu Muhafızı” adında yeni bir güvenlik girişimini başlattıklarını duyurdu. Bu bağlamda, Fransa üç savaş uçağını, Danimarka F-16’larını, Almanya kara savunma sistemlerini ve İngiltere ise bir adet fırkateynini Polonya’ya sevk etmeye karar verdi. NATO’nun Avrupa’daki en üst düzey komutanı olan General Alexus G. Grynkewich’e göre, bu kapsamlı güvenlik hazırlığı, tam anlamıyla “yeni bir savunma tasarımı” özelliğinde olacak. Yani NATO, caydırıcılığını sadece Ukrayna’ya sağladığı destek üzerinden değil, doğrudan kendi sınırlarını koruma refleksiyle ortaya koymuş olacak.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Doğu cephesinde sinir harbi: Polonya krizi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO’nun doğu kanadının en kırılgan aynı zamanda en kritik ülkelerinden biri olan Polonya, hem coğrafi olarak Rusya ve Belarus’a sınırı olması hem de Ukrayna savaşında NATO’nun askeri ve lojistik desteğinde hayati bir koridor görevi görmesi sebebiyle Rusya’nın dikkatlerini üzerine çeken ülkeler arasında yer alıyor. Polonya hava sahasının Rus İHA’ları tarafından test edilmesi aynı zamanda NATO’nun caydırıcılık kapasitesini de sınava tabi tutuyor. Bu son girişim Ukrayna cephesinde “psikolojik harp” unsurlarının daha ön planda olduğu düşünüldüğünde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in savaşın sınırlarını yaymaktan çok baskı, yıldırma ve caydırıcılığı zayıflatma politikası olarak değerlendirilebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO’nun kırmızı çizgisi: Rusya ile doğrudan sıcak savaş yok</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Eski Sovyet coğrafyasının jeopolitik açıdan en önemli ülkelerinden biri olan Ukrayna, Avrupa’yla ilişkisi açısından Rusya için bir dönüm noktası olarak ortada duruyor. Ukrayna’nın kendi geleceğine karar vermesi, Rusya’nın da Avrupa ile olan ilişkisinin geleceğine karar vermesi açısından önem taşıyor. Bu noktada, Ukrayna-Rusya Savaşı'nın NATO-Rusya savaşına dönüşme olasılığı karşılıklı sınır ihlalleri akabinde oldukça muhtemel hale geliyor. Ancak NATO’nun kurulduğu günden beri genel stratejisi Moskova ile sıcak çatışmadan kaçınmak oldu. Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başladığı andan itibaren NATO’nun verdiği destek silah, mühimmat tedariki, istihbarat paylaşımı ve eğitim desteği ile sınırlı kaldı. NATO'nun bu duruşu hem Kiev’i Rus saldırılarına karşı güçlü ve dirençli kılıyor hem de Rusya ile direkt sıcak çatışmaya girmekten koruyarak iki blok arasındaki dengeyi bir şekilde sağlıyor. Bu bağlamda, NATO ile Rusya arasında sıcak bir savaş ihtimali oldukça düşük görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Polonya semalarında "gri bölge savaşı"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bölgesel savaş ihtimalini tamamen yok saymak elbette büyük iyimserlik olacaktır. Belarus üzerinden Rusya’nın SİHA ve İHA saldırılarının şiddetini arttırması, Baltık ülkelerini daha fazla güvenlik krizine sürükleyebilir. Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini bir Sırp milletçisinin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtına düzenlediği suikast ateşlemişti. Dolayısıyla günümüz gayri-nizami ve hibrit savaş ortamında meydana gelecek küçük bir kıvılcım devasa bir küresel yangına sebep olabilir. NATO ile doğru bir savaşa girmek Moskova’nın en son istediği senaryo olabilir. Çünkü konvansiyonel askeri kapasite açısından karşılaştırma yapıldığında NATO’nun üstünlüğü apaçık ortada. Ancak Rusya, Atlantik ittifakını elindeki enerji kartını ve jeopolitik konumunu kullanarak özellikle düşük yoğunluklu gerilimlerle ve “gri bölge” stratejileriyle sınıyor ve Batı’nın birliğini baskılayarak zorluyor. Bu bağlamda, Polonya hava sahası ihlalleri bu stratejinin önemli bir parçası olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, doğu kanadının anahtarı, Karadeniz’in güvencesi&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye için bu durum hem NATO’nun doğu kanadı hem de Karadeniz havzasının güvenliği bakımından oldukça kritik. Türkiye, Rusya-Ukrayna Savaşı boyunca savaşan taraflar arasında diyalogun sürmesini sağladı. Ankara aynı zamanda, “tahıl koridorunun” inşasını sağlayarak savaşın kıtaya yayılmasının önündeki en büyük engel oldu. Bir NATO üyesi olarak Türkiye, ittifakın kaidelerini yerine getirmeye devam ederken, diğer taraftan Moskova ile ilişkilerini sürdürdü. Bu ilişkinin sürmesinde şüphesiz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki “liderler diplomasisi” çarkının sağlıklı çalışmasının açık bir etkisi oldu. Ancak bir kesim Türkiye’yi taraf seçmeye zorluyor ve özellikle Rusya ile ilişkilerin bozulmasıyla çatışma riskini arttırmak istiyor. Türkiye ise her defasında İstanbul’un “21. Yüzyılın Cenevre’si” olarak nihai kalıcı barışa ev sahipliği yapması gerektiğini taraflara iletiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">NATO-Rusya gerilimi, kontrollü caydırıcılık ekseninde devam edecek</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç olarak, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın, NATO-Rusya arasında yaşanacak bir savaşa dönüşmesi oldukça düşük ihtimal. Ancak sınır ihlallerinin artması ve hibrit saldırılar, bölgedeki güvenlik algısını sarsıyor ve güvenlik risklerini derinleştiriyor. NATO’nun “Doğu Muhafızı” stratejisinin Moskova’ya karşı caydırıcılığı güçlendireceği düşünülürken, Rusya da psikolojik harp unsurlarıyla ve askeri testlerle ittifakın sabrını sınamaya devam edecek. Bu durum gelecekte “kontrollü caydırıcılık” dengesinin daha kaygan ve kırılgan bir zeminde devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Furkan Kaya, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Sep 2025 15:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/kucuk-ihlaller-buyuk-guvensizlik-nato-rusya-arasinda-neler-oluyor-1758370683.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyük Türkiye uzlaşısı: Kalıcı barış inşasında Türkiye Modeli</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/buyuk-turkiye-uzlasisi-kalici-baris-insasinda-turkiye-modeli-2893</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/buyuk-turkiye-uzlasisi-kalici-baris-insasinda-turkiye-modeli-2893</guid>
                <description><![CDATA["Büyük Türkiye Uzlaşısı" olarak adlandırılabilecek bu süreç, yalnızca terör sorununu çözme stratejisi değil, aynı zamanda ortak gelecek tahayyülünü kurumsallaştıran bir toplumsal sözleşme niteliğindedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Milli İstihbarat Akademisi Başkanı Prof. Dr. Talha Köse, "Terörsüz Türkiye" vizyonunu ve bu süreçte uygulanan Türkiye Modeli'ni&nbsp;kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, yaklaşık yarım asırdır stratejik enerji ve kaynaklarının önemli bölümünü terörle mücadeleye ayırmak zorunda kaldı. 1980'lerden itibaren artan PKK terörünün toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatta açtığı yaralar yalnızca güvenlik boyutuyla değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik etkileriyle de derin sorun alanı yarattı. Bugün gelinen noktada ise "Terörsüz Türkiye" vizyonu çerçevesinde yürütülen süreç, uluslararası literatürde "pozitif barış" inşası olarak adlandırılan yaklaşıma kendine özgü nitelikte yeni bir modeli ortaya koymaktadır. Bu model yalnızca terörün bitirilmesini değil, aynı zamanda kalıcı toplumsal barışın, uzlaşı kültürünün ve demokratikleşmenin derinleştirilmesini hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu bağlamda "Büyük Türkiye Uzlaşısı" olarak kavramsallaştırabileceğimiz söz konusu süreç, barış çalışmalarına "Türkiye Modeli" adıyla özgün bir katkı sunma potansiyeli taşımaktadır. Modelin kendine has özellikleri Türkiye'nin tarihsel deneyimlerinden, kendine has sorun ve çözüm dinamiklerinden ve küresel barış girişimlerinden edinilen derslerden beslenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Negatif ve pozitif barış ayrımı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Barış literatüründe Johan Galtung'un öncülüğünü yaptığı "negatif barış" ve "pozitif barış" ayrımı, barış inşa süreçlerini anlamak için elverişli bir çerçeve sunmaktadır. Kısaca negatif barış, yalnızca şiddetin sona erdirilmesini ifade etmektedir. Türkiye açışından PKK'nın silah bırakma ve örgütsel varlığını tasfiye etme kararı, bu bağlamda negatif barışın gerçekleştiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ancak bu durum kalıcı barış için yeterli değildir. Bu safhada negatif barışın "pozitif barış" ile desteklenmesi gerekmektedir. Zira pozitif barışla adaletin tesisi, toplumsal güvenin yeniden inşası, eşitlik ve farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşayabilmesi sağlanır. Türkiye Modeli, tam da bu noktada özgünleşmektedir. Bu süreçten negatif ve pozitif barış süreçleri birlikte yürütülmekte, yalnızca çatışmanın bitirilmesi değil, demokratik kapsayıcılığın artırılması, toplumsal travmaların onarılması ve ortak bir gelecek vizyonunun kurumsallaşması hedeflenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Önceki tecrübelerden çıkarılan dersler</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye'de daha önce de çeşitli açılım ve çözüm süreçleri denenmiştir. 2009'daki Demokratik Açılım veya 2013-2015 arasındaki Çözüm Süreci, toplumsal düzeyde önemli etkiler yaratsa da sürdürülebilir barış iklimine dönüşmeyi başaramamıştır. "Türkiye Modeli", bu deneyimlerden olumlu ve olumsuz yönleriyle dersler çıkararak daha sağlam zeminde inşa edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu yönüyle Türkiye, barış süreçlerinin en temel sorunlarından biri olan "hafızasızlık" tuzağını aşmaya çalışmaktadır. Örneğin, Güney Afrika'da 1990'lar sonrası yürütülen barış süreci, "Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu" üzerinden geçmiş travmalarla yüzleşmeyi merkeze koymuştur. Kolombiya'da FARC ile yürütülen süreçte ise uluslararası gözlemciler aracılığıyla şeffaflık tesis edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca mağdur odaklı kurgulanan süreç, çeşitli sorgulamaları da beraberinde getirmiştir. Türkiye Modeli ise bu örneklerden farklı olarak geçmiş deneyimlerin kurumsal belleğe dönüştürülmesi sayesinde daha dirençli çerçeve inşa etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Milli kapasiteye dayalı bir barış mimarisi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye Modeli'nin en dikkat çekici ve özgün yanı, sürecin tamamen yerli ve milli kapasiteye dayanmasıdır. Dünya genelindeki birçok barış süreci üçüncü tarafların gözetiminde yürütülmüştür. Örneğin, Kuzey İrlanda'da İngiltere ve İrlanda hükümetleriyle birlikte ABD'nin aktif arabuluculuğu sürecin başarısında rol oynamıştır. Kolombiya sürecinde Norveç ve Küba garantör devletler olarak konumlanmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Oysa Türkiye, sürecin tasarımını ve yürütmesini yalnızca kendi kurumlarıyla üstlenmiştir. Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) süreçteki koordinatör rolü, TBMM'nin demokratik temsiliyet gücü ve siyasi liderliği doğrudan sahiplenmesi, bu özgünlüğün temel unsurlarıdır. Bu tercih, yalnızca dış müdahalelere kapıyı kapatmamakta, aynı zamanda devlet kapasitesine güvenin pekiştirilmesi anlamına da gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Siyasi ve kurumsal sahiplenme</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüm dünyada tecrübe edilmiştir ki barış inşa süreçlerinde siyasi iradenin gücü en belirleyici faktörlerden biridir. Türkiye Modeli, yalnızca yürütme organının değil, yasama ve istihbarat kurumlarının da sürece aktif biçimde katıldığı bir yapıyı öngörmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın doğrudan desteği, TBMM'nin kurumsal katkıları ve muhalefet partilerinin önemli bölümünün komisyon çatısı altında sorumluluk üstlenmesi, sürecin geniş meşruiyet tabanı üzerinde ilerlemesini sağlamaktadır. Özellikle de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Terörsüz Türkiye" sürecine desteği de önemli teşvik unsuru olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Siyasal kutuplaşma ve devletin süreci kurumsal bütünlük içinde sahiplenmemesi gibi nedenlerle zayıflamış önceki girişimlerin aksine Türkiye Modeli, daha kapsayıcı zemine oturmaktadır. Demokratik meşruiyetin TBMM üzerinden sürekli yeniden üretilmesi, modelin uzun vadeli sürdürülebilirliğini artırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Aşamalı ve esnek tasarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye Modeli, barışın kırılgan doğasını dikkate alarak aşamalı ve esnek bir yapıyla tasarlanmıştır. Her aşama kendi hedefleri ve başarı kriterleriyle tanımlanmış, beklenmedik gelişmelere uyum sağlayabilecek şekilde kurgulanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bu tasarım, "pedal teorisi" olarak adlandırılabilecek bir mantığa dayanmaktadır: Sürekli ileriye adım atmak ama aceleci olmamak. Bu sayede yürütülen süreç duraklamaya karşı dirençli ancak aynı zamanda sabırlı bir stratejiye dayalıdır. Dünya örneklerinde özellikle Kolombiya'da aşırı hızlı üretilen çözümlerin sahada uygulanamaması kırılganlığı artırmıştır. Türkiye ise esnek aşamalarla bu tür riskleri minimize etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Toplumsal kabul ve ortak gelecek vizyonu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Modelin bir diğer özgün yanı, toplumsal aktörlerin sürece kademeli biçimde dahil edilmesidir. Yine ulusal ve uluslararası tecrübeler göstermektedir ki hızlı adımlar kısa vadede heyecan yaratsa da uzun vadede toplumsal meşruiyet zafiyetine yol açabilmektedir. Türkiye Modeli, toplumsal desteği ve güveni zaman içinde güçlendirerek süreci daha sağlam zemine oturtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Daha da önemlisi, modelin özünde farklı kimlikleri tekil tavizler etrafında değil, ortak bir Türkiye ideali etrafında birleştirme hedefi vardır. Türkiye Modeli bu yönüyle klasik "pazarlık" mantığını aşmaktadır. Örneğin, Güney Afrika'da apartheid sonrası süreç, farklı gruplara tavizler verilmesi üzerine kurulmuştur. Türkiye Modeli ise "birlikte büyüten ve kapsayan" bir vizyonu öne çıkararak, barışın ve demokratikleşmenin iç içe geçtiğini göstermektedir. Sürecin amacı kimliksel farklılıkların kurumsal çerçeveye kavuşması değil, bu farklılıkları aşan daha kucaklayıcı ve bütünleştirici anlayışın siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda desteklenmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Terörsüz bölge" vizyonu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye'nin terör sorunu hiçbir zaman yalnızca iç meselelere bağlı olmamıştır. PKK'nın Irak ve Suriye uzantıları, örgütü bölgesel aktör haline getirmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Türkiye Modeli yalnızca barış ve ulusal güvenliği değil, aynı zamanda bölgesel bir istikrar stratejisini de kapsamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suriye ve Irak merkezli koordinasyon, komşu ülkelerle yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye'nin "Terörsüz Bölge" hedefine ulaşma niyetini göstermektedir. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'nin güvenliğini sağlamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda Orta Doğu'da istikrara katkı sunacak bir barış mimarisi geliştirme potansiyeli taşımaktadır. Bu özellik, modeli uluslararası literatürde benzersiz kılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Riskler ve dayanıklılık stratejileri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye Modeli, risklere karşı geliştirdiği çok katmanlı savunma mekanizmalarına da sahiptir. Sabotaj, toplumsal travmaların yönetilememesi, bölgesel gelişmeler ve uluslararası provokasyonlar gibi olasılıklara karşı önleyici mekanizmalar devreye sokulmuştur. Oyunbozanlara ve süreci akamete uğratabilecek adımlara karşı farkındalık ve direnç geliştirilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Örneğin, toplumun provokasyonlara karşı bilinçlendirilmesi ve aşamalı ancak şeffaf iletişim stratejileri sürecin kırılganlığını azaltmaktadır. Ayrıca toplumsal travmaların onarılmasına yönelik anlamlı ve sembolik adımlar, barış sürecinin insani boyutunu güçlendirmektedir. Bu yaklaşım yalnızca güvenlikçi değil, aynı zamanda bütüncül barış vizyonunun da göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sonuç: İlham verici bir örnek olarak Türkiye Modeli</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye Modeli, barış literatürüne hem negatif hem de pozitif barışı bütünleştiren özgün katkı sunmaktadır. Milli kapasiteye dayalı oluşu, siyasi irade ve kurumsal sahiplenmeyi aynı anda devreye sokması, aşamalı ve esnek tasarımı, toplumsal kabulü kademeli biçimde inşa etmesi ve bölgesel boyutuyla küresel ölçekte değer taşıması, modelin başlıca ayırt edici yönleridir. Bu yönüyle model sadece Türkiye için değil, benzer sorunlarla karşılaşan ülkeler için de ilham verici deneyim niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">"Büyük Türkiye Uzlaşısı" olarak adlandırılabilecek bu süreç, yalnızca terör sorununu çözme stratejisi değil, aynı zamanda ortak gelecek tahayyülünü kurumsallaştıran bir toplumsal sözleşme niteliğindedir. Zira bugün Orta Doğu'da yaşanan jeopolitik dönüşüm, Türkiye için yeni tehditler ve gereklilikler doğurmaktadır. Dolayısıyla önümüzde Türkler ve Kürtlerin tarihsel kardeşlik hukuku üzerinde yükselen birlikteliklerini terör ve şiddet kıskacından kurtarmak ve sağlamlaştırmak için yeni fırsat bulunmaktadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, dünyanın belirsizliklerle dolu olduğu bu dönemde geliştirdiği özgün barış yaklaşımıyla bölgesel ve küresel anlamda yeniden istikrar ve barış odağı olma potansiyeline sahiptir. Bu da Türkiye Modeli'ni hem akademik literatür hem de pratik siyaset açısından dikkate değer kılmaktadır.</span></span></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Talha Köse, Milli İstihbarat Akademisi Başkanıdır.]</span></span></span></em></p>

<p><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Sep 2025 14:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/buyuk-turkiye-uzlasisi-kalici-baris-insasinda-turkiye-modeli-1758366743.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Boykotun iki yüzü: Ekonomik mantık, vicdani sorumluluğa engel değil</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/boykotun-iki-yuzu-ekonomik-mantik-vicdani-sorumluluga-engel-degil-2673</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/boykotun-iki-yuzu-ekonomik-mantik-vicdani-sorumluluga-engel-degil-2673</guid>
                <description><![CDATA[ANALİZ: Bir tüketicinin küçük bir hamlesi önemsiz görünebilir, ama hepsi birleştiğinde suç ortağı kapitalizmin çarklarını yerinden oynatabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Soykırıma sırt çevirmenin zamanı geldi, bunu da ürün ürün, adım adım yapmalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Islamabad'daki SZABIST Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi Usman Masood, boykotların ahlaki sorumluluğun yanı sıra ekonomik açıdan da rasyonel olduğunu, tüketici tercihlerindeki küçük değişimlerin bile uzun vadede toplumsal ve ekonomik dönüşüm yaratabileceğini kaleme aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çay molalarımızda ürünleri boykot etmenin mantığını ve ekonomisini tartışırken, Gazze’de insanlar düşünülebilecek en yavaş ve en acı verici ölüm sürecini yaşıyor, dayanılmaz bir açlık çekiyor. En sevdiğim kahvenin kokusu benzersiz olabilir fakat aynı marka İsrail işgali altındaki apartheid topraklarında faaliyet gösteriyorsa, seçimlerimi yeniden gözden geçirme vakti gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bazen sevdiğimiz markaları vazgeçilmez görür, onlara öyle bağlanırız ki kendimizi onların simgeleriyle tanımlarız. Bazen içimizdeki ekonomist, "Eğer bu şirketin ürünlerini satın almazsak insanlar işsiz kalır" diye düşünür. Bazen de en akıllımız basit bir hesap yapar ve boykotların aslında uygulanabilir ya da sürdürülebilir olmayan duygusal bir tepki olduğunu söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Oysa bir insanın bir markayla tanımlanması doğru değildir. Şirketlerin toplumsal sorumluluklarına karşı hassasiyetin giderek arttığı bir dünyada, markayı tanımlayan şey hizmet ettiği insanlar olmalı, yani özü itibarıyla topluma karşı sorumluluğu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İnsaniyetçilik makyajı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bir şirket işgal altındaki topraklarda faaliyet göstermeyi meşru sayıyor, katliam yapan bir orduya hizmet ediyor ve ardından yıkım makinelerinden market paketlerine kadar uzanan "özel fırsatlar” sunuyorsa, böyle bir markanın bizi temsil etmesine izin vermek son derece sakıncalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Soykırımdan kazandıkları servetin ardından, sosyal sorumluluk adı altında yoksullara göstermelik birkaç yardım dağıtmak, günümüzde bazı şirketlerin sıkça başvurduğu bir "insaniyetçilik makyajı"dır. Sorumlu tüketiciler olarak onlara bu kadar kolay meşruiyet vermemeliyiz. Hayırseverlik kisvesi altında sunulan şey aslında aynı Faustvari bir pazarlıktır, görmezden gelmemiz karşılığında keyif, ürün ve bolluk sağlar, üstelik bunu da apolitiklik üzerinden dayatırlar. Bu ahlaki boyutları bir kenara bıraksanız bile, "ekonomi bu, saf olma" diyerek alışıldık işleyişi savunan pragmatik argümanlar temelden yanlıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Sloganların ötesinde ekonomi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Evet, İsrail’e ve ona ortaklık eden şirketlere karşı çıkmak boykot eden ülkeye iş ve yatırım kaybettirebilir. Ancak bu yalnızca anlık ve durağan maliyetler içindir, uzun vadeli ve dinamik kazanımları görmezden gelir. Boykot kısa süreli işsizliğe yol açsa bile, bir ekonomistin söyleyeceği gibi sermaye akışkanlık gösterir, bir şirketten çıkan yatırım başka birine yönelir ve böylece yeni iş alanları ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Üstelik yabancı rakibinin yerine güç kazanan bir yerli şirket, karların ve istihdamın ülkede kalmasını, başka ülkelere aktarılmamasını sağlar. Tarihte olağanüstü büyüme yaşayan birçok ekonomi, daha önce ithal edilen ürünlerin yerine yerli üretimi koyarak iç sanayisini canlandırdı. İthal ikame politikalarının bazı sakıncaları olsa da Japonya, Çin ve Güney Kore örneklerinde bu yaklaşım dönüştürücü oldu. Başlangıçta ithalatı ikame etme amacıyla başlayan yerli üretim zamanla gelişti ve bu ülkeleri küresel ihracatın liderleri konumuna taşıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ha-Joon Chang, "Sanayileşmenin Gizli Tarihi" adlı kitabında, yerli malı tüketme yönündeki eğilimin toplumun en alt katmanlarına kadar indiğini, bunun sigara gibi önemsiz görülen bir üründe bile kendini gösterdiğini aktarır. Güney Kore’de yerli ürünleri kullanmaya öylesine önem verilmiştir ki yabancı sigara içmek damgalayıcı bir davranışa dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Devlet, döviz israfı sayılan bu tür davranışların halk tarafından ihbar edilmesini teşvik ediyordu. Döviz, kıt bir kaynak olarak "sanayi askerlerinin kanı ve teri"ni temsil ediyordu. Bu açıdan bakıldığında boykot bir fırsata dönüşüyor. İsrail’in ya da işgal yanlısı şirketlerin ürünlerini almama eğilimi, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde yerli ürünlere yönelik bir pazarın oluşmasına şimdiden katkı sağlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüketici tercihinin dönüştürücü gücü</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bugün hala kapsamlı bir boykotun pratikte mümkün olmadığını ve bu yüzden sonuçsuz kalacağını savunanlar var. Oysa "ya hep ya hiç" anlayışının ne anlamı var? Boykotun aşırıya kaçması gerekmez. Her şeyin, her yerde ve sonsuza kadar boykot edilmesi şart değildir. Birkaç üründen başlanabilir, kolayca ikame edilebilen ürünler, ikame edildikleri anda ve gerektiği sürece boykot edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Tüketim alışkanlıklarımızdaki küçük ve kademeli değişiklikler önemsiz görünebilir, ancak perakendecilerin satın alma kararlarını, toptancıların stok tercihlerine ve en nihayetinde şirketlerin üretim planlarına kadar uzanan zincirleme etkiler yaratır. Tüketici tercihlerinin etkisi, tedarik zincirinde her basamakta daha da artar. Bu etki literatürde "kamçı etkisi" (bullwhip effect) olarak bilinir. Bir tüketicinin küçük bir hamlesi önemsiz görünebilir, ama hepsi birleştiğinde suç ortağı kapitalizmin çarklarını yerinden oynatabilir. Soykırıma sırt çevirmenin zamanı geldi, bunu da ürün ürün, adım adım yapmalıyız.</span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><em>[Usman Masood, Islamabad'daki SZABIST Üniversitesi'nde Öğretim Üyesidir.]</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><em>*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</em></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Sep 2025 22:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/boykotun-iki-yuzu-ekonomik-mantik-vicdani-sorumluluga-engel-degil-1757879617.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fransa&#039;da hükümet düştü</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-hukumet-dustu-2451</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-hukumet-dustu-2451</guid>
                <description><![CDATA[Fransa’da mali durumun giderek daha büyük soruna dönüşmesi ve Meclis’teki yönetilemez yapı, Fransa’yı giderek daha karmaşık bir ülke haline getiriyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h1><span style="font-size:18px">Fransa'da hükümet düştü: Macron'un yol haritası ne olacak?</span></h1>

<h4>&nbsp;</h4>

<p><span style="font-size:18px">Paris Advanced Research Center (PARC) Direktörü Dr. Nevzet Çelik, Fransa’da hükümetin düşmesine neden olan güven oylamasının ardından oluşabilecek siyasi ve ekonomik riskleri&nbsp;kaleme aldı.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">***</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Fransa’da Başbakan François Bayrou’nun hükümeti, bütçe görüşmelerinde güvenoyu alamayarak 194’e karşı 384 oyla düştü. Bayrou, ulusun ekonomik olarak girdiği durumu ve hazırladıkları bütçenin ne denli önemli olduğunu anlatsa da muhalefeti ikna edemedi.</span></p>

<h3><span style="font-size:18px">Ekonomik gerçekler Fransa'yı derin bir krize sürüklüyor</span></h3>

<p><span style="font-size:18px">Fransa’nın bütçe açığı Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) yüzde 5’ini aşarak Avrupa Birliği'nin (AB) yüzde 3’lük eşiğini çoktan geride bırakmış durumda. Bayrou hükümetinin açıkladığı bütçedeki 43,8 milyar avroluk tasarruf paketi, bu mali disiplini yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu. Ancak sağlık ve eğitim gibi zaten krizde olan alanlarda yapılacak kesintiler, iki günlük tatil kesintisi toplumun geniş kesimlerinde tepki yarattı ve muhalefetten destek bulamadı. Fransa'nın devlet borcunun 3 trilyon avroyu aşması ve milyarlarca avroluk bu borcun faizinin ödenmesi Fransa'nın bütçe krizini derinleştiriyor.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Ülkenin 10 yıllık tahvil faizlerinin Yunanistan’ın üzerine çıkması Fitch ve diğer kredi derecelendirme kuruluşlarının olası not indirimleri, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir baskı mekanizması haline gelmiş durumda. Dolayısıyla Bayrou hükümetinin düşüşü, sadece parlamentodaki farklı grupların ideolojik farkları ile değil, aynı zamanda ekonomik gerçeklerin ülkeyi yeni bir siyasal çıkmaza soktuğunun da göstergesi. Mali disiplin ihtiyacı ile toplumsal talepler arasındaki bu gerilim, Fransa’nın yönetilebilirliğini her geçen gün daha da zorlaştırıyor.</span></p>

<h3><span style="font-size:18px">Macron’un siyasi çıkmazı</span></h3>

<p><span style="font-size:18px">Bu yüzden Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un popülaritesi tarihin en düşük seviyesine geriledi; anketler, durumun 2018 ve 2019’daki Sarı Yelekliler protestoları kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Bu siyasal kaostan çıkmak için Muhalefetteki Ulusal Birlik yani popülist sağcı Rassemblement National'in (RN) lideri Marine Le Pen hem Macron’un istifasını hem de Meclis'in fesih edilmesini istiyor. Olası bir erken seçimde anketler RN’nin yüzde 31 ile açık ara önde olduğunu gösteriyor. Macron’un önündeki seçenekler arasındaki en kötü ihtimal, Anayasa’nın 16. maddesine dayanarak tüm yetkileri eline alması ancak bunu yapması beklenmiyor. Bu teorik olarak mümkün olsa da pratikte kaotik bir siyasi durum yaratacağı için pek olası görünmüyor.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Fransızların efsanevi başkanı Charles de Gaulle, 1961’de Cezayir’deki generallerin darbe girişimi sırasında Anayasa’nın 16. maddesini devreye sokarak olağanüstü yetkileri eline alarak darbeyi bastırmıştı. Fakat Fransızlar açısından Anayasa'nın 16. maddesinin sınırsız yetkiler vermesi demokrasi açısından hep tartışmalı kaldı. Olası bir seçenek olarak Macron’un istifa ederek erken cumhurbaşkanlığı seçimine gitmesi beklenebilir ancak kişisel hırslarının bunu gerçekleştirmesine izin vereceğini sanmıyorum.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Bu durumda en olası seçeneklerden biri Meclis'i feshedip erken seçim çağrısı yapmak. Yapılan ankete göre, Fransız halkının yüzde 61’i Ulusal Meclis’in feshedilmesini istiyor. Lakin Macron geçen yıl benzer bir hamleye kalkışmış, ancak istediğini elde edememişti. Anketler de, böyle bir durumda Macron’un Meclis’te çoğunluğu sağlayacak bir hükümete sahip olamayacağını gösteriyor. Macron büyük ihtimalle yeni bir başbakan atayacak; ancak bu kişinin halk nezdinde ne kadar meşru olacağı ve Meclis’te çoğunluğu nasıl sağlayacağı belirsiz. Bayrou’nun dokuz ay süren başbakanlığı ve önceki Başbakan Michel Barnier’in üç ay içinde güvenoyu kaybetmesi, yeni başbakanın başarılı olma ihtimalini iyice zorlaştırıyor.</span></p>

<h3><span style="font-size:18px">Bundan sonra Fransa'yı neler bekliyor?</span></h3>

<p><span style="font-size:18px">Yeni hükümetin kurulması, Macron için üçüncü kez büyük bir sınav anlamına geliyor. Sol Parti’den Olivier Faure hükümet kurma yetkisi beklerken, radikal solda duran Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) nın lideri Jean-Luc Mélenchon Faure’nin başbakanlık adaylığını desteklemeyeceğini açıkladı. Dahası Macron’un Ensemble partisi ile sol partiler arasında bir ittifak olasılığı gündemde olsa da, temel politik ve ekonomik farklılıklar bu işbirliğinin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde sınırlıyor. Mélenchon, mevcut siyasi krizi ‘rejim krizi’ olarak nitelendiriyor ve mevcut Beşinci Cumhuriyet’in artan toplumsal ve ekonomik gerilimleri yönetmede yetersiz kaldığını vurguluyor. Ona göre, Fransa’nın içinde bulunduğu çıkmazdan çıkmanın temel çözümü, Altıncı Cumhuriyet’in ilan edilmesi. Ülkedeki siyasi tıkanıklık, ekonomik ve toplumsal krizlerle birleşerek yönetilebilirliği daha da zorlaştırıyor ve anayasal reformların ancak yeni bir rejimle mümkün olabileceğini gösteriyor. Bu yazdan beri organize olan Bloquons tout (her şeyi bloke et) adlı bir sosyal hareket 10 Eylül’de tüm aktivitelerin durdurulması çağrısını tekrarlayarak örgütlenmiş durumda. Bayrou döneminde iç savaşı durdurmak için Yeni Kaledonya’ya verilen ‘geniş özerklik’ statüsü önemli bir adım olsa da, hükümetin düşmesi Fransa'nın bu binlerce kilometre uzaklıktaki sömürge adasındaki bağımsızlık tartışmalarını yeniden alevlendirebilir.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Avrupa açısından da mali yapısı bozulmuş Fransa’daki hükümet krizi büyük endişe yaratıyor. Öyle ki Ukrayna-Rusya Savaşı bağlamında, Fransa’nın istikrarsızlığının Avrupa'nın ortak savunma politikalarını olumsuz etkileyebileceği dahi değerlendiriliyor. Fransa’da mali durumun giderek daha büyük soruna dönüşmesi ve Meclis’teki yönetilemez yapı, Fransa’yı giderek daha karmaşık bir ülke haline getiriyor. Daha önce Sarı Yelekliler hareketi alım gücünün düşmesi nedeniyle büyük bir kriz oluşturmuşken, bugün siyasi bölünmüşlük ve yönetilememezlik ülkeyi yeni bir kriz atmosferine sürüklüyor. Tüm bu gelişmeler, Fransa’nın hem iç siyasette hem de uluslararası arenada kırılgan bir dönemeçten geçtiğini ve yönetim krizinin sonuçlarının kısa vadeli olmayacağını gösteriyor.</span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em><span style="font-size:18px">[Dr. Nevzet Çelik, Paris Advanced Research Center (PARC) Direktörü ve aynı zamanda GSRL-EPHE-PSL Üniversitesi Üyesidir.]</span></em></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></em></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Sep 2025 13:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/fransada-hukumet-dustu-1757412811.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fransa&#039;da hükümet krizi büyüyor</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-hukumet-krizi-buyuyor-2423</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/fransada-hukumet-krizi-buyuyor-2423</guid>
                <description><![CDATA[Macron'un üç seçeneği bulunuyor: Birincisi, yeni hükümet kurmak üzere bir aday atamak, ikincisi erken milletvekili seçimi düzenlemek, son ihtimal ise istifa etmek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h1><span style="font-size:18px"><em><span style="color:#2980b9">Güven oylaması sonrası ülkeyi neler bekliyor?</span></em></span></h1>

<h4><span style="font-size:18px">Hükümetin düşmesi halinde Macron'un üç seçeneği bulunuyor: Birincisi, yeni hükümet kurmak üzere bir aday atamak, ikincisi erken milletvekili seçimi düzenlemek, son ihtimal ise istifa etmek.</span></h4>

<p><span style="font-size:18px">Paris Advanced Research Center (PARC) Direktörü Dr. Nevzet Çelik, Fransa'da 8 Eylül'de yapılacak güven oylamasının arka planını ve derinleşen ekonomik sorunları için kaleme aldı.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">***</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Fransa'da bir yılını doldurmayan Başbakan François Bayrou hükümeti, 8 Eylül'de yapılması planlanan bütçe görüşmelerinde güvenoyu alamama riskiyle karşı karşıya. Bayrou, özellikle bütçe konusunda hem halkı hem de muhalefeti ikna etmeye çalışarak ekonomik durumun her geçen yıl dayanılmaz şekilde kötüleştiğini ve ulusun hayatının tehlikede olduğunu belirtti. Buna rağmen muhalefet, 8 Eylül'de hükümeti düşürmek için oy kullanacağını şimdiden ilan etti. Hükümet bugüne dek Sol Parti'nin (PS) ya da Ulusal Birlik yani popülist sağcı Rassemblement National'in (RN) çekimser oylarıyla ayakta kalabilmiş olsa da bu durumun tekrar etme şansı neredeyse imkansız görünüyor.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-size:18px">Fransa'nın mali durumu ve yapılması planlanan kesintiler</span></strong></em></span></h3>

<p><span style="font-size:18px">Bu yıl Fransa'nın bütçe açığı, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 5'inin üzerinde olmasının beklendiği bir dönemde Avrupa Birliği'nin (AB) yüzde 3'lük sınırının oldukça üzerinde seyrediyor. Açığı azaltmak için planlanan tasarruf paketi yaklaşık 43,8 milyar avro civarında. Üstelik borç faiz yükü de hızla artıyor; 2018'de 35 milyar avro olan faiz ödemelerinin bu yıl 100 milyara doğru yaklaşacağı öngörülüyor. Borç faizi, milli eğitim ve savunma bütçelerini aşmış durumda. Bu yüzden Bayrou hükümeti, Fransa'nın yüksek bütçe açığını kontrol altına almak için 2026 bütçesinde kapsamlı kesintiler planlıyor.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Örneğin, zaten çok kötü olan sağlık hizmetlerinde milyarlarca avroluk tasarrufa gidiliyor. Ülkede acil servislerde insanlar saatlerce bekliyor ve uzman doktorlara ulaşmada büyük sıkıntılar çekiliyor. Yine eğitim sisteminin alarm verdiği ve Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) verilerine göre, matematik ve okuma alanındaki performansında 2006'dan bu yana belirgin düşüş yaşayan Fransa'da hükümet eğitim bütçesinde de kısıntılar yapmak istiyor. Aynı zamanda kamu yatırımlarının yavaşlatılması ve devlet yardımlarının azaltılması öngörülüyor. Hükümet ayrıca, vergi muafiyetlerini gözden geçirerek ek gelir sağlamayı hedefliyor. Ve bunlara ek olarak bu kesintiler iki günlük tatil kesintisi de içeriyor. Tüm bu önlemler geniş kesimlerin tepkisini çekiyor.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Şimdiden Fransa'nın 10 yıllık tahvil faizleri yüzde 3,5'e yükselerek, borç krizi yaşayan Yunanistan'ın yüzde 3,36'lık faizinin üzerine çıktı. Hükümetin güven oylaması alamaması, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch'in Fransa'nın notunu düşürme ihtimalini ortaya çıkarabilir.</span></p>

<h3><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-size:18px">Siyasi istikrarsızlık büyüyor</span></span></strong></em></h3>

<p><span style="font-size:18px">Görev süresi 2027'de bitecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, son bir yıl içinde üçüncü kez başbakan atama gibi karmaşık görevle karşı karşıya. Son bir yıldır Fransa'daki hükümet krizinde değişen çok bir şey yok. [1] Macron, 2022 başkanlık seçimlerini kazanmış olmasına rağmen Haziran 2022 milletvekili seçimlerinde Ulusal Meclis'te çoğunluğu elde edemedi. Mayıs 2024'te RN'in Avrupa Parlamentosu seçimlerinde birinci gelmesi, Macron'u riskli hamle yapmaya itti ve 30 Haziran ve 7 Temmuz 2024'te yapılan erken seçim kararını aldı.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Lakin Macron umduğunu bulamadı ve bu erken seçimler ülkenin siyasi yapısını daha da parçalı hale getirdi. Mecliste üç büyük blok öne çıktı: Sol koalisyon Yeni Halk Cephesi (NFP) 182 sandalyeyle en güçlü grup olurken, Macron'un partisi Ensemble ve müttefikleri 159 sandalye, RN 142 sandalye ve merkez sağ Cumhuriyetçiler Les Républicains (LR) 39 sandalye kazandı. Bayrou'nun liderliğindeki Fransız merkez sağ partisi Le Mouvement Démocrate (MoDem) ise 15 sandalye elde etti.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Bayrou'nun düşmesi durumunda bu yıl içinde ikinci başbakan da görevden alınmış olacak. Önceki Başbakan Michel Barnier, göreve başladıktan sadece üç ay sonra güvenoyu kaybederek görevden alınmıştı. Nitekim Macron, salı günü hükümetin ileri gelenleriyle yaptığı toplantıda Bayrou'dan özellikle PS ile diyaloğu artırmasını isterken, Jean-Luc Mélenchon'un liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ve Popülist RN ile işbirliğini ise kesin olarak reddetti. Sol blok 192 sandalyeyle güçlü görünse de kendi içinde fraksiyonlara bölünmüş durumda; Mélenchon hükümeti düşürme konusunda her zaman istekli. Bütçenin halka haksız ve ek yükler getirdiğini savunan PS ise red oyu vereceklerini açıkladı.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Öte yandan, Fransa'da yapılması muhtemel bir erken milletvekili seçiminde, son anketlere göre aşırı sağcı RN yaklaşık yüzde 31 oyla açık ara önde. Birleşik sol ittifakı yüzde 23,5 oy alırken, Macron'un partisi Ensemble yüzde 14'e gerilemiş durumda. Cumhuriyetçiler ise yüzde 10,5 seviyesinde görünüyor. [2]</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Hükümetin düşmesi halinde Macron'un üç seçeneği bulunuyor: Birincisi, yeni hükümet kurmak üzere bir aday atamak. Normalde mecliste en çok sandalyeye sahip sol ittifaka bu hakkı vermesi gerekir ancak farklı politik görüşler nedeniyle bu zor görünüyor. İkincisi ise erken milletvekili seçimi düzenlemek; bu seçeneği hem sol hem de radikal sağ istiyor. Son ihtimal ise Macron'un istifası.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Fransa'da hükümetler, halkın büyük kısmı tatildeyken, tepki çekecek vergi artışları ve yasaları yürürlüğe koymayı tercih ederler. Eylül ayında tatilden dönen, özellikle Parisliler artan vergiler ve kesintilere karşı grevlerle karşılık verirler. Lakin şu andaki siyasi kaos ve kötüleşen ekonomik durum, bu gösterilerin daha artacağını gösteriyor. Fransızlar, ülkenin yönetilemez hale geldiğini düşünüyor ve şimdiden Bloquons tout (her şeyi bloke et) adlı bir sosyal hareket başlattılar. Bu hareket, Bayrou'nun açıkladığı 2026 bütçesine karşı 10 Eylül'de ülkenin durdurulması yönünde çağrılar yapıyor.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Macron, artan siyasi çalkantı ve ekonomik sıkıntılar karşısında uzun süredir sert biçimde bastırdığı Filistin yanlısı gösterileri yumuşatmak ve gündemi değiştirmek amacıyla temmuz ayında Fransa'nın eylülde Filistin'i tanıyacağını duyurdu. Bu hamle, hem İsrail karşıtı toplumsal öfkeyi hem de içerdeki krizleri başka bir yöne kanalize etme girişimi olarak okunabilir.</span></p>

<p><span style="font-size:18px">Ancak Bayrou hükümetinin düşmesiyle birlikte Fransa yeni siyasi krizin eşiğine gelecek; bütçe çıkmazı ve toplumsal huzursuzluk derinleşirken, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Avrupa siyasetini dizayn etme girişimi ülkeyi daha da sıkıştıracak. Macron istifa etmezse, Fransa 2027'ye kadar uzanan belirsizlik, hatta kaos dönemine girebilir.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em>[Dr. Nevzet Çelik, Paris Advanced Research Center (PARC) Direktörü ve aynı zamanda GSRL-EPHE-PSL Üniversitesi Üyesidir.]</em></span></p>

<p><span style="color:#7f8c8d"><em>* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</em></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Sep 2025 15:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/fransada-hukumet-krizi-buyuyor-1757249140.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diplomatik Sessizlik ve Küresel Ekonomiye Yansımaları</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/diplomatik-sessizlik-ve-kuresel-ekonomiye-yansimalari-2267</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/diplomatik-sessizlik-ve-kuresel-ekonomiye-yansimalari-2267</guid>
                <description><![CDATA[Ekonomim Yazarı Fatih Alper Gültepe "Gazze’de süregelen insani dram artık yalnızca bölgesel bir mesele değil, küresel siyasetin ve ekonominin en kırılgan sınavlarından biri haline geldi. İnsanlığın vicdanını test eden bu kriz, aynı zamanda dünya ekonomisinin istikrarına dair önemli sinyaller veriyor." dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Diplomatik Sessizlik ve Etkisizlik</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde defalarca oturum yapıldı, Avrupa Birliği ve bölgesel aktörler ardı ardına açıklamalar yaptı. Ancak hâlâ kalıcı bir çözüm yok. Uluslararası hukuk her gün ihlal edilirken, yaptırım mekanizmaları işletilmiyor. Bu durum, yalnızca Filistin halkının değil, küresel düzenin de zayıflığını gözler önüne seriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sorun sadece sessizlik değil; asıl mesele, diplomasinin etkisizliği.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/thumbs_b_c_03da04124d773b2303d4322351648889.jpg" style="height:450px; width:800px" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Küresel Ekonomi Üzerindeki Etkiler</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Enerji Piyasaları</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze krizi, Orta Doğu’daki enerji hatları ve petrol arzı açısından kritik bir risk faktörü. Bölgedeki her gerilim, petrol fiyatlarının kısa süreli dalgalanmasına yol açıyor. Örneğin, 2023 sonlarında Gazze merkezli çatışmaların artmasıyla Brent petrol 95 dolar seviyelerine kadar yükselmişti. Enerji fiyatlarındaki her oynaklık, Avrupa’dan Asya’ya kadar milyonlarca hanenin enerji faturasına yansıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">⁠Ticaret Rotaları ve Deniz Taşımacılığı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze krizi doğrudan Süveyş Kanalı’na yakın bir coğrafyada yaşanıyor. Küresel ticaretin yaklaşık %12’si bu kanaldan geçiyor. Bölgede istikrarsızlığın artması, özellikle Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz rotalarını riskli hale getiriyor. Bu durum, navlun fiyatlarını yükseltiyor ve tedarik zincirlerinde yeni kırılmalara neden oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/filistin.jpg" style="height:450px; width:800px" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Savunma Harcamaları ve Bütçe Baskısı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze kriziyle birlikte Orta Doğu ülkeleri başta olmak üzere birçok devlet savunma bütçelerini artırma yoluna gidiyor. Küresel silahlanma harcamalarının artışı, sosyal harcamaların kısılması ve bütçe dengelerinin bozulması anlamına geliyor. Bu da dolaylı olarak yoksulluğu ve gelir eşitsizliğini derinleştiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">⁠Yatırım İklimi ve Risk Algısı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Uluslararası yatırımcılar, Orta Doğu kaynaklı her gerilimi “jeopolitik risk” başlığı altında fiyatlıyor. Gazze’de çözümün gecikmesi, gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akışlarını olumsuz etkiliyor. Özellikle enerji ithalatçısı ülkelerde, yatırımcıların güven kaybı daha yüksek oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/2025-15-20250901_2_70580355_116589888.jpg" style="height:500px; width:750px" /></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İnsani Krizin Ekonomik Bedeli</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze’de altyapının çökmesi, sağlık sisteminin durma noktasına gelmesi ve iş gücünün kaybolması, sadece bölgesel değil, küresel insani yardım bütçelerini de zorlayan bir tablo yaratıyor. Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlar, savaş bölgelerindeki yeniden inşa maliyetlerinin trilyon dolarlarla ölçüldüğünü defalarca ortaya koydu. Gazze’nin yeniden inşası da benzer bir maliyet doğuracak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bir İnsanlık ve Sistem Sınavı</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sonuç olarak Gazze, sadece bir “coğrafya” değil; </span></span></span><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">küresel sistemin adalet, ekonomi ve vicdan üçgenindeki çelişkilerini en çıplak haliyle ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bugün Gazze’de yaşananlar, yalnızca Filistin halkının değil, bütün bir dünyanın imtihanıdır. Eğer uluslararası toplum, siyasi çıkarları insani değerlerin önüne koymaya devam ederse, tarihe yalnızca Gazze’nin değil, küresel düzenin de utancı yazılacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/2025-15-20250901_2_70585259_116599966.jpg" style="height:500px; width:750px" /></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Fransa’da Borç Krizi, Filistin Tanıması ve Hükümetin Çöküş Riski</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fransa, tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinden geçiyor. Bir yanda büyüyen kamu borcu ve bütçe açığı; diğer yanda Filistin’i tanıyarak uluslararası arenada attığı cesur adım… </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bu iki başlık bugün Paris’te hükümetin kaderini belirliyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Ekonominin Çıkmazı</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fransa’nın kamu borcu milli gelirin %114’üne ulaşmış durumda. Hazine’nin faiz yükü giderek artarken, Başbakan François Bayrou parlamentoya&nbsp;<strong>44 milyar euroluk tasarruf paketi</strong>&nbsp;sundu. Ancak bu paket, kamuoyu ve muhalefet tarafından “acı reçete” olarak görülüyor. Muhalefet, bu programın halkın sırtına daha fazla yük bindireceği görüşünde. Özellikle aşırı sağcı RN (Rassemblement National) hükümeti sıkıştırmak için bu paketi en güçlü koz olarak kullanıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/2025-15-AA-38988737.jpg" style="height:500px; width:750px" /></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Filistin Kartı</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Bir de işin dış politika boyutu var. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Fransa, kısa süre önce Filistin’i resmen tanıyarak Avrupa’da öncü bir adım attı. Bu karar, diplomatik olarak büyük yankı uyandırdı. Ne oldu? İsrail’den sert tepkiler gelirken, Fransa iç siyasetinde özellikle aşırı sağ bu adımı fırsata çevirmeye çalışıyor. RN ve benzeri partiler için “Filistin’i tanıyan hükümet” imajı, tabanlarını konsolide etmekte kullanışlı bir söylem. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, bugün hükümeti düşürme girişimlerinin ana motivasyonu bu değil. Asıl neden, Fransa’nın mali tablosu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/thumbs_b_c_7fa2ef34410ac4ba067ec8cb7c2e815d.jpg" style="height:450px; width:800px" /></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><strong><span style="color:black">Fransa’nın Kader Anı</span></strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Şimdi önümüzde net bir tablo var:</span></span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Eğer tasarruf paketi güvenoyu almazsa, hükümet düşecek.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Hükümet düşerse, Macron ya yeni bir başbakan atayacak ya da ülkeyi erken seçime götürecek.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:black">Bu da sadece Fransa’yı değil, tüm Avrupa’yı etkileyecek bir istikrarsızlık demek.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">?&nbsp;<strong>Son söz:</strong>&nbsp;Fransa’da hükümetin düşme ihtimalinin temel nedeni ekonomidir. Ama Filistin’i tanıma kararı, aşırı sağın hükümete yüklenmek için kullandığı ek bir “siyasi mühimmat” haline gelmiştir. Ekonomi ile dış politika burada birbirini tamamlayan iki dinamik olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="color:black">Kısaca: Filistin'i sözlerle savunuyor eylemlerle kırıyoruz.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 20:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/diplomatik-sessizlik-ve-kuresel-ekonomiye-yansimalari-1756836835.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rusya-Ukrayna barışına giden yolda şartlar neler?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/rusya-ukrayna-barisina-giden-yolda-sartlar-neler-2263</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/rusya-ukrayna-barisina-giden-yolda-sartlar-neler-2263</guid>
                <description><![CDATA[Gelinen süreçte Zelenskiy, Avrupa ve ABD'nin güvenlik garantileri gibi önemli bir konuya odaklanmış durumda.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa, Ukrayna'da barış için "yeni bir demir perde"nin oluşmasına yol açacak planlar geliştiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Yılmaz, Rusya-Ukrayna çatışmasında barışın sağlanması için şartların neler olduğunu ve Ukrayna'nın taviz verip vermeyeceğini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ukrayna'da barış için ABD Başkanı Donald Trump'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Alaska'da yaptığı görüşmeden bu yana haftalardır süren yoğun diplomatik faaliyetler devam ediyor. Trump'ın Avrupa liderlerine Putin'in Batılı müttefiklerden Ukrayna'ya yönelik güvenlik garantilerine açık olduğunu söylemesi plan hazırlıklarını hızlandırdı ve detayları ortaya çıkardı. Ukrayna, barış için güvenlik garantileri istiyor ve plana göre, herhangi bir barış anlaşmasında Ukrayna güçleri cephede müstahkem sınırı savunacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise güvenlik garantilerinin NATO'nun "5. Maddesi gibi" olabileceğini söyledi. Bu, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını ve müttefiklerin yardıma gelmesi gerektiğini belirten karşılıklı savunma maddesidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ukrayna'nın barış sonrası güvenlik garantileri için hava devriyeleri, Karadeniz'deki deniz görevleri de dahil olmak üzere nihai ayrıntılar planlanıyor. Ukrayna'ya Amerikan askeri göndermeyeceğine söz veren Trump'ın, oraya özel askeri şirketleri göndermeye hazırlandığı biliniyor. Donmuş cephe hattının her iki tarafında 20 kilometrelik silahsızlandırılmış bir tampon bölge kurulmak isteniyor. ABD'li paralı askerler, restorasyon çalışmalarını destekleyecek ve ABD'nin nadir toprak çıkarlarını koruyacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ukrayna'yı anlaşmaya ikna etmek için tampon bölge kurulması ve Avrupalı silahlı barış güçlerinin Ukrayna'da konuşlandırılması öneriliyor. Avrupalı liderlerin teklifine göre, Avrupa öncülüğündeki barış gücü, Ukrayna hatlarının gerisine konuşlandırılacak. ABD'ye bağlı özel askeri şirketlerin varlığının, Rusya'nın gelecekteki bir ateşkesi ihlal etmesini engelleyeceği düşünülüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump geçen hafta gazetecilere yaptığı açıklamada, "Yedek olarak orada olacağız. Onlara yardım etmek istiyoruz" dedi. Avrupalı diplomatlar, Ukrayna tarafında bir toprak şeridinin askerden arındırılmış bir bölge oluşturmak üzere ayrılmasını öneriyorlar. Rus tarafındaki tampon bölgenin nasıl görüneceğine dair ise henüz bir bilgi yok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye, Karadeniz'de yabancı bir güç istemiyor. Karadeniz limanlarının yeniden açılması için Türkiye öncülüğünde bir deniz koruma gücü oluşturulması hedefleniyor. Türkiye, Karadeniz'de kıyısı olan ülkelerden oluşacak bu güce liderlik etmeyi kabul ediyor. Çünkü Türkiye, dışarıdan herhangi bir ülkenin bu barışı bahane ederek Karadeniz'de güç bulundurmasını istemiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin istenmeyen ülke haline geldi. Kremlin, Çin'in barış görüşmelerinde güvenlik garantörü olarak hareket etmesini öneriyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Pekin'in Moskova'nın askeri harekâtına verdiği destek nedeniyle bu fikri reddediyor. Avrupa ülkeleri ise Ukrayna'nın ticari uçuşlarına güvenle devam etmesini sağlayacak bir hava savunma sistemini görüşüyor. ABD, Ukrayna'ya istihbarat, keşif ve gözetleme desteği vermeye devam edecek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya, barış yapmak istiyor mu?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupalı yetkililer arasında, Putin'in ateşkesi kabul etmeyebileceği için güvenlik garantilerinin asla hayata geçirilemeyeceği görüşü var. Avrupalılar, Putin'in topraklarını genişletmek için çatışmaları uzattığına inanıyor. Gelinen süreçte Rusya'nın Ukrayna topraklarının yüzde 20'sini kaçınılmaz olarak elinde tutması beklenebilir. Ukrayna zor bir seçimle karşı karşıya kaldı, ya savaşmayı bırakıp topraklarını devredecek ya da savaşmaya devam ederek ekipman, insan gücü ve toprak kaybını göze alacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Rusya, 2014 yılında Kırım'ı ve Donetsk ile Luhansk bölgelerinin bir kısmını, yani toplamda yaklaşık 44 bin kilometrekarelik bir alanı ele geçirdi. Şubat 2022'de savaş başlatarak üç buçuk yıl içinde, Donbas bölgesinin (Luhansk ve Donetsk) çoğunu ve Zaporijya ile Herson bölgelerinin yaklaşık üçte ikisini ele geçirerek Rusya'dan Kırım'a bir kara koridoru ve Sivastopol'da büyük bir deniz üssü oluşturdu. Rusya, ele geçirdiği topraklar üzerindeki Rus egemenliğini resmen tanımasını talep etmeye devam ediyor. Bu kabul edilmeden de barış olması mümkün gözükmüyor. Rusya’yı ya yenerek barışa zorunlu hale getirebilirsiniz veya onu ikna etmek için isteklerinin önemli bir kısmını kabul etmek zorunda kalırsınız. Rusya, Ukrayna'nın Donbas'ın tamamından ve NATO'ya katılma niyetinden vazgeçmesi, tarafsız kalması ve Batılı birlikleri topraklarından uzak tutması konusunda ısrar ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Donbas, Rusya için neden önemli?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Putin, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri'nin Donbas'tan tamamen çekilmesini talep ediyor ve buna karşılık, özellikle Rus birliklerinin olduğu Herson ve Zaporijya bölgelerinde, kalan cephe hattı boyunca askeri harekatların dondurulmasını öneriyor. Putin, Donbas olarak adlandırılan Donetsk ve Luhansk bölgelerinin önemini defalarca vurguladı, bölgenin Rusya ile tarihi bağları ve Sovyetler Birliği mirası olduğunu söylüyor. Donbas, tarihte Rusya'nın etkisi altında kalmıştır. Kömür ve cevherin yanı sıra, önemli teknolojik ürünlerin üretiminde anahtar rol oynayan lityum, kobalt, titanyum ve nadir toprak metallerinin de büyük rezervlerine sahiptir. 19. yüzyıldan itibaren ve ardından Sovyet döneminde, doğal kaynaklar açısından zengin bir sanayi merkezi olarak kabul edilmiştir. Rusya için her iki bölge de (Donetsk-Luhansk) Kırım ile kara bağlantısı nedeniyle stratejik öneme sahiptir. Donbas Rusya'nın bir parçası haline gelir ve Zaporijya ve Herson bölgelerindeki cephe hattı kaldırılırsa Kırım Rusya'ya karadan bile erişilebilir hale gelecektir. Bu durum, Ukrayna'yı ve müttefiklerini Karadeniz'in Kırım ile Rusya arasındaki kısmı olan Azak Denizi'nden sonsuza dek koparacaktır. Donbas, Ukrayna için de sadece ekonomik açıdan değil, aynı zamanda Kiev'in kontrolü altında kalan bölgelerde "tahkimli kuşak" olarak adlandırılan bir yapı oluşturulduğu için de önemlidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu, Rusya'nın ülkenin orta kesimine daha fazla nüfuz etmesini engelleyen en önemli savunma hattıdır. Kramatorsk, Slavyansk ve Konstantinovka bu geçilmez hattın önemli bölgeleridir. Bu savunma kuşağının ötesinde, bir savunma hattı olmadan Rus saldırılarına ve ilerlemelerine karşı son derece savunmasız olacak olan, orta Ukrayna'nın uçsuz bucaksız açık ovaları bulunmaktadır. Dolayısıyla Zelenskiy için Donbas'ın geri kalan kısımlarının devredilmesi, geniş ve güvenilir güvenlik garantileri sağlanmadığı sürece söz konusu olmayacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gelinen süreçte Zelenskiy, Avrupa ve ABD'nin güvenlik garantileri gibi çok daha önemli bir konuya odaklanmış durumda. Avrupa, Ukrayna'da barış için "yeni bir demir perde"nin oluşmasına yol açacak planlar geliştiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Salih Yılmaz, Rusya ve Türk Dünyası uzmanıdır. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 17:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/09/rusya-ukrayna-barisina-giden-yolda-sartlar-neler-1756824274.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye&#039;de kuraklık riski nasıl önlenebilir?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyede-kuraklik-riski-nasil-onlenebilir-2168</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/turkiyede-kuraklik-riski-nasil-onlenebilir-2168</guid>
                <description><![CDATA[Artan sıcaklık, azalan yağış, yeraltı sularındaki hızlı çekilme ve kentlerdeki su baskınları, önümüzdeki yıllarda su kaynakları üzerinde baskının artacağını göstermektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye Su Enstitüsü Politika Geliştirme Koordinatörü Dr. Tuğba Evrim Maden, iklim değişikliğinin su kaynaklarına çok boyutlu etkilerini ve neler yapılması gerektiğini&nbsp;için kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İklim değişikliğinin etkilerinin çoğunlukla sıcaklık artışıyla ilişkilendirildiği görülse de en belirgin yansımaların su döngüsü üzerinden hissedildiği ortaya konmaktadır. Yağışların düzensizleşmesi, uzun süreli kuraklıkların yaşanması, ani ve şiddetli sel olaylarının meydana gelmesi, yeraltı sularının giderek azalması ve su kalitesinde bozulmalar bu krizin doğrudan sonuçları arasında gösterilmektedir. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler (BM-Su-UN-Water) başta olmak üzere uluslararası kurumlar tarafından iklim değişikliği bir su krizi olarak tanımlanmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İklim değişikliğinin suya etkisi nedir?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarında, küçük sıcaklık artışlarının dahi su döngüsünde ciddi bozulmalara yol açabildiği belirtilmektedir. Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer aldığı için bu etkilerden doğrudan etkilenmektedir. Akdeniz havzasının küresel ortalamadan yüzde 20 daha hızlı ısındığı, yağışlarda belirgin azalmaların görüldüğü ve kuraklıkların sıklaştığı ortaya konmuştur. Türkiye'nin yıllık kişi başına düşen su miktarının yaklaşık bin 300 metreküp olduğu hesaplanmakta ve bu değer ülkemizi Falkenmark indeksine göre 'su stresi yaşayan ülkeler" kategorisine sokmaktadır. Projeksiyonlara göre, yüzyılın sonuna kadar su potansiyelimizde yüzde 25'lik bir azalma yaşanabilecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi (UNCCD) tarafından hazırlanan Drought Hotspots raporunda Türkiye topraklarının yüzde 88'inin çölleşme riski altında olduğu belirtilmektedir. Yüzyılın sonuna kadar yağışlarda yüzde 30'luk bir azalma, kıyı bölgelerinde sıcaklıklarda 4-5 derece, iç bölgelerde ise 5-6 derecelik artış beklenmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">2022'nin kurak geçmesinin ardından, 2023 yılında Karadeniz dışındaki tüm bölgeler kuraklık koşullarından etkilenmiştir. En fazla zarar Ege, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Akdeniz ve Trakya bölgelerinde kaydedilmiştir. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün 2024-2025 su yılı verilerine göre Türkiye, 10 aylık dönemde uzun yıllar yağış ortalamasının yüzde 26 altında kalan ve 52 yılın en düşük seviyesine inen yağış değerleriyle ciddi bir meteorolojik kuraklık yaşamıştır. Özellikle Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde yağış oranındaki azalmalar yüzde 60'a yakın, Marmara ve Ege'de de 18 yıllık dönemin en düşük seviyelerine ulaşmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İklim değişikliğinin Türkiye'nin su arz-talep dengesi üzerinde ciddi etkiler yarattığı görülmektedir. Arz tarafında, azalan yağışlar ve artan buharlaşma nedeniyle suyun doğal yenilenmesi kısıtlanmaktadır. Yeraltı sularının tükenmesi ve göl ile barajlarda küçülme yaşanmaktadır. Talep tarafında, toplam su kullanımının yüzde 70'inin tarım tarafından gerçekleştirildiği rapor edilmiştir. Geleneksel sulama yöntemleri, kurak dönemlerde talebin artmasına neden olmakta ve baskıyı daha da artırmaktadır. Kentlerde kuraklığın etkileri "çok az su, çok fazla su, çok kirli su" şeklinde yansımakta, yetersiz kaynaklar, ani sel baskınları ve azalan kalite büyükşehirlerde su stresini artırmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dünyada başarılı su yönetimi uygulamaları</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin'in Sünger Şehirler yaklaşımı ile kentler yağış ve sel baskınlarına karşı daha dirençli hale getirilmiş, yağmur suyu yeniden doğaya kazandırılmıştır. Viyana, Berlin ve New York'ta yeşil altyapılarla desteklenen parklar, geçirgen yüzeyler ve yer altı tutma sistemleri aracılığıyla yağışlar daha kontrollü biçimde yönetilmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Brisbane'de, seller ve kuraklıkların yarattığı iklim şoklarından çıkarılan derslerle kapsamlı bir su yönetimi yaklaşımı geliştirilmiş, Uluslararası Su Birliğinin (IWA), Water-Wise Cities (Su Bilge Şehirler) prensipleri benimsenmiştir. Atık suyun yeniden kullanımı, su tasarrufu stratejileri ve eğitim programları uygulanmış, hükümet politikaları ve toplumsal kampanyalar sayesinde Brisbane "su tasarrufu şehri" kimliğini kazanmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">"Su Bilge Şehirler" prensipleri, suyun yalnızca teknik bir hizmet değil, aynı zamanda ekosistem, toplum ve ekonomi ile bütünleşik bir değer olarak ele alınmasını öngören bir çerçeve sunmaktadır. IWA tarafından geliştirilen bu yaklaşım, dört ana boyut üzerine kuruludur; Suya duyarlı bir vizyon geliştirmek ve kapsayıcı yönetişimi sağlamak, doğa ile uyumlu şehirler inşa ederek mavi-yeşil altyapıyı güçlendirmek, içme suyu, atık su ve yağmur suyunu entegre biçimde yöneterek kaynakları döngüsel hale getirmek ve toplumu bilinçlendirip krizlere dayanıklı kılmak. Bu yaklaşım sayesinde şehirlerin hem iklim değişikliğine uyum sağlaması hem de su güvenliği, yaşam kalitesi ve ekolojik sürdürülebilirlik açısından daha dirençli hale gelmesi hedeflenmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Drought Hotspots raporuna göre, Türkiye Akdeniz'in en kırılgan kuraklık bölgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Artan sıcaklık, azalan yağış, yeraltı sularındaki hızlı çekilme ve kentlerdeki su baskınları, ülkemizin önümüzdeki yıllarda su kaynakları üzerinde baskının artacağını göstermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye'de son yıllarda kuraklık riskine karşı düzenlenen politikalar</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye'de Su Verimliliği Seferberliği (2023) ile kaçakların önlenmesi, gri suyun yeniden kullanımı, yağmur suyu hasadı ve toplumsal farkındalık kampanyaları uygulanmaya başlanmıştır. Su Verimliliği Seferberliği bireyden belediyelere kadar tüm aktörlerde tasarruf, kayıp-kaçak azaltımı ve yeniden kullanım kültürünü yerleştirmeyi hedeflemektedir. Bu vizyonuyla IWA "Su Bilge Şehirler" prensipleri ile de uyum sağlamaktadır. Havza bazlı yönetim planları hazırlanarak birçok havzamız için kuraklık eylemleri geliştirilmiştir. Tarımsal dönüşüm politikaları kapsamında damla sulama ve suya göre tarım teşvik edilmiş, kuraklığa dayanıklı ürünler gündeme alınmıştır. Doğa temelli çözümler ile sulak alanların restorasyonu, ormanların korunması ve suya duyarlı şehirler yaklaşımı desteklenmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu kapsamda, iklim değişikliğinin su kaynakları üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığımızın öncülüğünde yürütülen su verimliliği politikaları, havza bazlı yönetim planları, tarımsal dönüşüm uygulamaları ve doğa temelli çözümler, ülkemizin su güvenliğini artırmak, iklim değişikliğine uyumu güçlendirmek ve gelecek nesillere daha dirençli bir çevre bırakmak açısından stratejik bir önem taşımaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Tuğba Evrim Maden, Türkiye Su Enstitüsü Politika Geliştirme Koordinatörüdür.]</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Aug 2025 01:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/turkiyede-kuraklik-riski-nasil-onlenebilir-1756505372.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Açık kaynak yazılım lisanslarının geleceği</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/acik-kaynak-yazilim-lisanslarinin-gelecegi-2167</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/acik-kaynak-yazilim-lisanslarinin-gelecegi-2167</guid>
                <description><![CDATA[NSosyal, AGPL’nin şartına uyarak yaptığı değişiklik ve geliştirmelerin kaynak kodlarını web sitesinde erişime açtı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Platform, açık kaynak bileşenlerini şeffafça listelerken, AGPL gereği kodlarını topluluk katkılarına açık tutuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bilişim Hukuku Öğretim Üyesi M. Furkan Akıncı, açık kaynak kodlu yazılımların sunduğu fırsatları ve bu yazılımların doğru lisans yönetimiyle kullanılmasının neden hayati önem taşıdığını kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Açık kaynak kodlu yazılımlar yani modern dijital ekonominin görünmez kahramanları, internetteki web sitelerinin yüzde 96'sını çalıştıran Linux'tan, dünyanın en büyük şirketlerinin kullandığı Kubernetes'e kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Türkiye'de de durum farklı değil; bankalardan e-ticaret platformlarına, kamu kurumlarından startup'lara kadar herkes bu yazılımları kullanıyor. Ancak "açık kaynak" terimi, birçok kurum için hala "bedava ve sınırsız kullanım" anlamına geliyor. Bu ileride karşılaşacakları potansiyel hukuki süreçlerden de anlayacakları üzere oldukça büyük bir yanılgıdan ibaret.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu duruma örnek vermek gerekirse, yakın zamanda Fransız telekomünikasyon şirketi Orange, Fransa’da 2024'te verilen nihai kararla Genel Kamu Lisansı (GPL) ihlali nedeniyle fikri mülkiyet hakkı ihlalinden sorumlu tutuldu. Entr'Ouvert firmasının geliştirdiği Lasso yazılımını lisans şartlarına uymadan kullanan Orange, 850 bin avrodan fazla tazminat ödemeye mahkum edildi. Ancak bu dava, açık kaynak dünyasındaki hukuki mücadelelerin sadece görünen yüzü.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Almanya'da Harald Welte'nin açtığı ve kazandığı onlarca dava, ABD'de Federal Temyiz Mahkemesi'nin "Jacobsen v. Katzer" kararıyla açık kaynak lisanslarını telif hakkı kapsamında değerlendirmesi ve İspanya’dan Hollanda'ya uzanan mahkeme kararları, açık kaynak yazılımların hukuki niteliğinin küresel ölçekte ciddiye alındığını gösteriyor. Türkiye'de ise 28 Temmuz 2023 tarihli Cumhurbaşkanlığı Genelgesi kamuda açık kaynak yazılım kullanımını kurumsallaştırıyor ancak özel sektörde bu yazılımların hukuki statüsü konusunda ciddi bir farkındalık eksikliği gözlemleniyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Özgürlük ve bedelsizlik arasındaki ince çizgi</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Açık kaynak felsefesinin temelinde yatan paradoks, İngilizce "free" kelimesinin çift anlamlılığından kaynaklanıyor. "Free" kelimesi hem özgür hem bedava anlamına gelse de, açık kaynak yazılımlar söz konusu olduğunda kastedilen sadece özgürlüktür, bedelsizlik değildir. Bu özgürlük, yazılımı kullanma, inceleme, değiştirme ve dağıtma haklarını kapsıyor. Ancak her özgürlük gibi bu da beraberinde sorumluluklar getiriyor. Telif feragati (copyleft) kavramı, geleneksel telif hakkı yaklaşımını tersine çevirerek, yazılımın kopyalanmasına ve değiştirilmesine izin veriyor, hatta teşvik ediyor. Ne var ki bu izin, türev eserlerin de aynı özgürlükleri sağlaması koşuluna bağlıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">GPL bu felsefenin en katı uygulayıcısı olarak öne çıkıyor. Bulaşıcı (viral) lisans olarak da bilinen GPL, kendisine dokunan her kodu etkisi altına alıyor. Bir şirket GPL lisanslı bir kütüphaneyi ticari yazılımına entegre ettiğinde, yazılımının tamamı GPL lisansına tabi hale geliyor. MIT ve Apache gibi izin verici (permissive) lisanslar daha esnek bir yaklaşım sunsa da, bunlar da atıf yapma ve lisans metnini koruma gibi yükümlülükler içeriyor. Bu yükümlülüklere uyulmaması, Orange davasında görüldüğü gibi ağır mali sonuçlar doğurabiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Orange davasının detaylarına bakıldığında, Entr'Ouvert tarafından geliştirilen Lasso yazılımının, Fransa devletinin açtığı e-devlet portalı ihalesini kazanan Orange tarafından GPL şartlarına uyulmadan kullanıldığı görülüyor. İlk derece ve istinaf mahkemeleri, taraflar arasındaki sözleşmesel ilişki nedeniyle yalnızca sözleşme hukuku çerçevesinde değerlendirme yapılabileceğine, haksız fiil davası açılamayacağına karar vermişti. Ancak Fransız Yargıtay'ı bu yaklaşımı reddederek emsal bir karar verdi: GPL lisans şartlarına uyulmaması durumunda lisans sona ereceğinden, bu noktadan sonra yazılımın kullanımı lisanssız bir kullanım haline gelir ve artık telif hakkı ihlali teşkil eder. Bu nedenle, mesele sözleşme ihlali olmaktan çıkıp haksız fiil kapsamına girdi. Bu ayrım kritik öneme haiz; zira telif hakkı ihlalleri haksız fiil kapsamında değerlendirildiğinde, mağdur taraf çok daha güçlü hukuki korumalardan yararlanabiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türk hukukunda da Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 68. maddesinde üç kata kadar tazminat, 70. maddesinde manevi tazminat, 76. ve 81. maddeler arasında ise ihtiyati tedbir ve el koyma gibi benzer korumalar düzenlenmiş durumda. Fransa'da mahkeme benzer maddelerdeki düzenlemeleri kullanarak Orange'a 500 bin avro maddi tazminat, 150 bin avro manevi tazminat ve 150 bin avro da haksız kazancın iadesi olmak üzere vekalet ücretleri ile beraber toplam 850 bin avrodan fazla tazminat ödemeye hükmetti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye'de kamu teşvikleri ve özel sektörün tereddütleri</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Cumhurbaşkanlığı'nın "Kamuda Açık Kaynak Kodlu Yazılım Kullanımı" başlıklı 2023/13 sayılı Genelgesi, Türkiye'de kamu kurumlarının açık kaynak yazılımlara yönelmesinde önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Genelge, kamu kurumlarının ticari lisanslı yazılımlar yerine açık kaynak alternatifleri değerlendirmesini teşvik ediyor. Bu teşvik sonrası ihalelerde açık kaynak kodlu yazılımların tercih edilmesi ve muadili kullanılan yazılımların açık kaynak kodlu olanlar ile değiştirilmesi öngörülüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Özel sektörde ise durum daha karmaşık. Türkiye'de faaliyet gösteren yazılım şirketlerinin önemli bir bölümü açık kaynak bileşenler kullanıyor, ancak lisans yönetimi konusunda yeterli farkındalığa sahip değiller. Github'dan indirilen bir kod parçasının hangi lisansa tabi olduğu, bu lisansın ne gibi yükümlülükler getirdiği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa Almanya'da "Welte v. Sitecom", "Welte v. D-Link" gibi davalarda görüldüğü üzere, GPL ihlalleri sadece tazminatla sonuçlanmıyor, aynı zamanda ürünlerin piyasadan toplatılmasına ve satışının durdurulmasına da yol açabiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye'de son dönemde vurmaya başlayan telif trollüğü ise ayrı bir risk oluşturuyor. Yurt dışı menşeli bazı kişi ve kurumlar, MIT gibi esnek lisansa sahip açık kaynak projeleri satın alarak, sonraki sürümlerini AGPL gibi daha kısıtlayıcı lisanslarla yayınlıyor. Güncelleme yapan firmalar, lisans değişikliğini fark etmeden yeni versiyona geçtiklerinde Affero Genel Kamu Lisansı (AGPL) yükümlülüklerine tabi hale geliyor. Bu durumda kaynak kodlarını açmaları gerektiğine dair ihtar mektupları alıyorlar. Hukuki dayanağı tartışmalı olsa da, savunma maliyetinin yüksekliği nedeniyle birçok şirket uzlaşma yolunu tercih ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">NSosyal örneği ve doğru uygulamanın önemi</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu çerçeveden bakıldığında karşımıza dikkati çekici bir örnek çıkıyor. Türkiye'nin yerli sosyal medya platformu NSosyal, AGPL lisanslı Mastodon altyapısını kullanarak bu konuda olumlu manada önemli bir örnek oluşturdu. AGPL lisansı, GPL'nin ağ üzerinden sunulan hizmetlere genişletilmiş hali olarak, türev ürünlerin de aynı lisans altında yayımlanmasını gerektiriyor. NSosyal, AGPL'nin bu temel şartına uyarak kendi değişikliklerini ve geliştirmelerini içeren kaynak kodlarını kendi web siteleri üzerinden erişilebilir kıldı. Platform, kullandığı açık kaynak bileşenleri şeffaf bir şekilde listelerken, AGPL’nin doğasına uygun olarak kodlarını topluluk katkılarına açık tutuyor. Bu yaklaşım hem lisans yükümlülüklerini yerine getiriyor hem de açık kaynak ekosistemiyle sürdürülebilir bir ilişki modeli oluşturuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kurumsal düzeyde açık kaynak kullanımında başarılı olmak için lisans envanteri oluşturmak kritik öneme sahip. Yazılım bileşen listesi standartlarının kullanılması, hangi bileşenlerin hangi lisansa tabi olduğunun takibini kolaylaştırıyor. Otomatik tarama sistemleri kurarak, özellikle yapay zeka destekli kod tamamlama araçlarının ürettiği kodların lisans durumunu kontrol etmek gerekiyor. Örneğin, Github Copilot gibi araçların ürettiği kod, GPL lisanslı bir projeden gelebilir ve bu durum ciddi hukuki sonuçlar doğurabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Açık kaynak yazılımların hukuki niteliği, basit bir telif hakkı meselesinin ötesinde, yazılım geliştirme kültürünün ve iş modellerinin dönüşümünü temsil ediyor. Fransa'da Orange'ın 850 bin avrodan fazla tazminat ödemesi, Almanya'da onlarca şirketin GPL ihlali nedeniyle tazminata mahkum olması ve ürünlerini piyasadan çekmesi, ABD'de federal mahkemelerin açık kaynak lisanslarını telif hakkı kapsamında değerlendirmesi, bu dönüşümün hukuki altyapısının da güçlendiğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'yle kamudaki açık kaynak kullanımı teşvik edilirken, özel sektörün de lisans yönetimi konusundaki farkındalığının artması kritik önem taşıyor. Açık kaynak yazılımların sağladığı maliyet avantajı ve teknolojik esneklik, ancak doğru lisans yönetimi pratikleriyle sürdürülebilir. Aksi takdirde, kurumlar Orange örneğinde görüldüğü üzere beklenmedik hukuki ve finansal yükümlülüklerle karşılaşabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[Dr. M. Furkan Akıncı, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Bilişim Hukuku Alanında Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Aug 2025 00:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/acik-kaynak-yazilim-lisanslarinin-gelecegi-1756504822.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Suudi Arabistan’ın Suriye siyasetini anlamak</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-suudi-arabistanin-suriye-siyasetini-anlamak-2075</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-suudi-arabistanin-suriye-siyasetini-anlamak-2075</guid>
                <description><![CDATA[Suudilerin Suriye siyaseti; ılımlı bir Sünni yönetim aracılığıyla Arap statükosunun tahkimi ve yeniden inşa sürecindeki kârlı ekonomik yatırımlar yoluyla diplomatik meşruiyet kazanma ve siyasi nüfuz oluşturma hedefleri etrafında şekillenmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, Suudi Arabistan’ın Suriye siyasetinin dinamiklerini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">8 Aralık 2024’te Şam’daki 61 yıllık Baas rejiminin devrilmesiyle Orta Doğu siyaseti kritik bir döneme girdi. Ahmed Şara liderliğinde oluşan yeni Suriye yönetimi, Dürziler, Kürtler ve Nusayrilerin ayrılıkçı eğilimlerine karşı koyarak ülkenin toprak bütünlüğünü korumak, İsrail’in Suriye sahasındaki yıpratıcı saldırılarına son vermek, iç savaşın yıkıma uğrattığı altyapıyı yeniden inşa ederek işleyen bir ekonomi ve kamu hizmetlerinde istikrarı sağlamak gibi bir gündemi takip ediyor. Şara yönetiminin bu hedefleri mevcut iç kaynaklarla gerçekleştirebilme ihtimalinin zayıf olması, Şam’ı kaçınılmaz olarak komşu ülkelerle destek arayışı içeren ilişkilere yöneltiyor. Bazı bölgesel aktörlerin nüfuzunu yayma siyaseti ile Şam’ın bu yönelimi arasındaki uyum bölgesel siyaset açısından önemli sonuçlar doğuracaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Devrim sonrasında Suriye siyasetiyle yakından ilgilenen aktörlerin başında Suudi Arabistan geliyor. Riyad, Temmuz ayında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki görüşmeye ev sahipliği yaparak Şara yönetiminin uluslararası meşruiyet kazanımına önemli bir destek sağladı. Bunun yanı sıra kritik altyapı tesislerine yönelik devasa yatırımlar ve hükümete aktarılan doğrudan ekonomik destekler sayesinde Riyad, yeni Suriye yönetiminin en önemli bölgesel müttefiklerinden biri konumuna yükseldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suudi Arabistan’ın bölgesel nüfuz stratejisi</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Şam, tarih boyunca Bağdat ve Kahire ile birlikte Orta Doğu’da kritik güç merkezlerinden birisi olmuştur. Şam’ın bu pivot rolü, hem jeopolitik konumundan hem de tarihsel, kültürel ve demografik avantajlarından kaynaklanmaktadır. İslam öncesi ve İslami dönemde bölgede askeri ve siyasi liderlik rolü üstlenen Şam, bugün dahi bölgesel politikada bir etki alanına sahiptir. Her ne kadar petrol çağının başlamasıyla, Orta Doğu’nun ağırlık merkezi Körfez’e kaymış olsa da, Suriye’nin bölgesel siyasetteki öncü rolü tamamen ortadan kalkmamıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">1980’li yıllarda Mısır’ın Camp David süreciyle statükocu bir çizgiye çekilmesi, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları sonrası Irak’ın zayıflayıp içine kapanarak bölgesel siyasete olan ilgisini kaybetmesi, petrol çağıyla başlayan Körfez’in bölgesel siyasetteki profilini yükseltme çabalarını destekleyen faktörler oldu. Beşşar Esed sonrası dönemde Suriye’de başlayan yeniden yapılanma süreci de, Şam’da yeni bir siyasi boşluk ve Körfez’in nüfuz fırsatını gündeme getirdi. Bölgesel düzlemde nüfuzunu yaymak isteyen Suudi Arabistan, 8 Aralık sonrası oluşan bu fırsatı değerlendirmek için zaman kaybetmeden harekete geçti. Suudiler bu süreçte Şam’a hem diplomatik hem de ekonomik alanlarda destekler sağlayarak bölgesel nüfuzunu artırmayı hedefliyor. Riyad’ın bu politikasının temel amacı Şam’ın bölgesel siyasette Riyad merkezli statükoyu benimsemesini güvence altına almak, Türkiye ve İran gibi aktörlerin Arap siyasetine etkisini dengelemek ve Suriye üzerinde Doğu Akdeniz’e bir çıkış elde etmek olarak sayılabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Suudi Arabistan’ın Suriye’deki stratejik öncelikleri</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Suudilerin Suriye siyaseti Şam’ı Körfez merkezli bölgesel statükoya entegre etme amacına dayanıyor. Bu strateji; ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, ılımlı bir Sünni yönetim aracılığıyla Arap statükosunun tahkimi ve yeniden inşa sürecinde kârlı ekonomik yatırımlar yoluyla hem diplomatik meşruiyet sağlama, hem de siyasi nüfuz oluşturma siyasetiyle gün yüzüne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Suudi Arabistan’ın Suriye’deki ilk stratejik önceliği ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasıdır. Bu strateji, Suudi Arabistan açısından yalnızca bölgesel güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bölgesel risk arz etmeye başlayan parçalanmaların kendi rejimi için doğurabileceği olumsuz sonuçlara karşı da bir önlemdir. Zira her ne kadar Suudi Arabistan’da toprak bütünlüğüne yönelik yakın bir tehlike olmasa da ülkenin doğu vilayetlerinde yaşayan Şiiler başta olmak üzere rejimden memnuniyetsizlik duyan unsurların bu tür gelişmelerden cesaret alabileceği endişesi bulunuyor. Bu siyaset aynı zamanda geçmişte Lübnan iç siyasetinde yaşanan ve bugün de hala devam eden istikrarsızlıkların bölge geneline yayılma ihtimaline yönelik bir önleme çabası olarak da değerlendirilebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Suudi Arabistan’ın Suriye’deki ikinci stratejik önceliği; Arap dünyasının bu “pivot devleti”nin ılımlı bir Sünni rejim tarafından yönetilmesi ve Arap siyasetine yeniden entegre edilmesidir. Bu politikanın temel amacı, Suriye’de, tıpkı 1980 sonrası Mısır örneğinde olduğu gibi, statükoyu koruyan ve Riyad ile Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu politikalar geliştirebilen bir yönetiminin inşasıdır. Riyad’ın hedefi, kendi merkezinde şekillenen mevcut statükoyu tahkim etmek ve Suriye’yi de Mısır gibi kendi liderliğindeki bölgesel düzenin bekçilerinden biri hâline getirmektir. Bu sayede, Riyad, bir taraftan bölgede Türkiye ve İran etkisine karşı koyabileceği gibi diğer taraftan Akdeniz’e güvenli bir çıkış da elde edebilecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Suudi Arabistan’ın Suriye’deki üçüncü stratejik önceliği ise Suriye’nin sunacağı karlı yatırım fırsatından istifade etmektir. Riyad, “Vizyon 2030” kapsamında planladığı ekonomik dönüşüm siyaseti çerçevesinde Şam ile geliştirilecek yakın işbirliği sayesinde hem kârlı yatırımlar yapmayı hem de Suriye’nin yeniden inşa sürecinde rol üstlenerek ciddi ekonomik kazançlar elde etmeyi hedefliyor. Tıpkı 1980’li yıllarda Mısır’ın “infitah” politikasıyla yatırım için cazip bir pazar hâline gelmesi gibi 8 Aralık sonrası Suriye de Suudi Arabistan açısından kârlı bir yatırım alanı olarak görülüyor. Böyle bir stratejik yaklaşımın şekillenmesinde, Suriye’nin Arap dünyasının en yetenekli demografisine ve bölgesel ekonomik kalkınmayı destekleyecek düzeyde kalifiye iş gücüne sahip olması, belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">8 Aralık Devrimi sonrasında Suriye siyasetiyle en yakından ilgilenen aktörlerden biri de Suudi Arabistan'dır. Riyad’ın bu ilgi ve yaklaşımı, temelde Şam’ın ılımlı bir Sünni yönetim altında Arap siyasetine yeniden entegre edilmesi ve Suudi Arabistan liderliğindeki bölgesel statükonun bekçisi hâline getirilmesi hedefine dayanıyor. Bu durum, yaklaşık yarım yüzyıl önce Mısır’da uygulanan ve önemli ölçüde başarı elde edilen stratejinin Suriye’ye uyarlanmış hali olan ve benim “Suriye’nin Mısırlaştırılması” adını verdiğim bir versiyonunu temsil ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.]</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM&nbsp;editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Aug 2025 23:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-suudi-arabistanin-suriye-siyasetini-anlamak-1756326560.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Gazze&#039;de geç gelen kıtlık ilanı: Şimdi ne yapılmalı?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gazzede-gec-gelen-kitlik-ilani-simdi-ne-yapilmali-2033</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gazzede-gec-gelen-kitlik-ilani-simdi-ne-yapilmali-2033</guid>
                <description><![CDATA[IPC raporu, Gazze'deki kıtlığın "tamamen insan eliyle yaratıldığını" belirtiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><em><strong><span style="color:#2980b9">Raporda şu uyarı yer alıyor:</span></strong></em><span style="color:#000000"> "Herhangi bir gecikme, hatta tek bir gün bile, kıtlık sebepli ölümlerde kabul edilemez bir artışa yol açacaktır."</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Eski BM Gıda Hakkı Özel Raportörü ve BM Dünya Gıda Güvenliği Komitesinin (CFS) Yüksek Düzeyli Uzmanlar Paneli (HLPE) üyesi Hilal Elver, Gazze'de geç kalınmış kıtlık ilanının insani, hukuki ve siyasi boyutlarını AA Analiz için kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ekim 2023’ten bu yana süren yoğun bombardımanlar, insani yardımın engellenmesi, altyapının yıkılması, temiz suya erişimin olmaması, hastalıkların yayılması ve çöken sağlık sistemi, Gazze’de açlık ve yetersiz beslenmeye yol açtı. Aylarca artan endişelerin ardından tablo artık felakete dönüştü. Tarım alanlarının yaklaşık yüzde 98’i ya tahrip oldu ya da erişilemez hale geldi [1]. Bu durum, hem tarımı hem de yerel gıda üretimini bitirdi. Her on kişiden dokuzu evini terk etmek zorunda kaldı, çoğu da güvenli olmayan yerlere sığındı. Gıda fiyatları fahiş seviyelere çıktı, nakit para neredeyse hiç yok, yemek pişirmek için gerekli yakıt ve su bulunmuyor, tıbbi malzemeler ise tükenmiş durumda. Gazze Sağlık Bakanlığının verilerine göre, 22 Ağustos itibarıyla en az 273 kişi açlıktan hayatını kaybetti, bunların 112’si ise çocuktu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">En nihayetinde, 22 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler (BM) Gazze’de kıtlık ilan etti. Bu uzun süredir beklenen açıklama, gıda krizlerini izlemek için uluslararası alanda otorite kabul edilen Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması’nın (IPC) en güncel raporunun [2] ardından geldi. Raporda, Gazze Valiliği’nde, Gazze kenti ve çevresi dahil olmak üzere, 514 bin kişinin felaket düzeyinde kıtlık yaşadığı doğrulandı. Ayrıca kıtlığın kısa sürede Orta ve Güney Gazze’ye, yani Deyr el-Belah ve Han Yunus’a, yayılabileceği ve 1 milyon Filistinliyi daha tehdit edebileceği uyarısı yapıldı. Kuzey Gazze’deki koşulların da en az bu kadar kötü hatta daha vahim olduğu tahmin ediliyor. Ancak yeterli veri olmadığı için Kıtlık İnceleme Komitesi (FRC) resmi bir sınıflandırma yapmadı. Refah ise büyük ölçüde yıkıldığı ve boşaltıldığı için analiz edilmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıtlık nasıl ilan edilir ve neden her zaman çok geç kalınır?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kıtlık ilanı [3] oldukça teknik bir süreçtir ve IPC, temkinli metodolojisiyle bilinir. Sistem, karar vericilere gelecekteki kıtlıkların önlenmesinde yol göstermek için bağımsız, zamanında ve kanıta dayalı analiz sağlamayı amaçlar. Ancak veri toplama ve doğrulama için gereken süre nedeniyle, resmi ilanlar çoğu zaman çok geç yapılır [4]. Açıklama, açlıktan ölümler başladıktan sonra gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze’de İsrail’in altyapıyı yıkması, uyguladığı abluka ve yardımı engellemesi nedeniyle, neredeyse tüm nüfus farklı seviyelerde açlıkla karşı karşıya. Roma’daki BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından koordine edilen IPC sistemi, kıtlık ilanı için FRC’nin incelemesini ve WFP, WHO, UNICEF gibi kurumların yanı sıra uzmanlar ile hükümetlerin onayını şart koşuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kıtlık ilanında üç temel ölçüt dikkate alınıyor:</span></span></span></strong></em></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hanelerin en az beşte birinin aşırı gıda yetersizliği yaşaması,</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Çocukların üçte birinin akut yetersiz beslenme içinde olması,</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Her 10.000 kişiden günde en az iki yetişkinin, susuzluk ya da hastalık dahil açlığa bağlı nedenlerle ölmesi.</span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu üç kriterden ikisinin karşılanması kıtlık ilanı için yeterli. Gazze’de ise üçü birden aynı anda mevcut.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu prosedürler nedeniyle kıtlık ilanı neredeyse her zaman gecikiyor. Geçmişte Sudan, Güney Sudan ve Somali’de yaşanan krizler de ancak çok sayıda insan hayatını kaybettikten sonra resmi olarak tanınmıştı. Üstelik hükümetlerden gelen siyasi baskılar bu süreci daha da uzatıyor. Bu yüzden BM Gıda Güvenliği Komitesi’nin Yüksek Düzeyli Uzmanlar Paneli (HLPE) [5] dahil pek çok gıda güvenliği uzmanı, IPC’yi önleyici olmaktan çok, tepkisel bir yaklaşım benimsediği için uzun süredir eleştiriyor. Gazze bunun en trajik örneği oldu: kıtlık, yüzlerce insan hayatını kaybettikten sonra ilan edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İnsani yardıma ölümcül engel</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Aralık 2023’ten bu yana IPC’nin Kıtlık İnceleme Komitesi (FRC), Gazze hakkında beş ayrı rapor yayımladı. Bu olağanüstü sıklık, giderek ağırlaşan ve bir türlü dinmeyen insani felaketi gözler önüne seriyor. Ancak tüm bu uyarılara rağmen İsrail, krizi ne çözmek ne de hafifletmek için adım attı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Raporlarda ayrıca Gazze İnsani Vakfı (GHF) [6] aracılığıyla yapılan gıda dağıtımları sırasında sivillerin öldürülmesine dair ciddi kaygılar dile getiriliyor. İsrail ve ABD tarafından kurulan bu tartışmalı yapı, Mart 2025’te ateşkesin çökmesiyle birlikte İsrail’in BM koordinasyonundaki yardımları engellemesinin ardından devreye sokuldu. Gıda arayışı için tehlikeli bölgelerde uzun yollar yürümek zorunda kalan siviller, dağıtım noktalarında saldırıya uğrayarak hayatını kaybetti. Mayıs-Ağustos 2025 döneminde GHF dağıtımlarında 2 binden fazla kişi öldü ya da yaralandı. FRC, GHF’nin faaliyetlerinin insani yardım olarak tanımlanamayacağını açıkladı. İsrail, yardımı bir kez daha savaş silahına, adeta bir ölüm tuzağına dönüştürdü.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">BM’nin yardım operasyonları engellenmeden önce 400 dağıtım merkezi faaliyetteydi. Buna karşılık GHF yalnızca dört merkez kurdu ve bunları özellikle çatışma bölgelerine yerleştirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Son haftalarda İsrail, BAE ve Ürdün ile birlikte gıda yardımlarını havadan indirme yöntemine başvurdu. Normalde sadece kara yoluyla ulaşılamayan bölgelerde kullanılan bu tartışmalı yöntem, Gazze’de yeni trajedilere yol açtı. Paketlere ulaşmaya çalışan aç ve çaresiz insanlar izdihamda ezildi, çok sayıda ölüm ve yaralanma yaşandı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Şimdi ne yapılmalı?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">IPC raporu, Gazze’deki kıtlığın "tamamen insan eliyle yaratıldığını" belirtiyor ve bunu somut verilerle ortaya koyuyor. Raporda acil ve kapsamlı bir müdahale çağrısı yapılırken şu uyarı yer alıyor: "Herhangi bir gecikme, hatta tek bir gün bile, kıtlıktan ölümlerde kabul edilemez bir artışa yol açacaktır." Ateşkes sağlanmadığı ve güvenli, kesintisiz insani yardımın önü açılmadığı sürece, önlenebilir ölümler katlanarak artacak. Bu durumdan en çok çocuklar, hamile kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar etkilenecek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kıtlık ilanı, hükümetler ve uluslararası kurumlar üzerinde harekete geçme baskısı oluştururken aynı zamanda hesap verebilirlik için de güçlü bir kanıt niteliği taşıyor. Buna rağmen İsrailli yetkililer [7] raporu "blood libel (kan iftirası)" ve "tam bir yalan" sözleriyle reddetti, Hamas’ın yardımları çaldığına dair hiçbir kanıtı olmayan iddiaları tekrar etti. "Saygın" medya kuruluşları dahi bu söylemleri yansıttı. Örneğin The New York Times, açlıktan ölen bir çocukla ilgili haberini "altta yatan bir hastalık" gerekçesiyle düzeltti. Oysa çocuk, Aralık 2023’te savaş sırasında dünyaya gelmiş ve doğrudan savaş koşullarının yol açtığı bir hastalıktan muzdaripti. Beslenme uzmanları, yetersiz beslenmenin anne karnında başladığını ve ömür boyu etkiler bıraktığını vurguluyor. Bugün Gazze’de doğan bebeklerin her beşinden biri prematüre ya da düşük kilolu doğuyor ve yaşama şansı son derece düşük oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hukuki sonuçlar</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kıtlık ilanının uluslararası insancıl hukuk ve ceza hukuku açısından ciddi sonuçları vardır. Açlığın kasıtlı olarak bir savaş aracı haline getirilmesi ve insani yardımın engellenmesi hem savaş suçu hem de insanlığa karşı suç sayılmaktadır. Bilimsel verilere dayalı BM kıtlık ilanı, mevcut ve gelecekteki yargı süreçlerinde İsrailli liderlerin -Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz dahil- cezai sorumluluğunu kanıtlamak için güçlü bir delil niteliği taşıyor. Üstelik bu liderlerin kamuoyuna açık bir şekilde kullandığı soykırımsal dil, niyetlerini de açıkça ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Eylem çağrısı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Raporun uluslararası topluma yaptığı çağrı açık: Ateşkes sağlanmadığı ve uzman sağlık ekipleri, yalnızca un ya da mercimek gibi temel gıdaların ötesine geçerek tedavi edici besinleri ulaştırmadığı sürece, binlerce insan daha ölecek. Bu, sadece işgalci güç olarak İsrail’in ya da silah sağlayarak veya diplomatik koruma sunarak suça ortak olan devletlerin de tek başına sorumluluğu değildir. Bu, bütün BM üyesi devletlerin ortak sorumluluğudur. Artık hiçbir hükümet "habersizdik" diyemez, kanıtlar ortada. Tarih, harekete geçmeyenleri sert biçimde yargılayacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[1] https://www.fao.org/newsroom/detail/gaza-strip--98.5-percent-of-cropland-unavailable-for-cultivation-as-famine-looms/en</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[2] https://www.ipcinfo.org/ipcinfo-website/countries-in-focus-archive/issue-134/en/</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[3] https://www.un.org/unispal/wp-content/uploads/2024/03/IPC_Famine_Factsheet.pdf</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[4] https://www.thenewhumanitarian.org/news-feature/2020/11/25/yemen-famine-hunger-food-prices-war</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[5] https://www.fao.org/cfs/cfs-hlpe/insights/news-insights/news-detail/new-issues-paper--conflict-induced-acute-food-crises--potential-policy-responses-in-light-of-current-emergencies/en</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[6] https://www.ohchr.org/en/press-releases/2025/08/un-experts-call-immediate-dismantling-gaza-humanitarian-foundation</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[7] https://www.barrons.com/news/netanyahu-calls-un-backed-gaza-famine-report-outright-lie-d3b95e45</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Hilal Elver, eski BM Gıda Hakkı Özel Raportörü ve BM Dünya Gıda Güvenliği Komitesinin (CFS) Yüksek Düzeyli Uzmanlar Paneli (HLPE) üyesidir.]</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><strong>*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EKONOMİM editoryal politikasını yansıtmayabilir.</strong></span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Aug 2025 02:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-gazzede-gec-gelen-kitlik-ilani-simdi-ne-yapilmali-1756251676.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Otomotivden güvenliğe: Alman şirketlerin savunma sanayi hamlesi ne anlam ifade ediyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-otomotivden-guvenlige-alman-sirketlerin-savunma-sanayi-hamlesi-ne-anlam-ifade-ediyor-2032</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-otomotivden-guvenlige-alman-sirketlerin-savunma-sanayi-hamlesi-ne-anlam-ifade-ediyor-2032</guid>
                <description><![CDATA[1930'lu ve 40'lı yıllarda Volkswagen gibi şirketler Nazi savaş makinesini besleyen aktörlerdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">2020'lerden itibaren de Almanya'nın yeni stratejik kimliğinin inşasında Volkswagen dahil bazı "tanıdık yüzler" önemli rol oynayacak gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">NATO DIANA Proje Hakemi ve Mentörü Arda Mevlütoğlu, Alman otomotiv şirketleri Porsche AG ve Volkswagen AG'nin sahibi olan Porsche Automobil Holding SE'nin savunma sanayisine yatırım kararı hamlesinin arka planını kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Alman otomotiv şirketleri Porsche AG ve Volkswagen AG'nin sahibi olan Porsche Automobil Holding SE, savunma sanayi yatırımları için ortaklarla birlikte yeni bir yatırım platformu kurduğunu duyurdu. Şirket, daha önceki yatırımlarında hem askeri hem de sivil kullanım şartı ararken, bu kriteri kaldırarak tamamen savunma odaklı girişimlere de yönelmeye karar verdiğini açıkladı. Şirket tarafından yapılan açıklamada, "değişen jeopolitik koşullar ve artan güvenlik politikası gereklilikleri çerçevesinde, savunma ve güvenlik sektöründe önemli gelişim potansiyeli görüldüğü ve bundan faydalanılmasının hedeflendiği" kaydedildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Porsche SE'nin bu açıklaması, bir süredir devam eden bir sürecin son halkası olarak yorumlanabilir. Zira şirket, 2021'de Isar Aerospace ve 2024'te Quantum-Systems şirketlerine yatırım yapmıştı. Havacılık-uzay ve sivil-askeri çift kullanım (dual use) alanlarındaki bu yatırım hamleleri, Porsche SE'nin savunma ve havacılık sektör portföyünü genişletme stratejisinin ipuçlarını içermekteydi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öte yandan Volkswagen cephesinde ise mart ayında şirketin Üst Yöneticisi (CEO) Oliver Blume, Avrupa’nın savunma kapasitesinin artırılmasına katkı sağlamaya hazır olduklarını, olası ortaklık ve üretim konseptlerini değerlendirdiklerini açıklamıştı. Almanya'nın en büyük savunma sanayisi şirketlerinden Rheinmetall CEO’su Armin Papperger, Volkswagen’in Osnabrück tesisinin savunma üretimine dönüştürülmesi için "çok uygun" olabileceğini söylemiş, bu doğrultuda taraflar bu tesiste görüşmeler yapmıştı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kararın arka planı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tüm bu gelişmeler, münferit yatırım ve proje hamleleri değil elbette. Bu tabloyu iki mercekten okumak gerekir. İlki makro güvenlik ekonomisidir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya saldırısı sonrası Almanya başta olmak üzere Avrupa'da "Zeitenwende" (dönüm noktası) olarak adlandırılan savunma bütçesinin artışı, uzun yıllar ertelenmiş modernizasyonu, silahlı kuvvetlerin son derece düşük harbe hazırlık seviyesini ve yetersiz stokları hızla gündeme taşıdı. Bu noktada, Berlin'in 2025-2029 dönemi için toplam 649 milyar avroya varan savunma harcaması çerçevesi ve yıllık bütçe planlaması, seri üretim kapasitesi ve tedarik zinciri tarafında sivil sanayi kabiliyetlerinin seferber edilmesini gerektiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İkinci mercek ise sektörel ekonomidir. Alman otomotiv sektörünün Çin pazarındaki payı 2019'da yüzde 26,2’ydi. Bu oran 2024’te yüzde 18,9’a düştü. Bu durum elektrikli araç rekabeti, maliyet-düzenleme baskıları ve jeopolitik belirsizlikler nakit akışlarını ve değerlemeleri zorluyor. Üstüne Çin'in Avrupa pazarındaki agresif büyümesi sebebiyle elektrifikasyon dönüşüm sürecini yakalayamayan ve teknolojik rekabette hızla geri düşen Alman otomotiv sektörü, yeni (ve acil) bir çıkış kapısı arayışında. Porsche SE’nin kar beklentisini aşağı çekip savunma-güvenlik sektörüne yönelik portföy genişletme hamlesi bu arka planla örtüşüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dolayısıyla bu gelişmeyi yalnızca "karlılık arayışı" ya da "savunma odaklı yeni dinamikler" şeklinde okumak eksik olacaktır. İki farklı süreç birbirini besliyor ve bu noktada Almanya'nın jeopolitik ve teknolojik/sektörel konumlanma çabası artıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ayrıca savunma-havacılık ve otomotiv sektörlerinin birbirlerine göre yeniden hizalanma girişimlerini arz-talep yönlü değerlendirmek gerekir: Talep tarafında Avrupa'nın hızla büyüyen, devlet garantili ve yıllara sari siparişleri; arz tarafında otomotivde atıl/uyarlanabilir üretim kapasitesi ve mali disipline alışık tedarik zincirleri, iki ekosistemi birbirine yaklaştırıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Almanya'nın silahlanma hamlesi</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Almanya, Şubat 2022'de Şansölye Olaf Scholz’un parlamento konuşmasındaki "Zeitenwende" (bir milat-dönüm noktası) açıklamasıyla, uzun süredir sürdürdüğü temkinli savunma politikalarından radikal bir dönüşüm sürecine girdi. Bu konuşma kapsamında savunma bütçesinin artırılması için bütçeye dahil edilmeyen 100 milyar avro tutarında bir özel fon (Sondervermögen) oluşturuldu, böylece savunma harcamaları, NATO'nun ittifak ülkelerinin savunma harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasılaları'nın (GSYH) yüzde 2'sini oluşturması hedefinin ötesine geçerek somutlaştı. Bu adım, Alman savunma politikasında savaş sonrası dönemde görülmemiş bir finansal ve stratejik hareketlilik başlattı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">2025 itibarıyla Almanya, GSYH'nın yüzde 2,4’ü oranında savunma harcamasını öngören bir bütçe ayırmış durumda. Bu oranı kademeli olarak 2029’a kadar yüzde 3,5 GSYH seviyesine yükseltmeyi hedefliyor. Bu büyüklükte bir savunma bütçesi, ülkedeki savunma harcamalarının en yüksek seviyesine işaret ediyor ve Almanya’yı dünya genelinde dördüncü büyük askeri harcama yapan ülke konumuna taşıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu sürecin finansmanı, Almanya'nın "borç frenini" (Schuldenbremse) gevşeterek savunmaya yönelik harcamaları 1 puanlık GSYH sınırı üzerindeki kısmı bu kısıtlamanın dışında bırakan anayasal değişikliklerle mümkün oldu. Bu düzenleme sayesinde 2025-2029 döneminde yaklaşık 380 milyar avro ile 650 milyar avro büyüklüğünde savunma yatırımı yapılması planlanıyor. Ancak bu devasa harcama planının uygulamaya dönmesi, bürokratik tedarik sistemlerindeki verimsizlikler, yetersiz sanayi kapasitesi ve uzun süren sözleşme süreçleri nedeniyle ciddi şekilde gecikme riski taşıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Karlılık arayışı mı, yeni piyasa dinamikleri mi?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Savunma ve havacılık, yapısı itibarıyla yüksek sabit maliyetli ancak öngörülebilir nakit akışlı, yıllara yayılan sözleşmelerle çalışılan bir sektördür. Özellikle mühimmat, hava ve deniz platformları, hava savunma ve modernizasyon projelerinde talep görünürlüğü 2030’lara uzanabilir. Almanya’nın 2029’a kadar artan savunma harcama planı ve Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlar, ürün ve sistem üreticileri ve tedarikçilere risk-getiri profilinde "altyapı benzeri" bir alan sunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa Birliği’nin (AB) savunma sanayi strateji planı (European Defence Industrial Strategy; EDIS), kısa vade ve acil ihtiyaç kapsamında (European Defence Industry Reinforcement through common Procurement Act; EDIRPA) yapılacak alımlar sonrası üretim kapasitesini genişletmeyi hedefliyor. Bu kapsamda ortak ihtiyaçların belirlenmesi ve bir havuz modeli ile tedarik planlaması yapılması, AB içi ve dış çevresine yönelik tedarik ağlarının hazırlanması ile geliştirme ve seri üretim süreçleri için finansal mekanizmaların kurulması hedefleniyor. Bu yaklaşım, otomotiv üretim metodolojileri ile doğal sinerji yaratıyor. Başka bir deyişle, kar arayışı ile yeni piyasa dinamikleri örtüşüyor. Kısacası, savunma sektörünün uzun vadeli görünürlüğü, otomotiv sektöründeki dalgalanan talep ve kar marjı baskılarına karşı doğal bir denge işlevi görüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İkinci Dünya Savaşı mirası mı?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Volkswagen'in kuruluşu ve erken dönemi, Nazi Almanyası'nın savaş ekonomisiyle iç içedir. Fabrika 1939'dan itibaren Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) için bakım onarım ve yedek parça imalatı, kara kuvvetleri için Kübelwagen ve Schwimmwagen araçların üretimi yaptı. Ayrıca on binlerce zorla çalıştırılan insan, Volkswagenwerk’te köle işçi olarak kullanıldı. Şirket, somut verilerle belgelenmiş bu tarihsel sorumluluğu kabul ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu tarihsel arka planda şirketin savunma sanayisine yönelik yeni girişimi, iki yönde okunabilir. İlk olarak, şirketin zaten askeri endüstriye yönelik üretim yapmış olduğu gerçeğinden hareketle, yeniden bu kapasiteyi canlandırdığı, dolayısıyla faaliyet sürekliliğinin söz konusu olduğu iddia edilebilir. İkinci olarak ise, bugünün şartlarında, demokratik denetime tabi bir devlet içinde, geçmişine dair yüzleşmeyi yapmış bir şirketin varlığı söz konusu. Yüzeysel ya da sembolik olarak bir süreklilik söz konusu olsa da kurumsal yönetişim, değer zinciri standardı ve amaç açısından bugünkü hamle, 1940’lardaki savaş ekonomisinden nitel olarak ayrışıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bununla birlikte, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrası derin yarılmalara sahne olan jeopolitik düzlemde Almanya'nın kendine yeni bir konum ve istikamet belirlediği; bu doğrultuda da sektörel ve teknolojik kapasitesinde geniş kapsamlı bir revizyona başladığını net olarak iddia etmek mümkün. Süreklilik olgusu burada karşımıza çıkıyor: 1930'lu ve 40'lı yıllarda Volkswagen gibi şirketler Nazi savaş makinasını besleyen aktörlerdi. 2020'lerden itibaren de Almanya'nın yeni stratejik kimliğinin inşasında Volkswagen dahil bazı "tanıdık yüzler" önemli rol oynayacak gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Arda Mevlütoğlu, NATO DIANA Proje Hakemi ve Mentörüdür.]</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Aug 2025 02:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/otomotivden-guvenlige-alman-sirketlerin-savunma-sanayi-hamlesi-ne-anlam-ifade-ediyor-1756251330.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çözüme giden yolda son durum ne?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/cozume-giden-yolda-son-durum-ne-1966</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/cozume-giden-yolda-son-durum-ne-1966</guid>
                <description><![CDATA[Trump'ın ateşkes çağrılarını kendi çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde yönetmeye çalışıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu savaşın kısa vadede sona ereceğini söylemek doğru olmaz. Görünen o ki Ukrayna, Rusya ve Avrupalı ülkeler, Trump'ın ateşkes çağrılarını kendi çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde yönetmeye çalışıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın çözümüne yönelik çabaları, sınırlılıklar ve gereklilikler çerçevesinde kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Şubat 2022'den bu yana devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı'nın çözümüne yönelik çabalar son zamanlarda hızlandı. ABD Başkanı Donald Trump'ın savaşın sona ermesi noktasında gösterdiği kararlılık bu süreçte hiç şüphesiz en önemli etken.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump-Putin Zirvesi'nden geriye kalanlar</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Hak ettiğini düşündüğü büyük güç statüsünü Putin Rusya'sına vererek Rusya’yı Çin’in yanından uzaklaştırıp kendi tarafına çekmek, ABD-Rusya ilişkilerinin daha iyi bir noktaya evrilmesinin önünde Ukrayna’yı bir engel olmaktan çıkarmak ve Avrupa'nın güvenliği ve küresel siyasetin geleceğini yakından ilgilendiren bu savaşı sona erdirerek Nobel Barış Ödülü'nü kazanmak Trump'ın ana motivasyonları gibi. Trump’ın bu aceleci kararlılığıysa savaşın tarafları açısından fırsatları ve riskleri beraberinde getiriyor. Geride bıraktığımız 3,5 senede 1 milyona yakın ölü ve yaralı kaybı veren Rusya, savaşın kendi istediği şekilde sona ermesi adına Trump'ı bir şans olarak görüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Geçen günlerde Alaska'da yapılan Trump-Putin Zirvesi'nden Trump kaybetmese bile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in oldukça karlı çıktığı genel kabul gören bir görüş. Ateşkes ilan edilmeden doğrudan barış görüşmelerinin hedeflenmesi, Rusya’nın üzerine konması düşünülen ekonomik yaptırımların belki bir süreliğine belki de kalıcı olarak askıya alınması ve Putin rejiminin uluslararası meşruiyetinin artık şüpheye yer vermeyecek şekilde tescillenmesi Rusya’nın elde ettiği somut kazanımlardır. Savaşın sonlanması noktasında Putin'in uzun zamandır dile getirdiği şartların hemen hemen hiçbirinde bir yumuşama yok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">NATO'nun Ukrayna'ya doğru genişlememesi, Ukrayna topraklarında NATO üyesi ülkelerin askerlerinin bulundurulmaması, savaşın başından bu yana Rusya'nın ele geçirdiği toprakların kalıcı bir şekilde Rusya'ya bırakılması ve Ukrayna'nın silahsızlandırılması Rusya’nın kırmızı çizgileri olmaya devam ediyor. Trump'ın aldığı bu inisiyatif kesinlikle değerli olsa da eğer Trump'ı harekete geçiren temel motivasyon tarafların her birinin içine sinebilecek adil ve sürdürülebilir bir barışı bulmaktan öte nasıl olursa olsun savaşın bir an önce sonra ermesiyse "ihtiyatlı iyimserlik" yerine "kalıcı kötümserlik" çok daha olası bir sonuç olur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerle Ukrayna'nın, Rusya’nın zor kullanarak elde ettiği toprak kazanımlarının Rusya’nın yanına kar kalmaması için ne kadar direndiklerini görüyoruz. Trump-Putin yakınlaşmasının bu bağlamda kötü bir sonuç üretmemesi için adeta diken üstündeler. Alaska Zirvesi'nin hemen ertesinde Avrupalı liderlerle Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin apar topar Washinghton’a gidip Trump’ı ziyaret etmeleri başka nasıl yorumlanabilir? Avrupalılar ve Ukrayna, Putin’in asla Ukrayna’yla yetinmeyeceğini ve sıranın mutlaka diğer Avrupalı ülkelere geleceğini düşünüyor. Ukrayna'da Rusya'yı tatmin etme üzerinden bulunabilecek bir çözüm Trump tarafından belki de tek gerçekçi seçenek olarak görünüyorsa da Avrupa ve Ukrayna bunu zamanın Büyük Britanya’sının Hitler Almanya’sının İkinci Dünya Savaşı öncesinde daha da ileri gitmemesi adına uyguladığı yatıştırma politikasına benzetiyor. Japonya Başbakanı İşiba Şigeru'nun bir konuşmasında dile getirdiği gibi “Bugün Ukrayna yarın Asya” mı acaba?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kalıcı barış için sınırlılıklar ve gereklilikler neler?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kalıcı bir barış için Ukrayna'nın toprak güvenliğinin ve anayasal egemenliğinin net bir şekilde garanti altına alınması ve olası bir barış anlaşmasını imzalanmasından sonra Rusya'nın bir daha Ukrayna'yı zor kullanarak tehdit etmemesinin temin edilmesi gerekiyor. ABD'nin dolaylı ya da doğrudan sunacağı güvenlik garantileri olmadan Ukrayna'nın Rusya’yla orta yolu bulması neredeyse imkansız. Ukrayna'ya sunulacak güvenlik garantilerinin neleri içereceği sorusu ise cevaplanmaya muhtaç durumda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump'ın herkesin içine sinecek "adil bir barış" yerine savaşın bir an önce sona ermesini mümkün kılabilecek "herhangi bir barışı" istediği algısının Avrupa ve Ukrayna'da güçlenmesi hayra alamet değil. İşin içinde ABD'nin olmadığı bir düzlemde Avrupa’nın Ukrayna'nın güvenliğine yönelik kalıcı garantiler sunma kapasitesinin sınırlı olduğu biliniyor. ABD ve NATO'ya bağımlı bir şekilde bugünlere kadar gelen Avrupa'nın kendi kendine yeterli ve tek sesli hareket edebilen jeopolitik bir aktöre dönüşebilmesi kısa ve orta vadede pek mümkün görünmüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kırım'ın 2014’teki işgalinden bu yana Rusya'nın Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini ele geçirdiği bir ortamda Ukrayna’nın Rusya'ya karşı kısa ve orta vadede bir yıpratma savaşı sürdürebilmesi pek mümkün görünmüyor. Olaya Rusya tarafından bakıldığındaysa Putin’in pek de acele etmediği görülüyor. Trump’ın gazabını çekmeyi önlemekle Ukrayna’da ateşlerin kalıcı bir şekilde susmasını istemek arasında çok fark var. Putin daha çok ilkini istiyor gibi. Hem asker sayısı hem stratejik derinlik hem de savaş ekonomisine geçmiş olmanın Rusya'nın askeri kapasitesini gözle görülür bir şekilde iyileştirmeye başlaması Putin’i acele etmekten alıkoyuyor. Savaşın devamının Rusya'nın kazanımlarını artırdığı varsayımı Moskova’da kabul görüyor gibi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Hal böyle olunca 3,5 senedir süren bu savaşın kısa vadede sona ereceğini iddia etmek doğru olmaz. Görünen o ki hem Ukrayna hem Rusya hem de Avrupalı ülkeler Trump'ın bir an önce ateşkes ilan edilmesi noktasındaki tutum ve davranışlarını kendi çıkarlarına zarar vermeyecek ölçüde yönetmeye çalışıyor. Kendi yanlarında olmasını temin edemeseler bile Trump'ın en azından karşıt kampta yer almasını engellemeye çalışmak tarafların öncelikli stratejisi olmuş durumda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Şayet Trump kendisine yönelik dile getirilen güvenilmez ve öngörülemez olma özelliklerini geride bırakıp savaşın sonlanması noktasında herkesin içine sinebilecek bir barış önerisiyle ortaya çıkar ve bu süreçte ABD'nin elindeki bütün güç unsurlarını hem Ukrayna hem Avrupa hem de Rusya üzerinde dengeli bir şekilde kullanırsa savaşın sona erme ihtimali artar. Aksi takdirde savaşın devam etmesi ve bu süreç içinde masum insanların ölmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><strong><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanıdır.]</span></span></span></em></strong></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 Aug 2025 08:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/cozume-giden-yolda-son-durum-ne-1756101829.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupa’nın değişen tutumu</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/avrupanin-degisen-tutumu-1842</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/avrupanin-degisen-tutumu-1842</guid>
                <description><![CDATA[ANALİZ: İsrail artık değişen uluslararası mutabakata uyum sağlamak ya da artan yalnızlaşma ve olası yaptırımlarla yüzleşmek yönünde bir tercih yapmak zorunda.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Filistin Devleti’nin tanınması ve diplomatik etkileri</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Zorluklarla karşı karşıya olsa da iki devletli çözüm hala barışın tek uygulanabilir yolu</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fransa’da Rhône Üniversitesi’nde ve İsviçre’de Cenevre Uluslar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi dersleri veren Dr. Blerim Mustafa, Avrupa’da Filistin’in tanınmasına yönelik artan desteğin uluslararası hukuk ve barış süreci açısından taşıdığı anlamı kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fransa ve Birleşik Krallık’ın Filistin Devleti’ni tanımaya hazırlanması, diplomasi sahnesinde önemli bir dönüm noktası anlamına geliyor. Bu karar, Orta Doğu’da kalıcı barışın ancak iki devletli çözümle mümkün olabileceği yönündeki uluslararası uzlaşıyı güçlendiriyor ve küresel düzeyde etkiler yaratıyor. Elbette tanıma tek başına işgali sona erdirmeyecek, ancak ciddi bir hukuki ve siyasi ağırlık taşıyor. Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını teyit ediyor ve İsrail’e açık bir mesaj veriyor: Filistin devletini reddetmek artık sürdürülebilir değil, uluslararası hukuka ve küresel mutabakata aykırı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu adım, Avrupa’daki genel eğilimin bir parçası. İsrail’in sürekli genişleyen yerleşim politikaları ve müzakereleri reddetmesi, pek çok ülkeyi tavırlarını yeniden değerlendirmeye itmiş durumda. Filistin'in tanınmasının sembolik ve hukuki etkileri son derece önemli. Tanıma kararı Filistin’in uluslararası hukukta meşruiyetini güçlendirirken, Uluslararası Adalet Divanı’nın 9 Temmuz 2004 ve 19 Temmuz 2024 tarihli iki danışma görüşünde "yasa dışı" olarak tanımladığı İsrail işgaline doğrudan meydan okumaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Uluslararası hukukta tanımanın anlamı</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Uluslararası hukukta bir devleti tanımak, o varlığın devlet statüsünü kabul eden siyasi bir eylemdir. Tanıma, 1933 tarihli Montevideo Devletlerin Hak ve Yükümlülükleri Sözleşmesi’nin 1. maddesinde yer alan, sürekli nüfus, belirlenmiş toprak, işleyen hükümet ve diğer devletlerle ilişki kurabilme kapasitesi gibi kriterlere dayanır. Filistin’in işgal altındaki topraklarının parçalı yapısı devletin tam anlamıyla işlevselliğini zorlaştırsa da, bugüne kadar 148 BM üyesi ülke tarafından tanınmış ve egemen bir devlet olarak meşruiyeti teyit edilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tanımanın, İsrail işgalini sona erdirmeyeceği ya da İsrail ile Filistin arasındaki sınır sorunlarını çözemeyeceği açık olsa da Filistin’in uluslararası platformlarda ve hukuki süreçlerdeki konumunu güçlendirecektir. Aynı zamanda İsrail’e, yerleşimlerin genişletilmesi, ilhak tehditleri ve iyi niyetli müzakerelerden kaçınma gibi mevcut politikalarının küresel normlarla bağdaşmadığını ve yaptırımlarla sonuçlanabileceğini net bir şekilde gösterir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve BM Genel Kurulu, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını birçok kez teyit etti ve işgal konusunda uluslararası hukuka uyulması çağrısında bulundu. UAD şu anda iki kritik dosyayı görüşüyor. Bunlardan ilki olan Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı dava, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun ihlallerini, 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamındaki suçlamalar da dahil olmak üzere, ele almaktadır. Diğer dosya ise, bölgede faaliyet gösteren BM kuruluşlarına, özellikle UNRWA’ya karşı İsrail’in hukuki yükümlülüklerine ilişkin bir danışma görüşü. Filistin’in daha fazla Batılı ve Avrupalı devlet tarafından tanınması, bu hukuki emsalleri pekiştirecek ve İsrail’in politikalarını uluslararası hukuk nezdinde daha da yalnızlaştıracaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kosova’nın bağımsızlığı: Tanınma devleti nasıl şekillendirir?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kosova örneği çarpıcı bir benzerlik ortaya koyuyor. Sırbistan’ın güçlü itirazlarına rağmen, BM üyelerinin çoğunluğunun tanıması sayesinde, Kosova fiili devletliğini pekiştirdi, uluslararası kurumlara katılım sağladı ve Sırbistan’ın artık geri çeviremeyeceği hukuki emsaller oluşturdu. Rusya ve Çin’in, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olarak, itirazlarını sürdürmesi nedeniyle bağımsızlığı hala tartışmalı olsa da geniş çaplı tanınma Kosova’nın egemenliğini fiilen kabul edilebilir hale getirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Benzer şekilde, Filistin’in geniş çapta tanınması, devlet olma iddiasını güçlendirecek ve İsrail açısından onu anlamlı müzakerelerin dışında bırakmayı giderek daha imkansız hale getirecektir. Kosova örneğinde olduğu gibi, Filistin de BM Güvenlik Konseyi’nde Amerika Birleşik Devletleri’nin veto hakkını kullanması nedeniyle BM Şartı uyarınca tam üyelik elde edemeyebilir. Ancak etkili devletlerin diplomatik tanıması, Filistin’e gelecekteki müzakerelerde çok daha güçlü bir pazarlık gücü kazandıracaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Batılı ülkelerin artan mutabakatı</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Filistin Devleti'ni tanıma hususunda, Fransa ve Birleşik Krallık’a, Portekiz, Malta, San Marino ve Finlandiya gibi ülkeler de ekleniyor. İspanya, İrlanda, Norveç, Slovenya ve Belçika ise zaten tanıma yönünde somut adımlar atmış durumda. Geleneksel olarak temkinli davranan Kanada ve Avustralya bile tutumlarını yeniden gözden geçirebileceklerinin sinyalini veriyor. Bu ivme, İsrail’in iki devletli çözüme direncine duyulan tepkiyi yansıtıyor ve diplomatik süreci canlandırmaya yönelik daha geniş girişimlerle örtüşüyor. Avrupa Birliği’nin tanıma yönünde kademeli olarak ilerlemesi ise mevcut durumun -süregelen işgal, yerleşimlerin yayılması ve Filistinliler için siyasi bir ufkun bulunmaması- artık sürdürülemez olduğunu gözler önüne seriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail’e mesaj: Tanıma, diplomatik bir gerçeklik testidir</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tanıma, İsrail’e karşı bir düşmanlık değil, uluslararası hukukun yeniden teyidi olarak görülmelidir. Oslo Anlaşmaları geçici bir çerçeve olarak öngörülmüştü, ancak aradan otuz yıl geçmesine rağmen İsrail, askeri kontrol, işgalci yerleşimlerin artırılması ve Filistin topraklarının parçalanması yoluyla Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını zayıflatmayı sürdürüyor. Avrupa ülkelerinin Filistin’i tanıması ise, İsrail’in koşulları süresiz biçimde dayatamayacağını ve bunun mutlaka sonuç doğuracağını net bir şekilde ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İki devletli çözüm, BM, AB ve önde gelen küresel güçler tarafından desteklenen tek yol olmayı sürdürüyor. Tanıma, müzakerelerin yerine geçmez, tam tersine, onların aciliyetini vurgular. Bu nedenle tanıma güçlü bir mesaj taşıyor: Filistin'in devlet olarak varlığını sürdürmesi bir taviz değil, haktır. Kosova örneğinde olduğu gibi uluslararası mutabakat sahadaki gerçekleri değiştirebilir. Barışın sağlanabilmesi için İsrail’in inkarın artık bir seçenek olmadığını kabul etmesi gerekir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Barışta bir dönüm noktası</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fransa, Birleşik Krallık ve diğer Batılı ülkelerin Filistin’i tanıması yönündeki beklenti, çatışmanın diplomatik seyrinde kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor. Bu adım işgali hemen sona erdirmese ya da tüm sorunları çözmese de Filistin’in kendi kaderini tayin hakkının tartışmaya kapalı olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail artık değişen uluslararası mutabakata uyum sağlamak ya da artan yalnızlaşma ve olası yaptırımlarla yüzleşmek yönünde bir tercih yapmak zorunda. Zorluklarla karşı karşıya olsa da iki devletli çözüm hala barışın tek uygulanabilir yolu. Tanıma elbette sürecin sonu değil, ancak BM Şartı çerçevesinde adil ve kalıcı bir barışa giden yolda kritik bir adımdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[Dr. Blerim Mustafa, Fransa’da Rhône Üniversitesi’nde ve İsviçre’de Cenevre Uluslar Enstitüsü’nde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi dersleri vermektedir.]</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 Aug 2025 02:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/avrupanin-degisen-tutumu-1755734119.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barış masası değil, güç dağılımı</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/baris-masasi-degil-guc-dagilimi-1814</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/baris-masasi-degil-guc-dagilimi-1814</guid>
                <description><![CDATA[Avrupalı liderlerin Trump'ın başkanlık masasının karşısında sırayla masaya oturmayı kabul etmeleri, Brüksel merkezli kolektif güvenlik ve siyasetinin zayıflığını ve ABD liderliğinde yeni bir “esnek müzakere formatının” doğduğunu açıkça gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Furkan Kaya, ABD Başkanı Donald Trump ve Avrupalı liderlerin Oval Ofis toplantısının satır aralarını kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği tarihi Alaska Zirvesi'nde, Kırım’ın “en azından sembolik düzeyde” tanınmasını, Rusya’ya yönelik yaptırımların kısmen kaldırılmasını, Ukrayna’nın NATO’ya girmemesini ama Batı’dan güvenlik garantileri alabilmesini, Rusçanın resmi statüsünü ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin faaliyet özgürlüğünü şart koştu. Ayrıca Ukrayna’nın dört yeni bölgeden tamamen çekilmesi Ukrayna’nın demilitarizasyonu ve NATO üyeliğinden vazgeçmesi de talepler arasındaydı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fakat Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy Donbas’tan çekilme fikrini kesin olarak reddetmesine rağmen Trump başkanlık ofisine yerleştirdiği Ukrayna’nın işgal haritasını misafirlerine göstererek adeta “artık Rusya’yı bu topraklardan el çektirmek için çok geç” diyordu. Diğer taraftan Putin, Ukrayna’nın güvenliği konusunda Çin’i potansiyel bir garantör olarak görmek istiyor. Elbette Putin'in bu yaklaşımı, Ukrayna’nın NATO üyesi olmasa bile, fiilen İttifak’ın 5. maddesinin işletilmesine karşılık bir güvenlik garantisi olarak değerlendirilebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Amaç barış mı yoksa ABD’nin yeni güç tasarımının ilk adımı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD’nin tasarladığı barış girişimi, Ukrayna coğrafyasında bir uzlaşma veya kalıcı işbirliği sahaları oluşturmak gibi argümanlarla sunulsa da Trump’ın stratejisi esasen ABD’nin nüfusunun yeniden coğrafya genelinde tesis etme amacına dayanıyor. Bu çerçevede esas önemli hedef bölgesel güç dengelerini ABD’nin kendi lehine şekillendirmeyi hedeflemesidir. Trump, ABD’yi yeniden hegemon bir güç haline getirme arayışı içerisinde, küresel algıyı yeniden şekillendirmek, stratejik baskı kurmak ve ekonomik anlamda yeni bir kaynak savaşı konseptiyle kendisini güçlü bir jeopolitik aktör olarak konumlandırmak üzere bir strateji izliyor. Dolayısıyla Trump’ın "Ben altı savaşı bitirdim. Ukrayna Savaşı’nı da sona erdireceğim." söyleminin gerçek sebebinin barış arayışından çok Rusya ve Çin karşısında bozulan güç dengesini yeniden kurgulama ve geleneksel müttefikleri üzerindeki otoriteyi yeniden tahkim etme stratejisinin dışavurumudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa’nın sessiz kabullenişi ne anlama geliyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, Batı Avrupa’nın ekonomik ve siyasi sistemlerini Marshall Planı ve Truman Doktrini üzerinden şekillendirirken, Sovyet yayılmacılığına karşı askeri alanda da güçlü bir destek sağladı. Soğuk savaş sonrası süreçte Avrupa, Avrupa Birliği (AB) yapısı içinde ABD’ye olan bağımlılığı azaltmaya yönelik bir çizgi izlese de tam bağımsız bir jeopolitik aktöre dönüşemedi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un "NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti" açıklamasına karşılık Trump’ın onu “Küçük Napolyon” diye nitelemesi, bu gerilimin açık göstergesidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ukrayna savaşının ardından Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, AB ülkelerini derin bir enerji kriziyle karşı karşıya bıraktı ve bu durum Avrupa kamuoyunda hükümetlere yönelik ciddi tepki dalgalarına yol açtı. ABD açısından ise savaş, NATO’nun Batı Avrupa üzerinde konsolidasyonunu sağlaması bakımından önemli bir fırsat sundu. Bugün AB, stratejik özerklik arayışını sürdürürken iç uzlaşı eksikliği nedeniyle bu süreci oldukça temkinli yürütmek zorunda kalmaktadır. AB’nin siyasi ve ekonomik iki dinamo ülkesi olan Fransa ve Almanya diplomasi ile savunma alanlarında daha az bağımlılık, daha çok özerklik talep ediyor. Bu istekler bir taraftan NATO içerisinde kalabilir, diğer taraftan da ABD’den daha bağımsız konuma erişmelerine hizmet edebilir. AB’nin sessizliği bir kabulleniş olarak değerlendirilse de birlik içerisindeki sinerji eksikliği AB’nin ABD’ye karşı sesinin gür çıkmasını engelliyor. Dolayısıyla ABD politikalarına karşı çıkmaktan çok onu tolere etmek zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye bu denklemde nasıl bir diplomatik manevra alanı kurabilir?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başladığı ilk günden itibaren savaşan taraflar arasında arabulucu ve kolaylaştırıcı rolünün bu savaşın bir büyük dünya savaşına evrilmesinde engel teşkil ettiği oldukça aşikar. Rusya ve Ukrayna’dan gelen yetkililerin Dolmabahçe görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ayakta alkışlaması tarihte az rastlanır bir görüntü olup, günümüz dünyasında pek mümkün olmayan “güven” mekanizmasının lider düzeyinde temsili olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Diğer taraftan savaşın neden olduğu tahıl krizi yine Türkiye’nin arabuluculuğunda Dolmabahçe görüşmeleri sayesinde kurulan “tahıl koridoru” ile önlenmiş, dünya büyük bir açlık felaketinin eşiğinden dönmüştür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sonrasında İstanbul’daki Çırağan Sarayı'nda devam eden görüşmelerde, adil bir barışın sağlanabilmesi adına diyalog kanalı Türkiye sayesinde açık tutulmuştur. Alaska Zirvesi'nden başlayarak Trump’ın Beyaz Saray’da Avrupalı liderleri ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’yi ağırlamasına, oradan da savaşı sonlandırması beklenen olası Trump-Putin-Zelenskiy buluşmasına uzanan süreç, Türkiye'nin kritik ve değerli müdahaleleri ile gerçekleşmiştir. Tüm bu gelişmelerin ışığında, Türkiye kararlı, iradeli ve çok yönlü dengeli dış politikası sayesinde savaş ve barış cephesindeki avantajlı konumunu korumaya devam ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye, Batı ittifakının sınır ülkesi olmasının çok ötesinde</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD için Türkiye, kayıtsız, şartsız bir müttefik değil. Ulusal çıkarlarına göre karar alan, gerekli gördüğü takdirde askeri ve diplomatik enstrümanları aktif kullanan Türkiye, bu sayede stratejik otonomisini koruyor ve bunu çeşitlendirme kabiliyeti elde ediyor. Batı Avrupa yarımadası ülkelerin liderlik düzeyindeki zayıflığı karşısında Türkiye’nin hem güçlü liderlik hem de jeopolitik güç olarak Rusya-Ukrayna Savaşı'ndaki varlığı, taraflar arasında “köprü kurucu” ve “dengeleyici” (bir rol) oluyor. Bunun anlamı, Türkiye'nin hem NATO’da güçlü bir müttefik hem de Avrasya, Orta Doğu ve AB arasında köprü olan stratejik bir merkez olabilmesidir. Bu sayede Türkiye, kısa ve orta vadede diplomatik manevra sahasını daha da genişletmek, operasyonel esnekliği kuvvetlendirmek ve stratejik yapıları kendi çıkarına dönüştürme olasılığına sahip olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gerçek barış mı, stratejik yeniden yerleşim mi?</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ortaya çıkan diplomatik süreç her ne kadar barış söylemiyle temellendirilse de gerçekte çok-kutuplu sistemin yeniden dizayn edildiği bir güç rekabetinin de parçasıdır. Avrupa’nın temkinli kabullenişi stratejik özerklik arayışının önünde engel teşkil ederken, Türkiye hem NATO içinde proaktif bir aktör hem de Avrasya-Orta Doğu-AB üçgeninde dengeleyici merkez rolünü güçlendirme fırsatı yakalamıştır. Putin’in Rusya Devlet Başkanlık koltuğuna oturduğu ilk günden beri kabullenemediği tarihi vaka, Berlin’den Rusya sınırına kadar uzanan hattın NATO’nun denetimine girmiş olmasıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dolayısıyla Ukrayna’nın NATO üyeliği ihtimali dahi Putin açısından bir “jeopolitik kırmızı çizgi” olarak görülmekte, gerektiğinde en ağır stratejik kozlarını masaya koymasına yol açmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Zira Afganistan yenilgisi ile 1988’den beri yaşanan büyük jeopolitik geri çekilme, Sovyetler Birliği'nin yıkılışı ve “ön bahçesi” olarak gördüğü doğu Avrupa ülkelerinin NATO üyesi olmasıyla Moskova’nın tek hayat sahası bölgesi ve “arka bahçesi” olan Kafkasya ve Türkistan’ı NATO etkisinden koruyabilmesi için Ukrayna’nın ne olursa olsun ipleri ABD’nin güdümünde olmamalıydı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupalı liderlerin Trump’ın başkanlık masasının karşısında sırayla masaya oturmayı kabul etmeleri, Brüksel merkezli kolektif güvenlik ve siyasetinin zayıflığını ve ABD liderliğinde yeni bir “esnek müzakere formatının” doğduğunu açıkça gösteriyor. Trump’ın toplantı ardından Putin’i araması, “İlk olarak Batı ile anlaşma zeminini hazırladım, artık seni sürece dahil edebilirim” mesajının açık yansımasıdır. Bu stratejik hamle sayesinde ABD'nin yeni bir arabuluculuk mimarisi inşa etme peşinde olduğu aşikar. Bu bağlamda, cevaplanması gereken kritik soru şudur: Alaska görüşmesinde, kamuoyuna açıklanmayan “Ukrayna’nın altı ABD’nin, üstü Rusya’nın” formülü üzerinde zımni bir anlaşmaya varıldı mı? Çünkü Ukrayna’nın değerli madenlerinin toplam değeri yaklaşık 12,3 trilyon dolardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Furkan Kaya, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 Aug 2025 20:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/baris-masasi-degil-guc-dagilimi-1755712729.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kerkük-Ceyhan Boru Hattı</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/kerkuk-ceyhan-boru-hatti-1758</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/kerkuk-ceyhan-boru-hatti-1758</guid>
                <description><![CDATA[Irak ve Türkiye arasındaki anlaşmaların olumlu sonuçlanması kısa vadeli bir teknik uzlaşmanın ötesinde, uzun vadeli stratejik anlamlar taşıyacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Irak ve Türkiye arasındaki anlaşmaların olumlu sonuçlanması ve kapsam ile nitelik bakımından genişletilmiş bir mutabakatla enerji akışının yeniden başlaması, kısa vadeli bir teknik uzlaşmanın ötesinde, uzun vadeli stratejik anlamlar taşıyacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ORSAM Irak Araştırmacısı Sercan Çalışkan, Kerkük-Ceyhan Boru Hattı anlaşmasının sonlanması çerçevesinde Türkiye-Irak enerji ilişkilerinde yeni dönemin dinamiklerini kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye, 21 Temmuz 2025 tarihinde yayımlanan ve 10113 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 1973’te imzalanan ve 1975’te yürürlüğe giren Kerkük-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması'ndan tek taraflı olarak çekilme kararı aldığını duyurdu. Buna göre, söz konusu anlaşmanın geçerliliği 27 Temmuz 2026 tarihinde sona erecek. Yarım asırdır Irak tarafı ile çeşitli ek protokoller, mutabakatlar ve anlaşmalar ile genişletilen bu anlaşma iki ülke arasındaki ilişkilerin enerji temelli kısmını oluşturdu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ancak bugün gelinen noktada, Türkiye ve Irak arasındaki ilişkiler 50 yıl öncesine göre çok katmanlı bir hal alarak daha büyük potansiyeller taşıyan bir noktaya geldi. Diğer yandan mevcut anlaşma, 2003 sonrası Bağdat merkezi hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki enerji kaynaklarının kontrolü ve gelirlerinin paylaşımı noktasında yaşanan anlaşmazlıklardan etkilenen niteliğinden de arındırılması gerekiyor. Dolayısıyla daha geniş kapsamlı, iki ülkenin işbirliği potansiyelini en iyi şekilde ortaya çıkarabilecek ve hukuki anlamda Irak tarafı ile daha sağlam temellere dayanan yeni bir anlaşmayla ikili ilişkilerin daha da kuvvetlendirilmesi amaçlanmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kalkınma Yolu, enerji hatları ve stratejik gelecek</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye ile Irak arasında son yıllarda giderek belirginleşen yeni bir ilişki dinamiği dikkat çekmektedir. Karşılıklı siyasi iradenin ortaya konulmasıyla somutlaşan bu süreç, daha geniş kapsamlı ve yüksek potansiyelli bir işbirliği dönemine evrilmiştir. Bu dönüşüm, inşası büyük ölçüde tamamlanan Fav Limanı ve Basra’dan Türkiye’ye uzanacak Kalkınma Yolu Projesi ile doğrudan bağlantılıdır. Kara ve demir yolu hatlarıyla 1300 kilometre uzunluğunda planlanan Kalkınma Yolu yalnızca Irak ve Türkiye için değil, bölge ülkelerinin tamamı için yeni ekonomik fırsatlar ve enerji koridorları anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, proje yalnızca kara ve demir yolu hattı ile sınırlı değildir; Basra’dan Silopi’ye uzanacak yeni petrol ve doğal gaz boru hatları da planlanmaktadır. Dolayısıyla imzalanacak yeni anlaşmayla Irak'tan Türkiye’ye taşınacak petrol miktarının, geçmişte Kerkük-Ceyhan Boru Hattı üzerinden sağlanan hacmin çok daha üzerinde olması öngörülmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye ve Irak arasındaki enerji işbirliklerinin sunduğu potansiyeller doğrultusunda, yarım asırdır yürürlükte olan mevcut anlaşmanın yerine çok daha kapsamlı bir anlaşmanın hazırlıkları yapılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, 21 Temmuz 2025 tarihinde Irak Petrol Bakanlığına yeni bir enerji anlaşması taslağı ileterek resmi görüşmeleri başlatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Kerkük-Ceyhan Boru Hattı'nın günlük 1,5 milyon varil taşıma kapasitesine sahip olduğunu ancak bugüne kadar bu seviyeye hiçbir zaman ulaşılamadığını hatırlatarak yeni anlaşmada bu kapasiteyi tam anlamıyla kullanabilecek bir mekanizmanın bulunması gerektiğinin altını çizmiştir. Bu doğrultuda, Irak'ın petrol ihracatında daha modernize altyapılara kavuşması ve ihracatın daha yüksek hacimlerde gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Türkiye ile geliştirilecek geniş kapsamlı bir enerji anlaşması ise bu hedefi mümkün kılacak en önemli araç olarak öne çıkmaktadır. Bu denklemde Türkiye'nin de bölgede enerji geçiş ülkesi konumunu güçlendirmesi beklenmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu gelişmeler ışığında, Irak’tan Türkiye’ye yönelik petrol akışı mevcut durumda, geçmiş dönem anlaşmalarıyla ve hukuksal anlamda sorun yaratmaya müsait hükümlerle sürdürülebilir görünmemekteydi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">2010 yılında 15 yıllığına uzatılan mevcut anlaşmanın bu yıl itibarıyla sona ermiş olması ve bir yıl uzatmayla 2026 itibarıyla tamamen geçerliliğini yitirecek olması yalnızca petrol taşımacılığına odaklanmayan aynı zamanda hukuki düzlemde taraflar arasında yeni ihtilaflar doğurmayacak daha esnek ve daha kapsamlı bir anlaşmanın gündeme alınmasına zemin hazırlamaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Liderler düzeyinde güven diplomasisi</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye ve Irak arasındaki enerji işbirliğini artıran en belirleyici unsurlardan biri iki ülke arasında liderler düzeyinde yürütülen yoğun diplomatik temasların sağlıklı ve kesintisiz şekilde devam etmiş olmasıdır. Özellikle diplomasi ve güvenlik alanında kurumsal aktörlerin yanı sıra devlet başkanları düzeyinde sürdürülen güçlü iletişim kanalları, karşılıklı güven inşa eden bir istikrar zemini oluşturdu. Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak’ı ziyareti sonrasında başta Kalkınma Yolu olmak üzere ikili ilişkilerin temel dinamiklerinde hızlı bir ivmelenme görüldü. Diğer yandan Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani'nin Türkiye ile ilişkilerde karşılıklı işbirliğine verdiği önem, Ankara ve Bağdat arasındaki uyumu sağlam temeller üzerinde güçlendirmiştir. Bu durum, enerji alanında çok yönlü işbirliklerinin önünü açarak kapsamı ve niteliği itibarıyla yeniden tasarlanması kaçınılmaz olan yeni bir enerji anlaşmasını adeta zorunlu kılmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Anlaşmaların olumlu sonuçlanması ve kapsam ile nitelik bakımından genişletilmiş bir mutabakatla enerji akışının yeniden başlaması, yalnızca kısa vadeli bir teknik uzlaşmanın ötesinde, uzun vadeli stratejik anlamlar taşıyacaktır. Elbette 2023 öncesindeki taşıma hacimleri göz önünde bulundurulduğunda, Kerkük’ten Ceyhan’a sevk edilen petrol miktarının küresel piyasalarda belirleyici bir rol oynamadığı açıktır. Ancak yeni bir anlaşma sonrası kesintisiz ve güvenli bir enerji akışının sağlanması özellikle bölgesel çatışmalar ve güvenlik risklerinin gölgesinde, Türkiye ve Irak’ın birlikte istikrarlı bir zemin inşa etme kapasitesini ortaya koyması açısından kayda değer olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu durum, yalnızca iki ülke açısından değil, bölgedeki diğer aktörler için de cazip ve örnek alınabilir bir fırsat ortamı yaratma potansiyeline sahiptir. Öte yandan inşa süreci başarıyla tamamlanır ve işlevselliği sürdürülebilir şekilde sağlanabilirse Kalkınma Yolu Projesi yalnızca petrol değil, daha geniş bir enerji yelpazesinde çeşitlilik sunarak yeni taşıma kapasiteleri ve ekonomik fırsatlara kapı aralayacaktır. Bu çerçevede, iki ülke arasında oluşturulacak yeni enerji anlaşmasının da bu çok boyutlu stratejik fırsatlar dikkate alınarak yapılandırılması beklenebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[Dr. Sercan Çalışkan, ORSAM Irak Çalışmaları Araştırmacısı. Doktora eğitimini Polis Akademisinde tamamlamıştır. 2019'dan bu yana Irak'ın birçok vilayetinde saha araştırmaları yürüten Çalışkan; 2021 Irak Parlamento Seçimleri ve 2023 Irak Vilayet Meclisi Seçimleri'nde uluslararası gözlemci olarak görev yapmıştır. Uzmanlık alanları, 2003 sonrası Irak güvenlik bürokrasisinin inşası ve dönüşümü, Irak'taki güvenlik sorunları ve bu sorunların bölgesel etkileri ile etnik ve mezhebi yapının toplumsal ve siyasal yansımalarıdır.]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">• Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 Aug 2025 14:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/kerkuk-ceyhan-boru-hatti-1755601833.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Lebensraum Doktrini: İşgal siyaseti</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/lebensraum-doktrini-isgal-siyaseti-1752</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/lebensraum-doktrini-isgal-siyaseti-1752</guid>
                <description><![CDATA[Lebensraum Doktrini: Gazze'de İsrail'in etnopolitik ve teopolitik işgal siyaseti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail’in yaşam alanı doktrini çerçevesinde geliştirdiği yerleşim politikası, Uluslararası Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1973) çerçevesinde bir apartheid rejimi oluşturmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Akademisyen Prof. Dr. Muharrem Kılıç, İsrail’in Gazze'de uyguladığı etnopolitik ve teopolitik arındırma ve işgal siyasetini kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, "yerleşimci işgalinin" yeni bir fazını dünya kamuoyuna verdiği beyanat ile duyurdu. Bu beyanata göre, Batı Şeria’daki E1 koridorunda 3 bin 401 konutluk yeni bir yerleşim alanı inşa edilmesine yönelik planın onaylanacağı bildirildi. Coğrafi sınırı bulunmayan işgalci kolonyalist bir devlet olarak İsrail’in bu kirli planı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında mimarisi oluşan "ulus, egemenlik ve devlet" doktrini ile uluslararası insan hakları hukukunu hiçe sayan "istisna halini" tahkim etmektedir. Bu istisnailik uluslararası hukukun tüm evrensel norm ve değerlerini yok saymak suretiyle küresel bir "olağanüstülük rejimi" üretmektedir. Sistematik biçimde bu olağanüstülük, "kitle gözetim teknolojileri, kuşatma, ablukaya alma, ayrımcılık, kitlesel aç bırakma ve kamplara mahkum etme" gibi bir takım etnokırım ve yıkım stratejileri ile üretilmektedir. Etnik temizlik, savaş suçları ve soykırım eylemlerinin yanı sıra saf kötülüğün (holokost) trajik kirli mirasını tevarüs eden İsrail, Nazilerin Lebensraum (yaşam alanı) Doktrini'ni hayata geçirmektedir. Yüzyıllarca Filistin coğrafyasında egemen olan etnolojik, teolojik ve sosyolojik çoğulluğu yok eden İsrail, siyonizm ideolojisi üzerinden kurulan tekillik idealiyle bölgeyi arındırmaya yönelik kirli etnopolitik amacını gerçekleştirmektedir. Bu kötücül amaç doğrultusunda işgalci yerleşimciler için yeni yaşam alanları açmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu doktrin çerçevesinde coğrafi sınır olarak Kudüs ile Ma'ale Adumim arasında stratejik bir bağ kurmayı amaçlayan işgal planı, Batı Şeria’nın kuzey ve güneyini fiilen birbirinden ayırmak suretiyle self-determinasyon hakkı olan egemen bir Filistin devletinin kurulmasını imkansız hale getirmektedir. Başından bu yana iki devletli bir çözüme yanaşmayan siyonist politika, Smotrich’in yıkım planıyla “Filistin devleti” fikrini yok etmektedir. Söz konusu yıkım planının apartheid rejiminin ortaya çıkardığı insani trajediyi daha da derinleştireceği aşikardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İşgal altındaki bölgenin demografik ve coğrafi yapısını dönüştürmeyi amaçlayan bu yerleşim projesi, 1949 Cenevre Sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler (BM) kararları ve temel uluslararası insan hakları normlarıyla doğrudan çelişmektedir. [1] Doğu Kudüs ile Ma’ale Adumim arasında yer alan E1 bölgesi, Batı Şeria’nın merkezine yerleşmiş stratejik bir koridor oluşturmaktadır. İşgal politikasının iskan siyaseti ve demografi mühendisliği, coğrafi olarak Batı Şeria’nın kuzey ve güney bölgelerine ayrılmasına yol açacaktır. İsrail’in bu bölme stratejisi, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olması imkanını da fiilen ortadan kaldıracaktır. [2]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yerleşim politikası: Uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku boyutu</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">“Yerleşim politikası”, yaşam alanı doktrininin yol açtığı ağır insani trajedilerin tekrarlanmasını önlemek amacıyla ortaya konan ve uluslararası toplumun ortak bir değer uzlaşısı olarak görülen Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin hem ruhuna hem de ilgili hükümlerine aykırıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Nitekim ilgili sözleşmenin 49. maddesi, işgal edilen coğrafyada demografik mühendislik gerçekleştirmeyi hedefleyen Nazi Lebensraum Doktrini'nin yarattığı insani trajedinin önlenmesi fikri üzerinden tasarlanmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ağır insani trajediye yola açan bu kirli doktrin ve politika, yerli halkın temel haklarını haleldar ederek yerinden edilmesi ve yok edilmesine neden olmuştur. Bu trajik yıkım politikası, soykırım başta olmak üzere birçok savaş suçunun ideolojik temelini oluşturmuştur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Somut biçimde 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49/6. maddesi, “İşgalci güç, kendi sivil nüfusunun bir kısmını işgal altındaki topraklara transfer edemez.” hükmünü içermektedir. İsrail’in Batı Şeria’da hayata geçirdiği bu kirli yerleşim faaliyetleri açık bir biçimde bu hükme aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) "Abluka Duvarı"na (2004) ilişkin danışma görüşünde, İsrail’in Batı Şeria’da yerleşim alanları oluşturmasının 49. maddenin ihlali olduğunu kaydetmiştir. Benzer biçimde BM Güvenlik Konseyi de yaşam alanı doktrinine dayalı olarak yürütülen yerleşim politikasını uluslararası hukuka aykırı bulmuştur. Öyle ki BM’nin 2334 sayılı kararı (2016), İsrail yerleşimlerinin “hiçbir hukuki geçerliliğe sahip olmadığını” ve bu faaliyetlerin “iki devletli çözümün fiziki temelini tehlikeye attığını” belirtmektedir. [3] Söz konusu karara karşı ilk kez ABD’nin veto hakkını kullanmaması dikkati çekicidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">"Yaşam alanı" doktrinine dayalı biçimde uygulanan yerleşim terörü birden çok temel insan hak ve özgürlüklerinin ihlaline neden olmaktadır. Bunların başında mülkiyet ve barınma hakkı gelmektedir. Öyle ki bu kirli proje doğrultusunda bölgede yaşayan Bedevi topluluklarının zorla yerinden edilmeleri amaçlanmaktadır. Bu durum yalnızca Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde değil, aynı zamanda Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi'nin “herkesin yeterli barınma hakkına sahip olduğu” (m. 11) ilkesini de ihlal etmektedir. Ayrıca "işgalci yerleşimcilere" yaşam alanı açma amaçlı kitlesel tahliyeler, toplu cezalandırma kapsamında yer almaktadır. Toplu cezalandırmalar hem insan hakları hukukunun temel normları hem de uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerince yasaklanmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Hareket özgürlüğü</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'de (m. 12) düzenlenen “herkesin kendi ülkesi içinde serbestçe dolaşma ve yerleşme hakkına sahip olduğu” ilkesini haleldar eden bu yerleşim planı, Batı Şeria’daki Filistinlilerin şehirler arası ulaşımını ve toplumsal bütünlüğünü ciddi biçimde tehdit etmektedir. [4] Söz konusu plan özellikle Doğu Kudüs ile Ramallah ve Beytüllahim arasındaki bağlantıyı kesmek suretiyle Filistinlilerin temel hak ve özgürlüklerini, özellikle hareket özgürlüğünü ihlal etmektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin "herkesin ülke içinde serbestçe dolaşma ve yerleşme hakkına” sahip olduğu (m. 13) yönündeki ilkesi ile Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin ilgili maddesi (m. 12) bu özgürlük hakkını güvence altına almıştır. Ancak bu kirli plan Batı Şeria’daki Filistinlilerin yerleşim yerlerine, hastanelere, okullara ya da ailelerine erişimini imkansız hale getirebilecek olan apartheid rejimini tahkim etmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Coğrafi apartheid ve sistematik ayrımcılık</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail’in Yaşam Alanı Doktrini çerçevesinde geliştirdiği yerleşim politikası, Uluslararası Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1973) çerçevesinde bir apartheid rejimi oluşturmaktadır. Bu sözleşmeye göre apartheid, “bir etnik grubun diğerine sistematik baskı ve egemenlik kurduğu politikalar bütünü” olarak tanımlanmaktadır. Nitekim eski BM İnsan Hakları Raportörü Richard Falk’a göre “İsrail’in yerleşim politikası, bir etnik grubun diğerine karşı sistematik baskı ve ayrımcılığa dayalı bir yönetim modeline dönüşmüştür.” [5] Benzer biçimde Uluslararası Af Örgütü de (2022) İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü yerleşim politikalarını “kurumsallaşmış ayrımcılık rejimi” olarak nitelendirmektedir. İsrail’in bu kirli planı Filistin topraklarını bölmek suretiyle coğrafi apartheid rejimini tahkim etmenin yanı sıra egemen bir Filistin devletinin ortaya çıkmasını da fiilen imkansız kılmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sonuç olarak bu kirli plan, uluslararası hukukun temel normlarına aykırı biçimde “demografik transfer, zorla yerinden etme, hareket özgürlüğünün kısıtlanması, barınma ve mülkiyet hakkının ihlali, sistematik ayrımcılık ve coğrafi apartheid rejiminin” tahkimine neden olacaktır. Uluslararası insan hakları hukukunun temel ilkelerine aykırılık teşkil eden bu yerleşim planı ne yazık ki küresel aktörlerle birlikte yürütülen kolonyalist işgal endüstrisinin bir başka trajedisine yol açacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[1] Amnesty International, 2022.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[2] B’Tselem, 2020.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[3] UNSC Res. 2334, 2016.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[4] Human Rights Watch, 2021.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[5] Falk, UN Special Rapporteur Report, 2012.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[Prof. Dr. Muharrem Kılıç, Akademisyendir.]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Aug 2025 22:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/lebensraum-doktrini-isgal-siyaseti-1755547250.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alaska zirvesinin ardından Avrupa ve Ukrayna&#039;yı ne bekliyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/alaska-zirvesinin-ardindan-avrupa-ve-ukraynayi-ne-bekliyor-1716</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/alaska-zirvesinin-ardindan-avrupa-ve-ukraynayi-ne-bekliyor-1716</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa, dış ve güvenlik politikasına ilişkin mevcut mekanizmasının büyük güç rekabetinin damga vurduğu bir döneme uygun olmadığını kabul etmeli ve acilen reforma gitmelidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa Politika Merkezi'nde (EPC) Politika analisti Juraj Majcin, Alaska Zirvesi sonrası Trump'ın tavrı, Avrupa'nın zafiyetleri ve Ukrayna'da üstlenmesi gereken liderlik rolünü kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD Başkanı Donald Trump'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşme, Moskova'nın tam da istediği şekilde sonuçlandı: Ne bir anlaşma yapıldı ne de yeni yaptırımlar gündeme geldi. Oysa Trump, hızlı bir ateşkes sağlanmazsa "ciddi sonuçlar" olacağı uyarısında bulunmuştu; fakat masadan eli boş kalktı. Bu tablo, Putin için açık bir diplomatik zafer. Ortada yalnızca belirsiz bir barış süreci ihtimali kaldı; bu da Rusya'ya hiçbir bedel ödemeden daha fazla toprak ele geçirme serbestisi tanıyor. Trump'ın Rusya'ya karşı daha sert bir tavır takınmaya yanaşmaması karşısında Avrupa'nın önünde tek bir seçenek var: Washington'a karşı inisiyatifi ele almak, liderlik göstermek ve Moskova üzerindeki baskıyı artırmak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ukrayna ve Avrupa için tek teselli, Donald Trump'ın kısa vadeli bir siyasi kazanç uğruna Vladimir Putin'le toprak tavizi içeren bir anlaşmaya yönelmemiş olmasıydı. Ancak basın toplantısı, ateşkes karşılığında böyle bir anlaşmanın Putin'in gündeminde hiç olmadığını açıkça ortaya koydu. Kremlin lideri, Moskova'nın "çatışmanın kök nedenleri" olarak tanımladığı meselelere vurgu yaptı: Ukrayna'nın bağımsız devlet varlığı ve Avrupa-Atlantik geleceği. Rusya'nın üstünlük sağladığına ve Kiev'in eninde sonunda çökeceğine inanan Putin, uzlaşmaya en küçük bir ilgi göstermedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa'nın yapısal zafiyeti</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Putin'in tavizsiz tutumu karşısında Trump, en önemli hedefi olan acil ateşkesi gündemden çıkardı, bu da zirveden önce Ukrayna ve Avrupalı liderlerle üzerinde mutabık kalınan yaklaşımı doğrudan çelişkiye düşürdü. Bu tablo, Avrupa'nın esas zaafını gözler önüne seriyor: Stratejik hedefleri Trump belirliyor, Avrupalı hükümetler ise kendilerini bu hedeflere ulaşmak için gerekli araçları sağlamaya indirgemiş durumda. Gönüllüler Koalisyon'ndan NATO üzerinden ABD silahlarının finanse edilmesine kadar uzanan bu döngü, Avrupa'yı edilgen bir konuma hapsediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Böylesi bir işbölümü işe yarayabilir. Nitekim Soğuk Savaş'ta ABD liderliği Batı'yı zafere taşımıştı. Ancak bunun dayanağı, güçlü bir transatlantik bağ ve gerçek bir güven ortamıydı ki her ikisi de bugün giderek daha kırılgan görünüyor. Üstelik Trump, Ukrayna’daki stratejik hedefi ateşkesten çıkarıp hayali bir "tam kapsamlı barış anlaşması"na kaydırırsa Avrupa'nın kurguladığı bu mekanizmaların ne anlamı kalacak?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Alaska Zirvesi'nin verdiği ders açık: Trump, ne kadar ültimatom verirse versin, Moskova'nın Ukrayna'ya yönelik saldırganlığının bedelini ödetmeye yanaşmıyor. Avrupa'nın önündeki tek gerçekçi seçenek, inisiyatifi kendi eline almak, Washington'a liderlik ederek Moskova üzerindeki baskıyı artırmaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa için liderlik fırsatı</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu çerçevede, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'in pazartesi günü Washington'da Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi Avrupalı liderlerle bir araya gelecek olması umut verici bir gelişme. Bu buluşma, Ukrayna'nın yalnız olmadığına ve AB’nin Kiev’in geleceğini kendi güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğüne dair güçlü bir mesaj veriyor. Ancak liderlerin yalnızca görüş alışverişinde bulunması ya da Trump'ın değerlendirmelerini dinlemesi yeterli olmayacaktır; aynı zamanda somut çözüm önerileriyle masaya oturmaları da şarttır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Artık sembollerin değil, somut adımların zamanı. Avrupa, daha etkin bir rol oynamak için gerekli imkanlara sahip olduğunun farkında olarak özgüvenle hareket etmeli. Nitekim Avrupa, Ukrayna'ya zaten ABD’den daha fazla askeri yardım sağlıyor; ABD'nin son yardım paketi ise neredeyse tükenmiş durumda. Dahası, Washington giderek Amerikan silahlarının mali yükünü Avrupalı müttefiklerinin üzerine yıkıyor. Fransa ve Birleşik Krallık'ın öncülük ettiği Gönüllüler Koalisyonu, ateşkesi beklemeden devreye girmeli ve cephe gerisinde Ukrayna'nın savunma kapasitesini artırmalı: İstihbarat, gözetleme ve keşif desteği sağlamak; kritik altyapıyla sivil bölgeleri koruyacak hava savunmalarını güçlendirmek; Ukrayna ordusunun eğitimine katkı sunmak ve lojistik destek sağlamak bu adımlar arasında yer almalı. Avrupa ayrıca dondurulmuş Rus varlıkları üzerindeki gereksiz tartışmalara son verip bu varlıklara el koymalı ve elde edilen kaynakları doğrudan Ukrayna’nın savaş çabasına aktarmalıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Aynı zamanda AB, dış ve güvenlik politikasına ilişkin mevcut mekanizmasının büyük güç rekabetinin damga vurduğu bir döneme uygun olmadığını kabul etmeli ve acilen reforma gitmelidir. Bu reform, öncelikle yaptırımlar ve diğer kritik kararlar konusunda yavaş ve etkisiz işleyen oybirliği kuralından başlamalıdır. Aksi takdirde Avrupa, giderek daha da etkisizleşme ve kendi kıtasında dahi ikinci planda bir aktöre dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Avrupa için en büyük risk, Putin'in hem Avrupa'nın zayıf göründüğünü hem de Trump'ın Moskova'yla yüzleşmeye yanaşmadığını yeni saldırılar için bir davet olarak okuması olur. Bu da 76 yıldır kıtada barışı koruyan NATO caydırıcılığını aşındırır. Dolayısıyla bu zafiyetleri gidermek, yalnızca Ukrayna'nın geleceği için değil, daha geniş bir savaşın önlenmesi açısından da kritik önemdedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Juraj Majcin, Avrupa Politika Merkezi'nde (EPC) Politika analistidir.]</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Aug 2025 13:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/alaska-zirvesinin-ardindan-avrupa-ve-ukraynayi-ne-bekliyor-1755514457.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Balkanlar&#039;da istikrar mücadelesi ve kırılgan dengeler</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-balkanlarda-istikrar-mucadelesi-ve-kirilgan-dengeler-1715</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-balkanlarda-istikrar-mucadelesi-ve-kirilgan-dengeler-1715</guid>
                <description><![CDATA[Balkanlar’daki kırılgan siyasal yapı, yalnızca zayıf devlet kurumları ve yerel aktörlerin çıkar odaklı tutumlarından değil, bölgeye müdahil uluslararası aktörlerin stratejik hesaplarından da beslenmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Araştırmacı Büşra Bağdat Okursoy, siyasi aktörler, uluslararası baskılar ve iç dinamikler çerçevesinde Balkanlar'daki kırılgan dengeleri&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Balkanlar'da son dönemde yaşanan gelişmeler, bölgenin siyasi istikrarsızlığa açık yapısını ve dış müdahalelere karşı kırılganlığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bosna-Hersek'te Sırp Cumhuriyeti (RS) Başkanı Milorad Dodik'in görevden alınması, Sırbistan'da Novi Sad'daki tren istasyonu kazası sonrası başlayan ve ülke geneline yayılan protestolar ile Kosova'da 6 aydan uzun süredir hükümetin kurulamaması, bölgedeki siyasi istikrarsızlığın somut göstergeleridir. Bu iç dinamiklere ek olarak başta Almanya ve Fransa olmak üzere bölgedeki bazı aktörler yaşadıkları çıkar çatışmalarına karşı bölgeye, “itibarsızlaştırma” ve siyasi baskı yoluyla “hizaya getirme” stratejileri uygulamaktadır. Bu kapsamda, Balkanlar'daki mevcut durum hem iç dinamikler hem de dış müdahaleler nedeniyle siyasi kriz riskini artırmakta ve bölgenin geleceği konusunda belirsizlikleri beraberinde getirmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bosna-Hersek’te 30 yılın en derin krizi</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dayton Barış Anlaşması’yla şekillenen anayasal düzen, Bosna-Hersek’i Federasyon (Bosna-Hersek Federasyonu) ve Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki entiteye ayırmış olup her iki entite de kendi parlamento, yasama ve yürütme organlarına sahiptir ancak aynı zamanda Bosna-Hersek’in merkezi devlet kurumlarına karşı da anayasal olarak sorumludur. Dayton Barış Anlaşması'nın uygulanmasını gözetmek ve denetlemek için ise uluslararası hukukta özel statüye sahip Yüksek Temsilcilik Ofisi (OHR) kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ve Barış Uygulama Konseyi kararlarına dayanan geniş yetkilerle donatılan bu kurum, gerektiğinde bağlayıcı müdahalelerde bulunabilmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Günümüzde Bosna-Hersek, Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Christian Schmidt ile RS Başkanı Dodik arasında yaşanan gerilim ve artan ayrılıkçı söylemler nedeniyle “son 30 yılın en derin siyasi krizi” olarak nitelendirilen bir süreçten geçmektedir. Dodik, Yüksek Temsilcilik Ofisi’nin otoritesini tanımadığı gerekçesiyle 1 yıl hapis ve 6 yıl kamu görevlerinden men cezasına çarptırılmış ardından 6 Ağustos’ta Merkez Seçim Kurulu tarafından görevinden alınmıştır. Söz konusu karara itiraz eden Dodik, RS’de başkanlık seçimlerinin yenilenmesine izin vermeyeceğini ve referanduma giderek halkın iradesine başvuracaklarını beyan etmiştir. Bu çıkışıyla gerilimi daha da tırmandıran Dodik’in siyasi geleceği belirsizliğini korurken, üzerindeki uluslararası baskının artması beklenmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Diğer yandan Dodik’in yargılanması süresince eski Alman Bakan ve mevcut Yüksek Temsilci Schmidt’in belirleyici rolü dikkati çekmektedir. Zira Schmidt, görevi süresince Bonn yetkilerini kullanarak seçim mevzuatında değişiklik yapmış, Federasyon’daki Hırvat partilerini avantajlı konuma getirmiş ve etnik temelli seçim yasasının vatandaşlık esaslı revizyonuna kapı aralayabilecek Kovaçeviç davasına bizzat müdahil olarak süreci engellemiştir. Bu bağlamda Dodik’in görevden alınması süreci de yalnızca bir hukuk ve yönetim meselesi değildir. Bu durum aynı zamanda Bosna-Hersek’in çok katmanlı siyasi yapısının uluslararası müdahalelerle şekillenip şekillenmediği sorusunu gündeme getirmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu çerçevede dikkati çeken bir diğer husus, Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Elmedin Konakoviç’in Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerle yürüttüğü temaslarda Dodik’i “Avrupa entegrasyonunun önündeki engel” olarak nitelendirmesidir. Konakoviç, Almanya ve Avusturya tarafından uygulanan giriş yasaklarının ardından diğer AB üyesi devletleri de benzer yaptırımlar uygulamaya davet etmiştir. Buna paralel olarak, ABD Hazine Bakanlığı, Dodik’in çevresindeki kişi ve kurumlara yönelik olarak mal varlıklarının dondurulması ve finansal erişim kısıtlamaları dahil olmak üzere kapsamlı yaptırım tedbirleri uygulamaya koymuştur. Bu gelişmeler, ülkedeki siyasetçilerin kendi siyasi hesaplaşmalarında uluslararası kurum ve aktörleri stratejik birer araç olarak kullanabildiklerini de ortaya koymaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu süreçte Dodik’e destek veren Macaristan ve Rusya ise sürecin bir “dış müdahale” örneği olduğunu savunmaktadır. Moskova, mahkeme kararını “politik" olarak nitelendirip Batılı güçlerin hukuki mekanizmaları muhalifleri etkisizleştirmek için kullandığını ileri sürmüş, Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise Dodik’in “Brüksel’in taleplerine boyun eğmeyi reddettiği” için cezalandırıldığını belirterek Dodik’in görevden alınması kararını tanımadıklarını duyurmuştur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bölgesel çıkar çatışmaları</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Balkanlar’da Brüksel’in çıkar ve politikalarıyla çelişen diğer aktörler de çeşitli sınamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu bağlamda, Kosova’da Şubat 2025’te gerçekleşen genel seçimlerde en yüksek oy oranını alan Başbakan Albin Kurti, aradan geçen süreye rağmen hükümeti kuramamıştır. Mevcut siyasi tıkanıklığın aşılması, kış aylarında gerçekleştirilebilecek erken genel seçimlere bağlı görünmekle birlikte, 2026 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin krizi daha da derinleştirme ihtimali bulunmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kosova’daki siyasi krizin önemli bir bileşeni, Kurti’ye yönelik muhalefet ve onun dış aktörlerle yaşadığı gerilimlerden kaynaklanmaktadır. Kurti, Almanya ve Fransa’nın ısrarlı baskısına rağmen, Bosna-Hersek’teki Sırp Cumhuriyeti'ne benzer bir yapı oluşturması beklenen Sırp Belediyeler Birliğinin Kosova'ya kurulmasını kesin bir dille reddetmiştir. Bu tavrı, Kosova’nın kuzeyindeki Sırp nüfusa yönelik politikalar ve Ibar Nehri üzerindeki köprünün araç trafiğine açılması girişimleriyle birleşince bölgedeki bazı aktörlerin eleştirilerini daha da alevlendirmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Benzer bir tıkanıklık, Kosova’nın Avrupa Konseyi üyelik sürecinde de yaşanmaktadır. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin (AKPM) 2024 yılında Kosova’nın tam üyeliği lehinde verdiği tavsiye kararına rağmen, nihai karar yetkisine sahip olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Fransa ve Almanya’nın Sırp Belediyeler Birliğinin kurulmasını üyelik için ön koşul olarak dayatması sebebiyle Kosova’nın üyelik talebini gündemine almamıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öte yandan, Sırbistan uzun yıllardır en büyük ticari ortağı konumunda olan Almanya ile ilişkilerini sürdürürken, Rusya yanlısı dış politika çizgisini korumakta ve son dönemde Çin ile ticari ilişkilerini hızla geliştirerek Batılı aktörlerin dikkatini çekmektedir. Bahar aylarından itibaren devam eden protestoların temelinde, hükümeti yıpratma amaçlı siyasi dinamiklerin yanı sıra Çin ile artan ticaretin kısıtlanmasına yönelik girişimler de önemli bir motivasyon olarak ortaya çıkmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu gelişmeler bölgedeki siyasi aktörlerin, uluslararası baskılar ve iç dinamikler arasında kırılgan bir dengeyi korumaya çalışırken, Balkanların mevcut ve potansiyel krizlerle karşı karşıya kalmaya devam edeceğini de göstermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin-Sırbistan ilişkilerinin bölgesel ve iç politik yansımaları</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sırbistan, Rusya yanlısı dış politika çizgisini korumakla birlikte başta Almanya olmak üzere AB üyesi ülkelerle güçlü ticari ilişkilerini uzun süredir sürdürmektedir. Ancak Çin ile imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması sonrasında iki ülke arasındaki ticaret hacminde ciddi bir artış yaşanmış, işbirliği özellikle altyapı, ulaşım ve enerji yatırımları gibi stratejik alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu durum, Çin’in Balkanlar’daki ekonomik nüfuzunun belirgin biçimde artmasına işaret etmekte ve bölgedeki mevcut jeopolitik aktörler açısından dikkatle izlenmektedir. Sırbistan İstatistik Ajansının 2025 yılı verilerine göre Çin, Almanya’dan sonra ülkenin en büyük ticaret ortağı haline gelmiş, bu gelişme, Pekin’in bölgesel etki alanını genişletme stratejisinin somut bir yansıması olarak değerlendirilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kasım 2024’te Novi Sad’da bir demir yolu istasyonunun çatısının çökmesi sonucu 16 kişinin hayatını kaybetmesi, Çinli müteahhitler tarafından yürütülen projelerdeki şeffaflık eksiklikleri ve yolsuzluk iddialarını gündemin üst sıralarına taşımıştır. Olay hükümetin istifasına neden olan geniş çaplı protesto hareketlerine sebep olmuş, kamuoyunda yalnızca hükümete yönelik suçlamalar değil, aynı zamanda Çin ile derinleşen ekonomik bağımlılığa ve Batı ile ilişkilerin zayıflamasına yönelik endişeler de dile getirilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç, protestoları uluslararası güçlerin Sırbistan'ın iç işlerine müdahalesi olarak değerlendirerek, "dışarıdan destekli bir renkli devrim girişimi" olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, protestoların ardından "Halk ve Devlet Hareketi" adlı yeni bir siyasi oluşum kurmayı planladığını açıklamış ve bu hareketin, toplumsal birlik ve devletin kurumsal yapısını güçlendirmeyi hedefleyeceğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, Vuçiç'in açıklamaları, Sırbistan'daki protestoların yalnızca iç politik bir mesele olmadığını, aynı zamanda uluslararası güçlerin etkisiyle şekillenen bir durum olarak değerlendirildiğini göstermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu gelişmeler, Batı dışı aktörlerin bölgedeki varlığına karşı toplumsal tabanlı bir karşıt politikanın hayata geçirildiğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Çin-Sırbistan ilişkileri, Batı karşısında çok vektörlü bir dış politika stratejisinin ötesinde, hem iç siyasi dengeler hem de bölgesel güç mücadeleleri açısından kritik yansımaları bulunan bir mesele olarak önemini korumaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sonuç olarak, Balkanlar’daki kırılgan siyasal yapının, yalnızca zayıf devlet kurumları ve yerel siyasi aktörlerin kısa vadeli çıkar odaklı tutumlarından değil, aynı zamanda bölgeye müdahil olan bazı uluslararası aktörlerin stratejik hesaplarının yarattığı yapısal etkilerden beslendiği görülmektedir. Bu durum, iç dinamiklerle dış müdahalelerin karşılıklı olarak birbirini besleyerek istikrarsızlığı derinleştirdiğini göstermektedir. Dolayısıyla bölgesel barış ve istikrarın tesisi için yalnızca yerel aktörlerin sağduyulu ve uzlaşı temelli bir yaklaşım benimsemesi değil, aynı zamanda uluslararası aktörlerin de kısa vadeli jeopolitik çıkarlar yerine sürdürülebilir istikrarı önceleyen politikalar geliştirmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Georgia,serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">[Büşra Bağdat Okursoy, Araştırmacıdır.]</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Aug 2025 13:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-balkanlarda-istikrar-mucadelesi-ve-kirilgan-dengeler-1755513857.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Trump-Putin Zirvesi: &quot;Tarihi&quot; buluşmadan ne çıktı?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-trump-putin-zirvesi-tarihi-bulusmadan-ne-cikti-1675</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-trump-putin-zirvesi-tarihi-bulusmadan-ne-cikti-1675</guid>
                <description><![CDATA[Uzun aradan sonra Rusya ve ABD liderlerinin bir araya gelmesi, beklenildiği gibi Rusya-Ukrayna Savaşı’nı kısa sürede sonlandırmasa da daha büyük felaketlerin engellenmesi ve çok yönlü görüşmelerin devamlılığı açısından önemlidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Marmara Üniversitesi Tarih Bölüm Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu, Trump ile Putin arasında Alaska’da gerçekleşen görüşmenin iki ülke ilişkilerine ve Rusya-Ukrayna Savaşı'na etkilerini kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">15 Ağustos Cuma günü ABD'nin Alaska Eyaleti’nde ABD Devlet Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir araya geldi. Bu seviyedeki görüşmelerin hazırlıkları normal şartlarda birkaç ayı alması gerekirken iki lider arasındaki zirve bir hafta gibi çok kısa sürede organize edildi. Her ne kadar başta Türkiye olmak üzere her iki ülkeyle iyi ilişkiler içerisinde olan ülkeler ev sahipliği için teklifte bulunsalar da ABD tarafının Alaska teklifine Kremlin karşı çıkmadı. Böylece taraflar kendi aralarında üçüncü bir ülkenin katkısı olmadan görüşebileceklerini göstermiş oldular. Toplantının hızlı bir şekilde düzenlenmesi, bir taraftan yeni ABD yönetiminin çalışma üslubuyla, diğer taraftan Trump’ın kendisini dünyanın dört bir tarafına barış ve istikrar getiren bir lider olarak yansıtma siyasetiyle ilgilidir. Kaldı ki Kafkasya örneğinde görüldüğü üzere, Trump yönetiminin “sorunu çözmekle” övündüğü meselelerin bir kısmı zaten çözülmüş, asıl felaketin yaşandığı Gazze’de ise durum her geçen gün daha da kötüye gitmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Görüşmenin arka planı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tüm bunlara ve Moskova’nın ABD’nin bu rolünden ki, -Rusya’nın çıkarlarına terstir- memnun olmamasına rağmen Kremlin, ABD Başkanı Trump ile görüşmenin daha fazla ertelenmemesi gerektiği kanısındaydı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD’nin tehdit ettiği yeni yaptırım paketleri ve bu yaptırımların Moskova’nın enerji alanındaki ortaklarını da hedef alması, Rusya üzerinde ciddi baskı oluşturdu. Barış istemeyen taraf olarak görünmekten kaçınması, bunun kendi çıkarlarına hizmet etmemesi, Ukrayna dosyasını kapatarak dikkatini diğer bölgesel meselelere yöneltme isteği ve bu krizden çıkmak için karşı cephede sadece ABD ile anlaşma şansının yüksek olduğuna inanması, tarafları Alaska’da bir araya getirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Görüşmenin yapıldığı Anchorage’deki askeri üssün yanında, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’den uçak taşımacılığı yaparken ölen 13 Sovyet askerinin mezarı bulunmaktadır. Bu sebeple Rus tarafı, bir zamanlar Rusya İmparatorluğu içerisinde yer alan, 19. yüzyılın ikinci yarısında ise Amerika’ya satılan Alaska’daki görüşme yerine de büyük anlam yüklemiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Görüşme gerçekten de "tarihi" mi?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Rus ve ABD liderleri son altı yılda ilk kez bir araya geldiler. Bundan ve görüşmenin gündeminden dolayı gerek taraflar gerekse dünyadaki birçok ülke bu görüşmeyi "tarihi" olarak nitelendirmekten çekinmedi. Peki gerçekten de bu görüşme "tarihi" olarak adlandırmayı hak ediyor mu? Aslında bunun cevabı doğrudan beklentilerle ilgili. Üç yıldan fazla bir süredir devam eden savaşın bir görüşmeyle sonlandırılması ve tüm konularda anlaşılması, aslında beklenmiyordu. Kaldı ki daha zirve öncesi Kremlin ikinci görüşme için Trump'ı Rusya’ya davet etmişti. Diğer taraftan yine ilginç bir şekilde ABD dahil olmak üzere tüm dünya zirvenin gündemi olarak yalnızca Rusya-Ukrayna krizini görürken Moskova baştan beri Rusya-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi konusunu da ön plana çıkardı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Nitekim seyahati sırasında Putin’e Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yanı sıra Devlet Başkanı Yardımcısı Yuriy Uşakov, Savunma Bakanı Andrey Belousov, Maliye Bakanı Anton Siluanov, Devlet Başkanının Yurt Dışında Yatırım ve Ekonomik İş Birliği’nden Sorumlu özel temsilcisi Kiril Dmitriev’in de refakat etmesi, bunun bir göstergesidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, görüşmeden somut bir sonucun çıkmaması, tarafların ayrıntıları açıklamaması ve herhangi bir anlaşmanın imzalanmaması (ki taraflar bunu önceden beyan etmişti), zirvenin "tarihi" olarak nitelendirilmesini sorgulatmış olsa da, bu görüşme hem ikili ilişkiler hem de Ukrayna’da barışın sağlanması açısından şüphesiz büyük önem taşımaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu durumu da birkaç hususla açıklamak mümkün. En başta her ne kadar cephede savaş Rusya ile Ukrayna arasında yürütülse de savaşın kendisi de çıkış sebebi de Rusya-Batı, Rusya-NATO ilişkilerinin mücadelesinin bir sonucudur. Ayrıca özellikle eski ABD yönetiminin bu süreçteki tüm yönlü katkısı da bilinmektedir ki, Ukrayna’nın ayakta kalması da ABD ve Avrupa Birliği (AB) desteğiyle mümkün olmuştur. Bundan dolayıdır ki Kremlin, baştan beri bu sorunu Ukrayna yetkilileriyle değil, ABD yönetimiyle çözülmesi ve Rus yetkililerinin deyimiyle “sorunun kendisini değil, sebeplerin ortadan kaldırılması” gerektiğini savunmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Yine daha dün uluslararası kamuoyu Üçüncü Dünya Savaşı’ndan bahsederken nükleer potansiyele sahip ülkelerinin liderlerinin uzun bir aradan sonra bir araya gelmeleri, önemli bir gelişmedir. Görüşme sırasında Vladimir Putin’in “Trump olsaydı, bu savaş çıkmazdı”, “2020’deki seçimlerin kazananı da Trump”, “Trump’ın ekonomi alanındaki siyaseti, top atışı gibi hızlı bir sonuç verdi” şeklindeki açıklamaları da Trump’ın hoşuna gitmiş olmalı ki Trump görüşme sonrasında hem bunları dile getirdi hem de Putin ile ilgili çok olumlu değerlendirmelerde bulundu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dolayısıyla uzun aradan sonra Rusya ve ABD liderlerinin bir araya gelmesi, ikili ilişkileri diplomatik ve ticari geliştirme konusunda hemfikir olmalarını beyan etmeleri, birbirlerinin yaklaşımlarını anladıklarını ifade etmeleri, beklenildiği gibi Rusya-Ukrayna Savaşı’nı kısa sürede sonlandırmasa da daha büyük felaketlerin engellenmesi ve Ukrayna Savaşı dahil olmak üzere pek çok konuda çok yönlü görüşmelerin devamlılığı açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Rusya’nın kazancı</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Diğer taraftan her ne kadar Trump görüşmeyi “10 üzerinden 10 olarak değerlendirse” ve “Rusya ile anlaşmaya yakınım. Ukrayna’nın bunu kabul etmesi gerekiyor. Taraflar üçlü görüşmeyi gerçekleştirme hazırlıklarına başlıyor” şeklindeki açıklamalarda bulunsa da Rus yetkililer daha temkinli değerlendirmelerde bulundular. Gerçi bunun Rus siyasi ve diplomatlarının her zamanki üsluplarıyla da değerlendirmek mümkün. Trump’ın açıklamalarının Rus yetkililerinden daha farklı olmasının sebeplerinden biri de şüphesiz Trump’ın kendisine atfettiği rol dolayısıyla bu görüşmenin “başarısız” olma şansının olmamasıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump zirveyi çok başarılı olarak değerlendirirken asıl kazançlı çıkanın Rusya olduğunu söylemek gerekmektedir. Putin ve heyetinin ABD ziyaretiyle Rusya’nın izolasyonuna önemli bir darbe vuruldu. Ayrıca daha bu hafta Rusya’ya yeni yaptırımların uygulanması konusu gündemdeyken bunların olmayacağı duyuruldu. Putin, Trump’ın “altı ayda altı savaşı bitirme ve Nobel alma hedefi”nden de istifade ederek ABD Başkanı'nı bu sürece daha fazla çekmeyi başardı, hatta yine açıklamalardan anlaşılacağı üzere kendi aralarında vardıkları anlaşma konusunda AB’yi ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’i ikna etme görevini Trump’a yüklemiş oldu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu görev şüphesiz hiç de kolay değildir. Zira Trump-Putin zirvesinden dahi rahatsız olan AB ülkeleri de Zelenskiy de şimdilik savaşmayı sürdürme konusunda kararlılar. Bu bağlamda, Trump’ın Zelenskiy ve özellikle de AB üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğu önemlidir. Yine Alaska’daki görüşmenin tüm artılarına ve Trump’ın tüm olumlu değerlendirmelerine rağmen ABD Başkanı'nın hızla değişken tutumu da daha somut değerlendirmelerin yapılmasını engellemektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öyle anlaşılıyor ki cephede savaş devam ederken taraflar barış yolunu da aramaya sürdürecekler. Her ne kadar barış masada sağlansa da barış şartlarını belirleyen ise cephedeki kazanımlar olacak. Diğer taraftan görüşmeden hemen sonra Trump’ın Zelenski’yi ve NATO yetkilileriyle görüşeceğini beyan etmesi ve açıklamalar sırasında AB’ye atıfta bulunulması, bundan sonraki süreçte Ukrayna barış görüşmelerinin çok daha geniş katılımla gerçekleşeceğine işaret etmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 16 Aug 2025 14:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-trump-putin-zirvesi-tarihi-bulusmadan-ne-cikti-1755343635.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Tüketici haklarında yeni dönem</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-tuketici-haklarinda-yeni-donem-1637</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-tuketici-haklarinda-yeni-donem-1637</guid>
                <description><![CDATA[Doğrudan Satışlar Hakkında Yönetmelik, Türkiye'de tüketici haklarının korunması noktasında önemli dönüm noktalarından biridir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İstanbul Medeniyet Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dursun Yener, Ticaret Bakanlığının tüketici hakları ve standartlaşma alanında attığı yeni adımları kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Modern pazarlama kavramının ortaya çıkışından bu yana pazarlama anlayışı da sürekli gelişim ve dönüşüm içerisindedir. Birçok kaynakta içinde bulunduğumuz dönem, sosyal pazarlama dönemi olarak adlandırılmaktadır. Sosyal pazarlamanın temel prensibi, gerçekleştirilen faaliyet sonucunda ortaya çıkan faydanın sadece işletmenin ürünlerini satın alan tüketicilere değil, aynı zamanda topluma da bir fayda sunulmasını ifade etmektedir. Elbette günümüzde bu anlayışla faaliyetlerini yürüten, tüketici memnuniyetine azami seviyede önem vererek varlığını sürdürmeye çalışan işletmeler bulunmaktadır ancak bu durumun tam tersi uygulamalar da oldukça yaygındır. Basında neredeyse günaşırı olarak çeşitli konularda mağduriyet yaşamış müşterilerin haberlerine rastlamaktayız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yasal çerçeve</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kanun koyucu, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile birlikte yasal düzenlemeler gerçekleştirmiş ve alışverişte satıcılara kıyasla daha zayıf durumda bulunan tüketicilerin haklarını yasal olarak güvence altına almıştır. Bu kanun uzun süredir uygulanmaktadır ancak doğrudan satışlara yönelik olarak ilk kapsamlı yasal çerçeve 8 Ağustos 2025'te Resmi Gazete'de yayımlanan "Doğrudan Satışlar Hakkında Yönetmelik" ile gerçekleşmiştir. Doğrudan satış kavramı, pazarlama literatüründe satıcı ile müşteri arasında gerçekleşen ve satış yapma amacı taşıyan yüz yüze görüşmelere verilen isimdir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Yönetmelikle gelen yenilikler</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İlk olarak doğrudan satış sektöründe faaliyette bulunacak şirketler için bazı kurallar getirildiğini görmekteyiz. Şirketler faaliyete başlamadan önce Ticaret Bakanlığından doğrudan satış yetki belgesi almak ve belli sürelerle bu belgeyi yenilemek zorundalar. Yapılan değişiklikler arasında doğrudan satış faaliyeti yürütecek şirketlerin sermaye şirketi olması, ödenmiş sermayesinin 10 milyon Türk lirası olması ve Türkiye'de yerleşik bulunan bankalarda 3 milyon lira nakit parası veya bu tutara denk kıymetlerin bulunması şartı getirilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İlk bakışta işletmeler için faaliyete başlamayı güçleştiren koşullar gibi görünse de bu düzenleme aslında dürüst işletmeleri korumayı amaçlamaktadır. Bu yönetmelik tüketicilerin güvenini kötüye kullanarak ortadan kaybolan işletmeler ile faaliyetlerini dürüstçe yürüten işletmelerin birbirinden ayrıştırılmasına yardımcı olacaktır. İşletmeler faaliyetlerinin kayıt altına alınmasıyla birlikte ilgili resmi makamlar tarafından denetlenebilir hale gelecektir. Bu sayede olası bir olumsuz durum halinde tüketicilerin uğradıkları zararların tazmin edilmesi mümkün olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İlgili yönetmelikte tüketicilerin korunmasına yönelik güçlü önlemler alındığı görülmektedir. Bu önlemlerin başında tüketicilere tanınan cayma hakkı gelmektedir. Tüketiciler, doğrudan satış yoluyla aldıkları ürün veya hizmetten 30 gün içerisinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin cayabilecektir. Bu cayma sebebiyle kendisinden ekstra maliyet talep edilemeyecektir. Eksik ve yanlış bilgilendirme durumunda ise bu süre 1 yıla uzamaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Yönetmelikte yer alan önemli unsurlardan birisi, "doğrudan satış sistemiyle sunulan mal veya hizmetin tüketicilere satılabilir ve pazarlanabilir nitelikte olması zorunludur" ifadesidir. Bu maddede yer alan "pazarlanabilir" ifadesi önemlidir. Pazarlanabilir ürün kavramı, pazarlama literatüründe hedef pazarın ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayabilecek, satışa uygun, talep gören ve yasal olarak satılabilir nitelikteki ürün veya hizmetleri ifade etmektedir. Yani ürün veya hizmetin sadece üretilmiş olması değil, aynı zamanda satılabilir olması gerekmektedir. Bu maddeden yola çıkarak doğrudan satış işletmelerinin ana faaliyet alanının bir ürün veya hizmet satışına dayanması gerektiği düzenlenmiştir. Bu sayede saadet zinciri benzeri yapılanmalarda söz konusu olduğu gibi işletmenin kazancının sisteme yeni üyeler katılarak elde edilmesi ve bu sisteme dahil olan kişilerin mağdur olmalarının da önüne geçilmesi amaçlanmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Doğrudan satış şirketlerinde çalışacak insanlar için de çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Doğrudan satış sistemine dahil olmanın şartları veya sistemden çıkma durumunda gerekli koşullar belirlenerek, çalışanların da maddi olarak mağdur olmalarının önüne geçilmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><strong><em><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Türkiye'nin standartlaşma adımları</span></span></span></em></strong></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Yapılan her düzenleme elbette bir standart sağlamayı amaçlamaktadır. Bu amaçla gerçekleştirilen her adım kıymetlidir. Doğrudan Satışlar Hakkında Yönetmelik, Türkiye'de tüketici haklarının korunması noktasında önemli dönüm noktalarından biridir. Ticaret Bakanlığı, son yıllarda tüketici koruması alanında önemli adımlar atarak, özellikle dijitalleşen ticaret ortamında ortaya çıkan sorunlara müdahale etmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Standartlaşma sektöre dair birçok düzenleme getirirken, bu düzenlemelere uymayanlara da çeşitli yaptırımlar öngörmektedir. Yetkililer tarafından yürütülecek denetimlerle sektörde amaçlanan standartlara uyulmasının sürekliliği sağlanmalıdır. Şirketlerin de bu yeni düzenlemelerle ilgili olarak bilgilendirilmesi ve eğitilmesinde de Ticaret Bakanlığının rehberliği önem arz etmektedir. Bu düzenleme, sektördeki gri alanları ortadan kaldırmayı hem tüketicileri hem de dürüst şekilde faaliyetlerini sürdürmeyi amaçlayan şirketleri korumaktadır. Önceki yıllarda doğrudan satış faaliyetleriyle ilgili tüketici şikayetlerinde meydana gelen artışların, bu yönetmelik sayesinde azaltılması hedeflenmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye, tüketici hakları standartlarının iyileştirilmesi amacıyla önemli adımlar atmaktadır. 6502 sayılı Kanun ile ilgili revizyonlar, Tüketici Hakem Heyetlerine e-Devlet platformu üzerinden erişebilme kolaylığı, Reklam Kurulunun özellikle sosyal medya reklamları konusundaki faaliyetlerini bu adımlara örnek olarak verebiliriz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Doğrudan Satışlar Hakkında Yönetmelik, tüketici haklarının standartlaşmasında önemli adım olmakla beraber düzenlemenin etkinliği, uygulama süreçlerinin şeffaflığı ve denetim mekanizmalarının sürekliliğiyle doğru orantılı olacaktır. Standartların yalnızca kağıt üzerinde kalmaması, sektör oyuncularının bilinçlendirilmesi, tüketicilerin haklarını bilmesi ve bu hakları kullanmaktan çekinmemesi, düzenlemenin başarıya ulaşmasında kritik rol oynamaktadır. Böylece hem piyasa güveni artacak hem de Türkiye uluslararası düzeyde tüketici koruması standartlarını yakalama yolunda önemli mesafe kat edecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Prof. Dr. Dursun Yener, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, İşletme Bölümü]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><img alt="" src="https://www.ekonomim.net/public/images/detay/1.png" style="height:800px; width:648px" /></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Aug 2025 14:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-tuketici-haklarinda-yeni-donem-1755258345.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: TikTok&#039;ta gerçeklik kaybı: Etkileşim kültürünün dönüşümü</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-tiktokta-gerceklik-kaybi-etkilesim-kulturunun-donusumu-1634</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-tiktokta-gerceklik-kaybi-etkilesim-kulturunun-donusumu-1634</guid>
                <description><![CDATA[Sosyal medya, salt bir paylaşım ortamı olmanın ötesine geçerek, bireylerin kendilerini sürekli olarak performans sergileyen özneler şeklinde konumlandırdığı bir sahneye dönüşmüştür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Toplum ve Medya Araştırmaları Derneği (TOMA) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Burak Tek, toplumsal olayların TikTok gibi sosyal medya platformlarında içeriğe dönüştürülmesinin ardındaki motivasyonları&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sosyal medya, bireyler arası iletişimi güçlendiren, gündelik yaşamdan küçük kesitlerin paylaşıldığı ve ilişkilerin dijital ortamda sürdürülmesine imkan tanıyan bir mecra olarak hayatımıza girdi. Özellikle Facebook ve şu anda X adını alan Twitter gibi platformlar, bireylerin birbirlerinin hayatına dair küçük notlar, fotoğraflar veya fikirler paylaşmasına olanak sağladı. Bu olanak, bireylerin gündelik hayatın içinde kuramadıkları bağları dijital ortamda kurmaları için bir zemin hazırladı. Ancak son on yılda bu mecraların işlevi belirgin biçimde değişti. Bugün, özellikle TikTok, Instagram Reels ve YouTube Shorts gibi kısa video formatlarını teşvik eden platformlarda gündelik hayatın her anı, potansiyel bir içerik olarak görülüyor. Bu sebeple insanlar, bir olaya tanık olduklarında insani reflekslerini göstermeden önce "Bunu nasıl paylaşırım?" sorusunu kendilerine sormaya daha yatkın hale geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu dönüşümün arkasında, bir yandan dijital platformların işleyiş mantığı, diğer yandan da bireylerin kendi dijital kimliklerini inşa etme süreçleri bulunuyor. Sosyal medyanın sunduğu görünürlük imkanı, bireyler için bir tür sosyal sermaye anlamı taşıyor. Görünür olmak, yalnızca sosyal onay ve aidiyet hissi sağlamaz; aynı zamanda ekonomik ve kültürel fırsatlara erişim imkanı da yaratır. Böylece sosyal medya, salt bir paylaşım ortamı olmanın ötesine geçerek, bireylerin kendilerini sürekli olarak performans sergileyen özneler şeklinde konumlandırdığı bir sahneye dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">TikTok diğer uygulamalardan nasıl farklılaşıyor?</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ancak burada TikTok üzerine ayrıca durmak gerekiyor. Sarıyar'ın çalışmasına göre [1], platform kültürel temsiliyet bağlamında kullanıcılara hem yeni fırsatlar sunmuş hem de bir başkaldırı alanı yaratmıştır. TikTok’u diğer sosyal medya platformlarından daha tartışmalı kılan unsurları da bu perspektifle değerlendirmek gerekiyor. İnternet, uzun süre boyunca estetize edilmiş unsurların sergilendiği, kusurlarından arındırılmış, idealize edilmiş ve kimi zaman gerçekte var olmayan güzellemelerle bezeli içeriklerin hayranlıkla izlendiği bir mecra işlevi görmüştür. TikTok ise bu anlatı düzenine farklı bir yaklaşım getirerek, gündelik hayatın gerçekliğinde var olan ve geleneksel medyada yalnızca "reality şovlar" aracılığıyla görünürlük kazanan yaşam biçimlerinin sergilenmesine olanak tanımıştır. Bununla birlikte, diğer sosyal medya platformları nezdinde TikTok içerikleri ve içerik üreticileri, internet jargonuyla "cringe" (utanç verici, rahatsız edici) olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">TikTok'ta birey dikkat çekmek, izleyiciyi şaşırtmak ve kimi zaman tuhaf ya da garip davranışlar sergilemek durumundadır. Ancak bu eylemler, yetersizlik göstergesi olarak değil; aksine, bilinçli ve iradi biçimde yürütülen bir dikkat ekonomisi stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Zira, platformun algoritmik yapısı, bu tür içeriklerin öne çıkmasını yapısal olarak teşvik edecek biçimde inşa edilmiştir. İçerik üreticileri, izleyicinin ilgisini çekmek amacıyla absürt, merak uyandıran ve zaman zaman rahatsız edici unsurlar barındıran içerikler üreterek yorum, paylaşım ve “hediye” gibi etkileşim biçimlerini artırmayı hedefler. Bu adımlar, platformun işleyiş mantığına uygun stratejik hamlelerdir. İzleyicide “Bu içerikte tam olarak ne oluyor?” sorusunu uyandıran ve beraberinde tuhaflık hissi yaratan bu tarz, etkileşim ve viral dolaşımın etkili bir aracıdır. Hatta espri zekası içermeyen içerikler dahi, bir salgın gibi yayılabilmektedir. Olağandışı ve absürt olanın ödüllendirildiği bu ortam, alt kültürel sermayeye sahip bireyler için toplumsal alanda beklenmedik bir sıçrama tahtasına dönüşmektedir. Geleneksel medyanın geçmişte "marjinal" ya da "ibretlik" olarak sunduğu içerikler ise TikTok'ta görünürlük ve popülerlik sağlayan birer ödül mekanizması haline gelmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sarıyar'ın [1] çalışmasına benzer şekilde yürütülen birçok akademik araştırma sosyal medyada içerik üretiminin yalnızca bireysel tercihlerin değil, aynı zamanda daha geniş kültürel ve sosyolojik süreçlerin etkisi altında şekillendiğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Dijital dünyada var olmak: Toplumsal olaylara tepkide görünürlük yarışı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">TikTok başta olmak üzere sosyal medyada günümüzde öne çıkan davranış biçimleri, "algı ekonomisi" kavramı çerçevesinde değerlendirilebilir. Geleneksel medyada içerik üretimi, belirli yayın organlarının editoryal süreçlerinden geçerken; sosyal medya, herkesin potansiyel bir yayıncıya dönüşmesini sağlamıştır. Ancak bu özgürlük, beraberinde görünür olma baskısını da getirmiştir. Bu baskı, bireyleri olaylara müdahil olmaktan çok o anı seyirlik bir formata sokmaya yönlendiriyor. Bu noktada bir kaza, protesto ya da afet anında yardım eli uzatmak yerine, cep telefonuyla kayıt almak ya da görüntüyü anında paylaşmak, giderek yaygınlaşan bir tepki biçimi haline geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu durum, sosyal medyanın işleyiş mantığıyla doğrudan ilişkilidir. Algoritmalar, kullanıcılara en çok etkileşim getirecek içerikleri ön plana çıkarır. Böylece kullanıcılar, farkında olarak ya da olmayarak, kendi tepkilerini bu algoritmik yapıya uyarlamaya başlar. Platformların öne çıkardığı “trend” formatlar, bireysel yaratıcılığın önüne geçerek tepkileri homojenleştirir. Örneğin, bir doğal afet sonrası aynı müzik ve aynı kadrajla hazırlanmış yüzlerce video görmek, bu homojenleşmenin somut bir göstergesidir. Burada amaç çoğu zaman farkındalık yaratmak değil, trend akışına dahil olmaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu eğilimi besleyen başlıca unsurlar arasında onay arayışı, kendini gösterme ihtiyacı, ekonomik teşvikler ve duygusal mesafe yaratma isteği yer alır. Sosyal medyanın sunduğu beğeni ve yorumlar, anlık bir onay mekanizması işlevi görür. Görünürlük, sosyal ilişkilerde değerli bir konum kazanmanın aracı haline gelir. Popülerlik, reklam gelirleri ve sponsorluk anlaşmaları gibi doğrudan ekonomik faydalar sağlayabilir. Ayrıca, olayları içerik haline getirmek, kişiye olayla arasına psikolojik bir mesafe koyma fırsatı vererek bir "baş etme" stratejisine dönüşebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Sonuç olarak, sosyal medyada insani tepkilerin hızla "performansa" dönüşmesi, tek bir açıklama ile kavranamaz; bu olgu, platform mimarisi, kullanıcı psikolojisi ve ekonomik-siyasal bağlamın kesişiminden oluşur. Platformlar veriye dayalı iş modelleri ve algoritmik sıralama mantığıyla etkileşim odaklı içerikleri sistematik biçimde ödüllendirir. Bu algoritma mimarisi, kullanıcıyı trend formatlara ve taklit edilebilir kalıplara iter. Kullanıcılar bu ortamda hayali bir izleyiciye hitap ettiklerini varsayar; bağlamların iç içe geçmesi öz-sunum baskısını ve performatif tepkileri güçlendirir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Mikro-şöhret mantığı ve “kişisel marka” arayışı bu döngüyü besler; gündelik deneyim, takipçi ve beğeni gibi metriklerle ölçülen görünürlüklere çevrilir. Daha geniş ölçekte, gözetim kapitalizminin veri çıkarımı ve davranışsal yönlendirme kapasitesi bu performatifleşmeyi ekonomik bir ranta bağlar; dikkat, pazarlanabilir bir kaynağa dönüşür. Bu bağlam, toplumsal olaylar ve protesto anlarında da kendini gösterir. Dijital ağlar hızlı bir seferberlik üretse bile, bu duygulara kırılganlıklar ve yüzeyselleşme riski de eşlik eder.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu tablo, üç net sonuç oluşturmaktadır. Bunlardan ilki platform yönetişiminin kamu değerleri ekseninde yeniden düşünülmesinin gerekliliğidir. Bu noktada, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu yararı ilke hâline getirilmelidir. İkinci olarak, topluma medya okuryazarlığı, “izlenir olmak” ile “sorumlu tanıklık” arasındaki farkı ayırt edecek eleştirel ölçütler kazandırmalıdır. Son olarak, bu alanda yapılacak akademik ve kamusal tartışmalar, bireysel niyete odaklanmayı aşarak algoritmik teşvikleri ve ekonomik çıkar yapılarını görünür kılmalıdır. Böylece, gündelik bir "hikayeyi" ya da bir felakete verilen duygusal tepkiyi otomatik olarak içerik kalıplarına sıkıştıran baskı zayıflayabilir ve dijital alanda daha etik, daha bağlamsal, daha sorumlu bir kamusallığın zemini güçlenebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[1] Sarıyar, H. (2025). Dijital kültürün bir alt disiplini olarak dijital elitizme karşı TikTok banalliği (Doktora tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik Ana Bilim Dalı, Bilişim Bilim Dalı)</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Ömer Burak Tek, Toplum ve Medya Araştırmaları Derneği (TOMA) Yönetim Kurulu Başkanıdır.]</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Aug 2025 00:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-tiktokta-gerceklik-kaybi-etkilesim-kulturunun-donusumu-1755206343.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Gazze’yi işgal planı ve kitle transferi: Uluslararası hukuk ne diyor?</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gazzeyi-isgal-plani-ve-kitle-transferi-uluslararasi-hukuk-ne-diyor-1587</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-gazzeyi-isgal-plani-ve-kitle-transferi-uluslararasi-hukuk-ne-diyor-1587</guid>
                <description><![CDATA[Gazze’nin işgal edilerek Gazze halkının kitlesel olarak göçe zorlanması insanlığa karşı suç kapsamında sayılacak ve UCM önündeki mevcut soruşturmaya eklenecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu, İsrail’in Gazze’yi işgal kararının insanlığa karşı suç kapsamında ne ifade ettiğini kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail ikinci bir Nekbe’ye hazırlanmaktadır. Zira soykırım suçlamasıyla yargılanan ve "İnsanlığa Karşı Suçlar" nedeniyle hakkında yakalama kararı bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze Şehri’nin işgalinin savaşı durdurmanın tek çözümü olduğunu iddia etti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kitlesel göçe zorlamak insanlığa karşı suç kapsamında</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail bu adımıyla, Gazze Şeridi’nin kalbine girmeye ve daha sonrasında güney kıyı bölgesine inmeye hazırlanmaktadır. Bu da Gazze halkının kitlesel göçüne neden olacaktır. Netanyahu’ya göre İsrail “başladığı işi bitirmek zorunda”. Daha açık ifadeyle toplumların, diğer devletlerin ya da uluslararası hukukun ne dediği önemli değil. Önemli olan İsrail’in başladığı işi bitirmesi. Bunun yolu da İsrail'e göre Gazze halkının sürgüne zorlanması ve kitlesel olarak transfer edilmesi ile mümkündür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Belirtmek gerekir ki, İsrail açısından böyle bir eylemin gerçekleştirilmesi halinde bu eylemi gerçekleştiren kişiler insanlığa karşı suç işleyecektir. Bilindiği üzere İsrail hem Birleşmiş Milletler (BM) kararları hem de Dördüncü Cenevre Konvansiyonu uyarınca Filistin toprakları üzerinde “İllegal İşgalci” statüsündedir. 7 Ekim 2023’ten beri Gazze topraklarında soykırıma varan eylemlerde bulunan İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından mahkum edilip edilmeyeceği henüz şüpheli olmakla birlikte İsraillilerin işlediği eylemlerin “İnsanlığa Karşı Suçlar” kapsamına girdiği aşikardır. Nitekim halihazırda Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde yargılanması istenen Netanyahu ve Gallant hakkında insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından yakalama emri söz konusudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gazze’nin işgal edilerek Gazze halkının kitlesel olarak göçe zorlanması da insanlığa karşı suç kapsamında sayılacak ve UCM önündeki mevcut soruşturmaya eklenecektir. Zira Roma Statüsü’nün insanlığa karşı suçları düzenleyen 7. maddesinin 1/(d) bendi kitlesel sürgün ve zorla yapılan kitle transferini insanlığa karşı suç olarak saymaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Roma Statüsü’nün 7/1. maddesi insanlığa karşı suçları şu şekilde sıralamaktadır:</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">“Bu Statü'nün amacı doğrultusunda insanlığa karşı suç, herhangi bir sivil nüfusa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak, bu saldırının bilinciyle işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi birini ifade eder: (a) Kasten öldürme; (b) Toplu imha; (c) Köleleştirme; (d) Sürgün veya zorla kitle transferi; (e) Uluslararası hukukun temel kurallarını ihlal ederek özgürlüğünden yoksun bırakma veya diğer ağır fiziksel özgürlük kısıtlamaları; (f) İşkence; (g) Tecavüz, cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta diğer herhangi bir cinsel şiddet türü; (h) Bu paragrafta belirtilen fiillerden herhangi biriyle veya Mahkeme’nin yetki alanına giren diğer suçlarla bağlantılı olarak; herhangi bir belirlenebilir grup veya topluluğa yönelik siyasi, ırksal, ulusal, etnik, kültürel, dini veya 3. paragrafta tanımlandığı şekilde cinsiyete dayalı ya da uluslararası hukuk tarafından evrensel olarak kabul edilemez sayılan diğer gerekçelere dayalı zulüm; (i) Zorla kaybetme; (j) Apartheid suçu; (k) Büyük acılara veya ciddi bedensel, zihinsel ya da fiziksel yaralanmalara kasıtlı olarak neden olan benzer nitelikteki diğer insanlık dışı fiiller."</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu maddeden de anlaşılacağı üzere, İsrailli yetkililer 7 Ekim 2023’ten önce de bu tarihten sonra da insanlığa karşı suçların birçoğunu işlemiştir ve işlemeye devam etmektedir. Zorla kitle transferi bu suçlara sadece bir yenisinin eklenmesi anlamına gelmektedir. Peki zorla kitle transferinden anlaşılması gereken nedir? Bu sorunun cevabını da maddenin ikinci kısmında yer alan kavram açıklamalarında bulabilmekteyiz. Statü’nün 7/2(d) maddesine göre; “Sürgün veya zorla kitle transferi,” ilgili kişilerin yasal olarak bulundukları bölgeden, uluslararası hukuk tarafından izin verilen sebepler olmaksızın, sınır dışı edilme veya diğer zorlayıcı eylemler yoluyla zorla yerinden edilmesini ifade eder. Gazze planı da bu tanım kapsamına girmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öte yandan İsrail’in Roma Statüsü'ne taraf olmaması veya iç hukukunda düzenleme yapmaması insanlığa karşı suçlardan sorumlu olmadığı anlamına gelmemektedir. Zira insanlığa karşı suçlar uluslararası hukukun emredici kurallarından (peremptory norms veya jus cogens) biri olarak kabul görmektedir. Bilinen tanıma göre uluslararası hukukun emredici bir normu (jus cogens), devletler topluluğunun tamamı tarafından kabul edilen ve tanınan, herhangi bir istisnanın izin verilmediği ve yalnızca aynı nitelikteki daha sonraki bir uluslararası hukuk kuralı ile değiştirilebilecek bir normdur. Burada kastedilen esasen devletlerin hukukunda emredici norma aykırı bir düzenlemenin bulunmasıdır. Aykırı bir düzenleme olmaması yeterlidir. İsrail iç hukuku her ne kadar düzenleme içermese de aleyhte hüküm de içermemektedir. Ancak belirtmek gerekir ki emredici normlar herkesi bağlasa da bu kuralların icrasının nasıl olacağı henüz tartışmalıdır. Zira hukuka aykırı şekilde bunlar da defaatle ihlal edilmektedir. Normun varlığı ve emredici olması ihlaline engel olamamaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Geçici göç de hukuka aykırı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Son dönemdeki tutumlarından anlaşılmaktadır ki başta ABD olmak üzere büyük devletler Gazze’den Hamas’ın tamamen çıkarılması hususunda İsrail’e engel olmayacaktır. Nitekim BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) 6 Ağustos 2025’te yayınladığı haritaya göre Gazze’de son durum şu şekildedir:</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail Hamas bahanesini kullanarak Gazze’yi adım adım ele geçirmekte ve Gazze halkını kitlesel göçe zorlamaktadır. Oysa Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Brezilya, Kanada, Mısır, Endonezya, İrlanda, İtalya, Japonya, Ürdün, Meksika, Norveç, Katar, Senegal, İspanya, Birleşik Krallık, Avrupa Birliği (AB) ve Arap Ligi'yle beraber isimleri sayılan bir grup devlet 29 Temmuz’da bir araya gelmiş ve hazırladıkları New York Bildirgesi ile İsrail’in işgalini derinleştirmemesi ve halkı kitlesel göçe zorlamaması gerektiğini ifade etmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bildirgeye göre, savaş ya da zorla göçe zorlama çözüm olamaz. Filistin sorununun en doğru çözümü adil bir iki devletli çözüm planının hayata geçirilmesidir. Ancak İsrail için tüm mesele “bitirilmesi gereken bir iş”ten ibarettir. Bu nedenle zorlayıcı tedbirler olmadan İsrail’in kendiliğinden uluslararası hukuka uymasını beklemek doğru değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öte yandan uluslararası hukuk ilkeleri ışığında incelendiğinde, Gazze halkının zorla göç ettirilmesi için herhangi bir hukuki neden de bulunmamaktadır. Kaldı ki geçici transfer dahi yapılacak olsa bu ancak Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nun 49. maddesinde sayılan gerekçelerle ve sadece ülke içinde yapılabilir. Nitekim Gazze özelinde 49. maddeye uygun bir gerekçe de söz konusu değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Zira 49. madde, “İşgalci Devlet, nüfusun güvenliği veya zorunlu askeri nedenlerin gerektirmesi hâlinde, belirli bir bölgenin tamamen veya kısmen tahliyesini gerçekleştirebilir. Bu tür tahliyeler, fiili nedenlerle aksi gerektirmedikçe, korunan kişilerin (sivillerin) işgal altındaki toprakların sınırları dışına çıkarılmasını içermeyecektir. Bu şekilde tahliye edilen kişiler, söz konusu bölgedeki çatışmalar sona erer ermez derhâl evlerine geri gönderilecektir.” şeklindedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İsrail’in baştan beri amacı Gazze’yi tamamen ele geçirerek Filistin halkını Gazze’den çıkarmak ve Gazze açıklarındaki deniz yatağı kaynaklarını rahat bir şekilde elde etmektir. Belirtmek gerekir ki 50 binden fazla insanını kaybeden ve çok ağır bedeller ödeyen Gazze halkı bu kadar ağır bir insani krizde dahi ülkesini terk etmemiştir. İşgalin genişletilmesi üzerine terk etmeyecekleri de açıktır. Bu nedenle ilerleyen günlerde soykırımın derinleşmesi beklenmektedir. Devletlere düşen gerçekleşmesi muhtemel hadiseler hakkında henüz gerçekleşmeden tedbir almaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu, Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesidir.]</span></span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Aug 2025 18:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-gazzeyi-isgal-plani-ve-kitle-transferi-uluslararasi-hukuk-ne-diyor-1755099329.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Her parlayan şey altın değildir</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-her-parlayan-sey-altin-degildir-1524</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-her-parlayan-sey-altin-degildir-1524</guid>
                <description><![CDATA[Her parlayan şey altın değildir: Trump'ın yeni ticaret anlaşmalarının kapsamı ve sürdürülebilirliği]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Gümrük tarifeleri ve ticaret politikaları, ABD'ye siyasi, ekonomik ve endüstriyel avantajlar sağlamak için kullanılan daha geniş bir araç setinin parçaları.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Büyük Londra İdaresi Ekonomi Dairesi Başkanı ve Cambridge Üniversitesi'nde Politika Uzmanı Dr. Adam Yousef, Trump yönetiminin son dönemde imzaladığı milyar dolarlık ticaret anlaşmalarını ve bunların küresel ekonomi ile jeopolitik dengeler üzerindeki etkilerini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">7 Ağustos'ta ABD Başkanı Donald Trump'ın pek çok ülkeden gelen ürünlere uyguladığı yeni gümrük tarifeleri yürürlüğe girdi. Bundan önce Trump yönetimi, Avrupa Birliği (AB), Birleşik Krallık ve Japonya'nın da aralarında bulunduğu çeşitli ülkelerle bir dizi anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmalar akıllara şu soruları getiriyor:</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#f39c12"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Neden kabul edildiler?</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#f39c12"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Taraflar hangi kazanımları hedefledi?</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#f39c12"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Bunların hayata geçirilmesi gerçekten mümkün mü?</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#f39c12"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Anlaşmalar, gelecekte yeni gümrük tarifeleri ve ekonomik anlaşmazlıkların önüne geçebilir mi?</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Uzlaşma ihtiyacı</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Anadolu Ajansı için yazdığım başka bir yazıda, Trump yönetiminin gümrük tarifelerine ilişkin söylemini sertleştirmesiyle birlikte ülkelerin ya ellerindeki ABD Hazine tahvillerini artırmaya (ileride satmak üzere) yöneldiğini ya da mevcut varlıklarını satma tehdidinde bulunduğunu belirtmiştim. 37 trilyon doları aşan ulusal borç, yaklaşan ekonomik yavaşlama ve artan enflasyon riski, Amerika Birleşik Devletleri'ni kırılgan bir noktaya sürüklüyor. Buna, Trump yönetiminin anketlerde geride olduğu iç siyasi tablo ile Avrupa ve Orta Doğu'da süren savaşlar ve derinleşen küresel kutuplaşma da eklendiğinde, ortaya hem içeride hem dışarıda baskının arttığı bir durum çıkıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu arada büyüme beklentileri görece zayıf olan birçok ülke, ABD'nin hala dünyanın en büyük ithalatçısı olması gerçeğinden hareketle Amerikan gümrük tarifelerinin ihracatları üzerindeki etkisini azaltmaya çalışıyor. Vietnam, Endonezya ve Çin gibi ülkeler, büyüme stratejilerini imalat ürünleri ihracatına dayandırmış durumda ancak Trump yönetimi, üretimi yeniden ülke içine taşımak amacıyla bu ürünleri doğrudan hedef alıyor. Avrupa ülkeleri ise ABD'nin ulusal çıkarları açısından kritik gördüğü sektörlerde (örneğin, otomotiv ve çelik) tarifelerin etkisini hafifletmeye çalışırken, bazı ortaklar (örneğin, BAE), öncü endüstrilerdeki yeni faaliyetlerini büyütmek için Washington'dan destek arıyor. Tüm bu dinamikler, tarafların anlaşmaya varmasını ve ihtiyaç duyulan istikrarı yeniden tesis etmesini kaçınılmaz hale getirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Ticaret ve tarifelerin ötesinde</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Anlaşmaların arka planına dair hala tüm ayrıntılara sahip değiliz. Yine de açıklamalara yakından bakıldığında, kapsam ve büyüklükleri insanı şaşırtacak düzeyde. Örneğin,</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="color:#e67e22"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">BAE ile yapılan anlaşma, havacılık, alüminyum, enerji ve yapay zeka alanlarını kapsayan 200 milyar dolarlık ticari anlaşma sağlıyor.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#e67e22"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">AB ile yapılan anlaşma, 2028'e kadar ABD'den 750 milyar dolarlık enerji alımını ve ülkeye 600 milyar dolarlık yatırım yapılmasını taahhüt ediyor.</span></span></span></li>
	<li><span style="color:#e67e22"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Japonya ile yapılan anlaşma ise enerji, yarı iletkenler, kritik maden çıkarımı ve ilaç sektörü gibi kritik alanlara 550 milyar dolarlık yatırım yapılmasını öngörüyor.</span></span></span></li>
</ul>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu duyurular yalnızca gümrük tarifeleriyle sınırlı değil. Dolayısıyla bunları "ekonomik işbirliği anlaşmaları" olarak nitelendirmek daha isabetli olur, zira tarife dışı engeller, yatırımlar ve sektörlere özel kapsamlı işbirlikleri gibi çok çeşitli meseleleri kapsıyorlar. Bu durum, Trump yönetiminin müttefik ya da rakip diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere stratejik bakışla yaklaştığını gösteriyor. Gümrük tarifeleri ve ticaret politikaları, ABD'ye siyasi, ekonomik ve endüstriyel avantajlar sağlamak için kullanılan daha geniş bir araç setinin parçaları. Üstelik Trump yönetimi, bu ülkeler için Mart 2025 öncesine kıyasla daha yüksek tarife oranlarını korudu (BAE: yüzde 10, Japonya: yüzde 15, AB: yüzde 15). Kısacası, bu anlaşmalar tarifesiz ticaret anlamına gelmiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Vurgulanması gereken bir diğer unsur ise açıklanan rakamların olağanüstü büyüklüğü. Örneğin, Japonya'nın taahhüt ettiği 550 milyar dolar, ülkenin yıllık gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 14'üne ve dünyanın en büyük emeklilik fonu olan Japonya Devlet Emeklilik Yatırım Fonu'nun yönettiği toplam varlıkların yüzde 32'sine karşılık geliyor. Bu denli büyük rakamların gerçekte hayata geçirilmesi zor görünüyor, aynı durum diğer bazı duyurular için de geçerli.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu durum, anlaşmalardaki rakamların asıl odak noktası olarak görülmemesi gerektiğini net biçimde ortaya koyuyor. ABD açısından bakıldığında, Körfez ülkeleriyle yapılan anlaşmalar mevcut ekonomik ve güvenlik ortaklıklarını güçlendirmenin yanı sıra Çin'in bu ülkelerle geliştirdiği siyasi, askeri ve ekonomik yakınlaşmaya karşı bir denge unsuru oluşturmayı hedefliyor. AB ile yapılan anlaşma ise Avrupa'nın ABD enerji ithalatına bağımlılığını artırmayı, ABD'nin AB pazarına erişimini korumayı ve yüzde 15'lik gümrük vergisi ile Amerikan şirketlerine sağlanan korumaları sürdürmeyi amaçlıyor. Diğer ülkeler açısından ortak nokta ise ihracatlarındaki tarife oranlarını düşürürken ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik desteğini güvence altına almak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><strong><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Geleceğe bakış</span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Peki, bu anlaşmaların geleceği var mı? Geleceği kesin biçimde öngörmek neredeyse imkansız olsa da tarafların zaman içinde bu metinleri değiştirmeyi ya da yerlerine yenilerini koymayı tercih edebileceği bir senaryo mümkün. Nitekim, ABD-AB anlaşması şimdiden önde gelen Fransız ve Alman siyasetçilerin sert eleştirilerine hedef olmuş durumda. Ayrıca, ABD'li tüketicilerle yapılan son anketler de mevcut ticaret politikasına yönelik memnuniyetsizliğin arttığını gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump yönetiminin ilk döneminde Meksika ve Kanada ile yürürlükte olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nın (NAFTA) yerini ABD-Meksika-Kanada Anlaşması'nın (USMCA) almasına zaten tanık olduk. Bu nedenle mevcut anlaşmaların, kalıcı belgeler ya da gelecekteki gümrük tarifelerine karşı sağlam birer güvence olarak görülmesi pek mümkün değil. Ekonomik milliyetçiliğin ve jeostratejik rekabetin giderek tırmandığı bir dönemde, taraflar arasındaki anlaşmazlık ihtimali her zaman masada olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Verdana,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Adam Yousef, Büyük Londra İdaresi Ekonomi Dairesi Başkanı ve Cambridge Üniversitesi'nde Politika Uzmanıdır.]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Aug 2025 16:31:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-her-parlayan-sey-altin-degildir-1755005746.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Bölgesel ve küresel bir tehdit: İsrail’in Gazze’yi işgal kararı</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-bolgesel-ve-kuresel-bir-tehdit-israilin-gazzeyi-isgal-karari-1509</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-bolgesel-ve-kuresel-bir-tehdit-israilin-gazzeyi-isgal-karari-1509</guid>
                <description><![CDATA[Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, İsrail’in Gazze'yi işgal kararının sonuçlarını ve neler yapılması gerektiğini kaleme aldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:22px">ANALİZ:&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Dünya en kötü barışa razı olup, daha önce yeşil ışık yaktığı iki devletli çözüm müzakereleri beklentisi içindeyken Siyonist akıl “ben buradayım” diyerek “Nil’den Fırat’a” bir Yahudi devletini hayata geçirecek üçüncü aşamaya geçtiğini ilan etti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, İsrail’in Gazze'yi işgal kararının sonuçlarını ve neler yapılması gerektiğini&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İki üyesi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından soykırımcı ilan edilen İsrail Güvenlik Kabinesi, 22 aydır Gazze’de sürdürdükleri katliamlarına yeni bir boyut kazandırmak için Gazze’yi işgal kararı almıştır. Esasında Gazze’yi havadan yerle bir eden, ardından kara harekatı ile 2 milyon masum insanı Kuzey'den Güney'e ve Güney'den Kuzey'e neredeyse günlük olarak hareket ettirip açlığa mahkum eden İsrail, Hamas direnişi hariç hemen hemen Gazze’nin her tarafını kontrol altına almıştı. Peki bütün kısıtlamalara ve yardım bekleyen masum insanlara karşı süren katliamlara rağmen görece bir ateşkes başlamışken şimdi alınan “işgal kararı” ne anlama gelmektedir?</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşgalin tarihi arka planı</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Elbette bu karar yeni değildir. Sadece herkesin dikkatlerinin Gazze’de toplandığı bir zamanda Siyonist zihniyetin baştan beri takip ettiği siyasetin tekrar ilanıdır. Dünya kamuoyu “yeter artık barış gelsin, önce ağır silahlar, şimdi de açlık ile ölüme mahkum edilmiş masumların feryadı dinsin” diye harekete geçmişken, İsrail’in, devlet ahlakı bir tarafa, uluslararası hukuku hiçe sayan yeni bir karar ile ortaya çıkması Siyonist planın son aşamasına doğru geldiğinin göstergesidir. Dünya en kötü barışa razı olup, daha önce yeşil ışık yaktığı iki devletli çözüm müzakereleri beklentisi içindeyken Siyonist akıl “ben buradayım” diyerek esasında “Nil’den Fırat’a” bir Yahudi devletini hayata geçirecek üçüncü aşamaya geçtiğini ilan etmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Ortaya çıktığından beri adeta insanlıktan intikam almayı hedefleyen Siyonist zihniyet, başta ABD ve İngiltere’nin yardımları ile 1948’de Filistinlilere yaşattığı Nekbe ile bozuk zihniyetinin birinci aşamasını hayata geçirmişti. Bu aşamada milyonlarca Filistinli göçe zorlanmış, bir milyondan fazlası da yerinden edilerek mülteci durumuna düşürülmüştü. Sözde devlet kurduğu, sınırları belli olmayan alanlarda hiç kimse yokmuş gibi davranan İsrail, uluslararası toplumun kurallarını da hiçe sayarak 1967 savaşları sonrasında ikinci aşamaya geçmişti. İsrail, Birleşmiş Milletler'in (BM) aleyhteki kararlarına rağmen Filistin’in pek çok yerini işgal edip Filistinlilere ait toprakları gasbederek bozuk zihniyetin bekçilerini yerleştirmiştir. Bütün bu acımasız tehcir, kolonizasyon ve katliamı zamana yayarak sürdüren Siyonist zihniyetin başarısız kaldığı yegane alan Gazze olmuştur. Siyonist zihniyet, şimdi işgal kararı ile üçüncü aşamaya geçip, önce “insansız toprak” olarak addettiği bütün Filistin’i ele geçirmek niyetindedir. İsrail, etkin müesses nizamların gözden çıkardığı Gazze’yi insansızlaştırdıktan sonra başta Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı da tamamen işgal ederek Büyük İsrail’in yolunu açmayı amaçlamaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İşgal kararının sonuçları ne olur?</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İşgal hukuku, İnsan hakları ve insancıl hukuk konusunda hiçbir değer tanımayan İsrail, eğer durdurulamaz ise Batı Şeria’ya yerleştikten sonra üç çeyrek asırdır güvenliğini sağlayan Şeria nehrinin Doğu yakasını yani Ürdün’ü de işgal edecektir. İsrail, kuşkusuz burada da durmayacaktır. Suriye ve Lübnan’ı etkisiz alanlar olarak gören İsrail, Suudi Arabistan’ı hem karadan ve hem de denizden sıkıştırıp Müslümanların kıblesini de kıskaç altına alacaktır. 1917 Balfour Deklarasyonu ve Kudüs’ün İngiltere tarafından işgalinden günümüze kadar yaşananlar bu iddiamızın bir kurgu olmadığını göstermektedir. Üstelik, İsrail’in geçmişteki kazanımları, uluslararası düzenin kurulmaya çalışıldığı ve görece daha kontrol altında olan bir dönemde gerçekleşmişti.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Oysa bugün düzeni korumakla görevli olan sistemler gücünü kaybetmiş ve dünya kontrolsüz bir hal almıştır. Uluslararası toplumun eylemsizliği Siyonist zihniyetin ve onun aracı olan İsrail kabinesinin işini kolaylaştırmaktadır. Dünyayı değerlerden arınmış sadece bir çıkar çarkıfeleği olarak gören ABD Başkanı Donald Trump’ın da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile işbirliği içinde olması ve açıklamalarıyla katliamlarına peşrev çekmesi de cabasıdır. Görünen o ki Trump, İsrail’i ABD seçim sath-i maili olan 2026 başına kadar tamamen serbest bırakıp, ABD’deki evanjelik seçmenlerinin önüne çıkmayı hedeflemektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Peki bu durumda yapılacak bir şey kalmamış mıdır? Elbette vardır. Dünya her ne kadar bugüne kadar büyük bir vahşeti, katliam ve soykırımı seyretmiş olsa da meseleye hep lokal bir sorun olarak bakmıştır. Oysa bugün gelinen noktada İsrail’in işgal planı meseleyi lokal olmaktan çıkarıp önce bölgesel sonra da bütün dünyayı etkileyecek seviyeye çıkarmıştır. Bireysel veya grup halinde oluşacak tepkilerin yanında, sorunlu coğrafyalarda haksız işgal faaliyetleri başlayacak ve bugün İsrail’e dur diyemeyen müesses nizamlar bile sarsılacaktır. Geçmişten beri söylendiği gibi İsrail dünya barışını tehdit ederken, Filistin de bu barışın yegane anahtarı olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">İsrail'in tehditlerine karşı hangi adımlar atılmalı?</span></span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD hariç BM üyelerinin neredeyse tamamı Filistin’i bir devlet olarak tanıdıkları gibi Filistin Devleti de BM’nin gözlemci üyelerinden biridir. Bu yüzden BM derhal eski ataletinden sıyrılıp dünya barışı için önlem almak zorundadır ve bu görevidir. Bunun için bir karara ihtiyacı yoktur. Zira 1948’de Filistin bölgesi için kurulan ve çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde çeşitli isimler altında bölgede görev yapan BM Ateşkesi İzleme Teşkilatı (UNTSO) halen aktif bir organdır. Nitekim en son görevini, İsrail’in Lübnan’ı yeniden işgal ettiği 1982 yılından 2000 yılına kadar BM Geçici Gücü (UNIFIL) adıyla yapan UNTSO, derhal güçlü bir kadro ile Gazze’ye gönderilmelidir. Abraham Anlaşmalarının asla kurtarmayacağı Körfez yönetimleri de bu gücün masraflarını üstlenerek varlıklarını garanti altına almalıdırlar. Zira gelecek onları affetmeyecek ve nüfusu hızlı artan kendi ve komşu ülkelerindeki yeni nesillerin gazabından kurtulamayacaklardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye’nin gayretleri ile acil olarak toplantıya çağrılan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) da bu süreçte yeni bir rol üstlenmelidir. Kuruluş amacı Kudüs’ü korumak olan İİT için bugünden daha büyük bir tehdit yoktur. Öncelikle Lahey grubunun Bogota’daki son kararlarını resmen onaylayıp, uygulanmasının takipçisi olunmalıdır. Hatta D-8 gibi diğer üye gurupların da topluca benzer kararlar alıp uygulamalarını teşvik edilmelidir. Retorik ve mevcut diplomasi araçları ile İsrail’in durdurulamayacağını bilerek en azından statükoyu koruyabilmek için İslam ülkelerinden oluşan bir barış gücü oluşturup, İsrail’in sınırlarına yerleştirilmelidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Kısa bir zaman önce ABD’nin yenilediği yardımlar ile sessiz kalan Mısır, ürkekliğinden sıyrılıp İİT ile işbirliği halinde Gazze’ye yardımların girmesi için her türlü tedbiri almalıdır. Bugün Gazze’nin karşı karşıya kaldığı mesele sadece Gazze’nin değil, bütün İslam ülkelerinin iç meselesidir. İç politikalardaki dengeler, iktidarı sürdürme, toplumsal talepleri karşılama gibi bahanelerin hiçbir anlamı kalmamıştır. İşgal kararından sonra Arap Birliği ve bazı üyelerinin yaptıkları açıklamalar olumlu görülse de çare üretmekten ve kendi kamuoylarını bile tatmin etmekten oldukça uzaktadır. 1967’den beri tekrarlanan soğumuş sloganlar hiçbir işe yaramamaktadır. İsrail'in işgal politikası devam ettiği sürece diğer ülkelerin de yakın gelecekte ciddi tehditlerle karşı karşıya kalacağı apaçıktır. Bu yüzden kuruluşundan bugüne kadar pek fazla bir şey yapamamış olan Arap Birliği Teşkilatı durumu fırsat bilip silkinmeli ve ağırlığı olan, toplumları ile bütünleşmiş bir teşkilat olduğunu göstermelidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Türkiye’nin Gazze ve Filistin konusundaki pozisyonu ve kararlılığı oldukça nettir. Katil kabinenin işgal kararından sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın diploması girişimleri ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın sahaya çıkması Türkiye’nin bölgesel tehdidi algıladığını ve İsrail’in Türkiye için de yakın gelecekte açık bir tehdit oluşturduğunu dünyaya ilan etmiştir. Bu da uluslararası hukukun Türkiye’ye verdiği hakları her zaman kullanmaya hazır olduğunu göstermektedir. Elbette öncelik Gazze’de 2 milyon insanın feryadını dindirmek olmalıdır. Ama ardından, hem onların hem de bölgenin güvenliği için gereken kararlı adımlar hangi vesile ile olursa olsun atılmalıdır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Zekeriya Kurşun, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Öğretim Üyesi ve ORDAF Başkanıdır.]</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Aug 2025 02:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-bolgesel-ve-kuresel-bir-tehdit-israilin-gazzeyi-isgal-karari-1754955737.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suriye&#039;nin geleceği Şam&#039;da karar verilecek</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/suriyenin-gelecegi-samda-karar-verilecek-1474</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/suriyenin-gelecegi-samda-karar-verilecek-1474</guid>
                <description><![CDATA[İsrail'in, Türkiye'nin hemen dibindeki SDG'nin kontrol sahasında Türkiye'ye rağmen bir siyasi proje dikte etme imkanı yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Siyaset bilimci Doç. Dr. Hüseyin Alptekin, Suriye’de son haftalarda yaşanan diplomatik gelişmeler ile SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG’nin 10 Mart Anlaşması’ndan sapmasını&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Suriye, geçtiğimiz hafta yeniden yoğun bir diplomasi trafiğine sahne oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Ağustos Perşembe günü Şam’ı ziyaret ederek Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ile görüştü. Bu, Fidan’ın Esed rejimini deviren 8 Aralık Devrimi’nin ardından geçen 8 ay içinde Suriye’ye gerçekleştirdiği üçüncü ziyaretti. Bu ziyareti önemli kılan, iki önemli gelişmenin hemen öncesinde gerçekleşmesi oldu. Fidan’ın ziyareti SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG tarafından Haseke’de gerçekleştirilecek konferans ile Paris’te Suriye hükümeti ve SDG'nin buluşması öngörülen temaslar öncesine planlandı. Bu zamanlama sebebiyle Fidan-Şara görüşmesi yalnızca Türkiye ve Suriye’de değil, Avrupa basınında da ilgi çekti. Ziyaret sonrasında yaşanan gelişmeler, Suriye’nin geleceğine Paris’te değil, Şam’da karar verileceğine işaret ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Fidan’ın Suriye’ye gerçekleştirdiği çalışma ziyaretinden bir gün sonra SDG, Suriye’nin Haseke kentinde "Kuzey ve Doğu Suriye Bileşenleri Ortak Tutum Konferansı" adıyla duyurduğu bir etkinlik gerçekleştirdi. 500’e yakın katılımcının iştirak ettiği konferansın sonuç bildirisi bütüncül bir Suriye yerine yapboz parçalarını andıran bir "Suriye bileşenleri" söylemini öne çıkarıyordu. Suriye’de İsrail’in müdahalesiyle patlak veren Süveyda sorununu da gündemine alan konferans, bu konuda İsrail saldırıları ve bölgedeki çete faaliyetlerine tek kelimeyle bile olsa değinme gereği duymadı. Konferansın sonuç bildirisi "özerk yönetim modeli"nde ısrar edileceğini ilan etti. Konferansta SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG adına konuşan İlham Ahmed, Suriye’de yeni bir siyasal düzenin inşa edilmesi için “bileşenlerin hakları”nı bir ön koşul olarak öne sürdü. Dahası, Süveyda’da İsrail ile işbirliği içerisinde bir Dürzi ayaklanması çıkarmaya çalışan Hikmet El Hicri de konferansa bir video mesajla katıldı. Konferans için seçilen konuşmacılar ve sonuç bildirisinin içeriği SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG’nin merkezi, bütüncül bir Suriye yerine etnik ve mezhepsel parçalara ayrılmış bir Suriye konusunda ısrarcı olduğunu açıkça gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">10 Mart Anlaşması’ndan sapma</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">SDG'nin tertip ettiği 8 Ağustos konferansı, geçtiğimiz mart ayında Suriye hükümetiyle SDG arasında yapılan protokolden ciddi bir sapmaya yol açtı. 10 Mart Anlaşması adıyla anılan görüşmelerde SDG’nin Suriye’ye entegre olacağı bir yol haritası çizilmişti. Anlaşma maddelerinde "Suriye'nin kuzeydoğusundaki sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğal gaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet yönetimine entegre edilmesi" taahhüt edilmiş, "Suriye’nin birliği" vurgulanmış, hiçbir suretle bir özerk yapı vurgusuna yer verilmemişti. Bu taahhütlerin SDG’nin geçtiğimiz cuma günü düzenlediği konferansla hiçe sayılması doğal olarak Suriye hükümetinin tepkisi çekti ve hükümet SDG’yi 10 Mart’ta verdiği taahhütlerine uymaya çağırıp Paris’te başlayacak toplantılara katılmayacağını duyurdu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Görünen o ki SDG, İsrail ile işbirliği yaparak Suriye içinde ayaklanma çıkaran gruplarla yakınlaşıp bu yolla Suriye hükümetini dengeleme ve sıkıştırma politikası benimsemiş durumda. SDG, Suriye hükümetini kıskaca almaya yönelik bu tarz adımlar atarken en büyük siyasi dayanak olarak Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerini görüyor. Paris’te planlanan görüşmeler, ABD’den SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG'ye yönelik desteğinin zayıflayacağı sinyalleri gelirken bu boşluğu Fransa’nın doldurmaya niyetli olduğunu gösteriyor. Ancak Fransa’nın ve SDG’nin gözden kaçırdığı bir nokta var. Bu ikilinin Suriye içinde hukuki bir otoritesi olmadığı gibi bu ilişki saha gerçekliği bakımından da umut vadetmiyor. ABD’nin SDG’ye desteğini azaltmaya hazırlandığı bir süreçte Suriye içinde hiçbir varlığı olmayan Fransa, ABD’nin rolünü devralabilecek imkana sahip değil. Öte yandan, Şam yönetimi Suriye’nin meşru hükümeti olmasının yanı sıra Türkiye gibi bölge ülkelerinin destekleriyle kapasitesini her geçen gün artırıyor. Suriye’de değişen güç dengesi SDG’yi ayrılıkçı projesi için yeni patronlar arayışına itmiş olsa da ne Fransa ne İsrail bunu kurabilecek güçte görünmüyor. Fransa, Suriye sahasında hiçbir etkisi olmadığı halde uzaktan diplomatik müdahalelerle Suriye’nin geleceğinde kendisine bir etki alanı açmaya çalışırken bu kapı Suriye hükümeti tarafından yüzüne kapandı. İsrail ise Süveyda örneğinde gördüğümüz gibi kendi elleriyle oluşturduğu fırsatları Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için kullanıyor. Ancak İsrail’in de Türkiye’nin hemen dibindeki SDG’nin kontrol sahasında Türkiye’ye rağmen bir siyasi proje dikte etme imkanı yok.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu şartlar altında İsrail, Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için taciz ve saldırılarına imkan buldukça devam etse de kalıcı bir siyasi proje dayatamayacaktır. Bu haftaki gelişmelerin gösterdiği üzere Fransa da Suriye’yi Türkiye’nin olmadığı bir müzakere masasına çekip tavizler koparamayacak. Bu şartlar altında SDG adını kullanan terör örgütü PKK/YPG'nin Suriye içinde ve dışında destek arayarak 10 Mart anlaşmasını sabote etme çabalarına Türkiye-Suriye blokunun müsaade etmeyeceği görülüyor. Bu durumda SDG’nin önünde iki yol var. Ya 10 Mart’ta imza attığı taahhütleri yerine getirecek ya da Suriye’ye entegre olmamakta inat ederek önümüzdeki süreçte yeni bir askeri harekata davetiye çıkaracak.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 Aug 2025 12:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/suriyenin-gelecegi-samda-karar-verilecek-1754904221.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Avrasya’da yeni eksen: Çin-Rusya ortaklığı</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-avrasyada-yeni-eksen-cin-rusya-ortakligi-1440</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-avrasyada-yeni-eksen-cin-rusya-ortakligi-1440</guid>
                <description><![CDATA[Birbirlerine komşu iki büyük kara gücü olan Çin ve Rusya'nın Avrasya'nın büyük bölümünde nüfuz alanlarını birleştirmesi, denizaşırı güçler için ciddi bir jeopolitik meydan okuma anlamına geliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bağımsız Araştırmacı Dr. Hüseyin Korkmaz, Çin-Rusya ortaklığının arka planını ve bu işbirliğinin temel sebeplerini kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Uluslararası siyasetin son dönemine damga vuran dinamiklerden birisi de Çin ve Rusya’nın derinleşen stratejik ortaklığı olarak öne çıkıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile artan gerilim ve yoğunlaşan askeri ilişkiler “yeni bir eksen” ihtimalini güçlendiriyor. Nitekim kısa süre önce Rusya ve Çin ortaklığında Japon Denizi'nde gerçekleştirilen askeri tatbikat (Joint Sea-2025) iki ülkenin işbirliğine verilebilecek en güncel örnekler arasına girdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Öte yandan, Rusya eski devlet başkanı Dmitriy Medvedev'in olası nükleer savaş riskine dair yaptığı açıklamalar ve hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın “uygun bölgelere” iki nükleer denizaltı konuşlandırdığını duyurması bölgedeki gerilimin uzun süre daha devam edeceğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu gerilimin temelinde, 2022'de “sınırsız dostlukla” taçlanan ve her geçen gün daha da derinleşen Çin-Rusya yakınlaşması bulunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin’in ekonomik, teknolojik ve demografik ağırlığı ile Rusya’nın askeri kapasite ve doğal kaynaklarının birleşimi, kalpgah üzerinde tarihsel örneği az görülen bir güç merkezi yaratma potansiyeline sahip</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Mackinder’in kabusu: Çin’in kalpgahı kontrolü</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin-Rusya ilişkilerinin geleceğini anlamak için klasik jeopolitik teorilere başvurmak faydalı olacaktır. Bu çerçevede, Halford Mackinder’in "kalpgah" (heartland) kavramı bahse konu ilişkileri anlamak ve yorumlamak için münbit bir akademik zemin sunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İngiliz jeopolitik kuramcısı Halford Mackinder yüzyılın hemen başında yayınladığı Tarihin Coğrafi Kalbi (1904) isimli makalesinde Avrasya’nın merkezi konumuna dikkat çekerek eksen bölgesi (pivot area) kavramını ortaya atmış ve bu bölgenin denizlerden uzak korunaklı özelliğini öne çıkarmıştır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Daha sonra yazdığı Demokratik İdealler ve Gerçeklik (1919) isimli eserinde ise deniz gücüyle ulaşılamayan ve demiryolu ağıyla kaplı bölge olarak kalpgah (heartland) kavramını ortaya atmıştır. Kalpgah kabaca bugün Avrasya olarak nitelendirilen topraklardır. Mackinder, Avrupa-Asya kıtası ve ona bitişik olan Afrika'yı ise "Dünya Adası" olarak tanımlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD’nin kıyılardan yoğunlaştırdığı kuşatma stratejisi ve John Spykman’ın tezlerinden aşina olduğumuz “kenar kuşağı” korumaya dönük stratejik yaklaşımı Çin ve Rusya’yı Mackinder’in kalpgah olarak ifade ettiği alanı korumaya sevk ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Mackinder’in meşhur formülasyonu ile Doğu Avrupa’ya hükmeden, kalpgaha hükmeder; kalpgaha hükmeden, "Dünya Adası"na hükmeder; "Dünya Adası"na hükmeden ise dünyaya hükmeder.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Nitekim, Amerikan stratejisi uzun yıllar boyunca bu yaklaşımla örtüşür biçimde, Avrasya’daki büyük güçlerin birleşerek tek bir blok oluşturmasını engellemeye odaklanmıştır. Öte yandan Mackinder, 1904 tarihli makalesinde Çin’e dair dikkat çekici bir öngörüde bulunur. Mackinder'e göre, Çinliler Japonlar tarafından örgütlenerek Rus İmparatorluğu'nu devirmeyi ve onun topraklarını fethetmeyi başarırsa, büyük kıtanın kaynaklarına okyanusa açılan bir cephe ekleyerek dünyadaki özgürlüğe yönelik bir sarı tehlike oluşturabilir. Mackinder'in bu tarihsel “kabus senaryosu” günümüzde farklı bir formda, Çin ve Rusya’nın giderek kurumsallaşan stratejik ortaklığı şeklinde karşılık buluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Kalpgahın çevrelenmesi Çin-Rusya ortaklığını derinleştiriyor</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin, jeopolitik bağlamda Avrasya'da etki sahibi olursa bu ciddi bir avantaj oluşturacaktır. Bu bağlamda, Çin ve Rusya'nın sınırsız dostluğuna bir de bu pencereden bakılmalıdır. Birbirlerine komşu iki büyük kara gücü olan Çin ve Rusya'nın Avrasya'nın büyük bölümünde nüfuz alanlarını birleştirmesi, denizaşırı güçler için ciddi bir jeopolitik meydan okuma anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) gibi projelerle Avrasya’daki ekonomik ve stratejik etkisini artırma çabası aslında Mackinder’in öngörülerinin hala güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Benzer şekilde, Rusya'nın Avrasya'daki konumu, Batı ile derinleşen jeopolitik mücadelesi ve Çin ile zuhur eden ve ilan edilmemiş bir ittifaka benzetilen yoğun stratejik ortaklığı Mackinder’in argümanlarının yeniden değerlendirilmesini gerekli kılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Mevcut göstergeler, jeopolitik zorunlulukların yarattığı şartlar eşliğinde Çin ve Rusya arasındaki stratejik yakınlaşmanın yakın vadede çözülmek bir yana, muhtemelen daha kurumsal bir hale evrileceğine işaret ediyor</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin’in ekonomik, teknolojik ve demografik ağırlığı ile Rusya’nın askeri kapasite ve doğal kaynaklarının birleşimi, kalpgah üzerinde tarihsel örneği az görülen bir güç merkezi yaratma potansiyeline sahip. İki ülke 2018'de gerçekleşen devasa Vostok-2018 askeri tatbikatından bu yana onlarca askeri tatbikat ve uluslararası sularda devriye gerçekleştirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Son on yılda giderek derinleşen askeri işbirliği iki ülkenin savunma sanayileri arasında pragmatik bir işbirliğinin de önünü açmış durumda. Rusya, kritik askeri teknoloji ve parça konusunda Çin’e bağımlı hale gelmiş vaziyette. Çin ise enerji konusunda Rusya ile yoğun bir alışveriş içerisinde. İki ülke arası ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin ve Rusya, ABD başta olmak üzere Batı nezdinde duydukları öfkeyi stratejik bir muhalefete çevirmiş durumda. Stratejik ortaklığın resmi olmayan bir “ittifak” düzeyinde derinleşmesinin temel nedeni ise jeopolitik zorunluluk olan “karasal alanı” yani kalpgahı koruma isteğinden kaynaklanıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">ABD’nin kıyılardan yoğunlaştırdığı kuşatma stratejisi ve John Spykman’ın tezlerinden aşina olduğumuz “kenar kuşağı” korumaya dönük stratejik yaklaşımı Çin ve Rusya’yı Mackinder’in kalpgah olarak ifade ettiği alanı korumaya sevk ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Jeopolitik zorunluluğun stratejik ortaklığı: Sınırsız dostluk doktrini</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin ve Rusya arasında 2022'de Pekin’de ilan edilen “sınırsız dostluk” mevcut ilişkilerin bir manifestosu olarak okunabilir. Hatta bunu büyük ülke ilişkilerinde paradigmatik bir dönüşüm ve Çin-Rusya ilişkilerinde de sınırsız dostluk doktrini şeklinde tanımlayabiliriz. Çin ve Rusya’nın siyasi uyumunun temelinde, her ikisinin de mevcut uluslararası düzene yönelik eleştirileri ve restorasyona dönük hedefleri yatıyor. İki ülke de çok kutuplu adil bir küresel düzeni savunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “yüz yıldır görülmemiş değişimleri birlikte gerçekleştirebiliriz” minvalindeki sözleri küresel müesses nizama meydan okuma niyetini açıkça ortaya koyuyor. Ancak bu mutlak sorunsuz bir ortaklık değil. Çin ve Rusya arasında asimetrik ekonomik ilişkiler ve Orta Asya’da ortaya çıkabilecek nüfuz arayışından kaynaklanan bazı pürüzler ve çelişkiler olabilir. Fakat stratejik çıkarların bu pürüzleri ötelediğini rahatlıkla söylemek mümkün.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Mevcut göstergeler, jeopolitik zorunlulukların yarattığı şartlar eşliğinde Çin ve Rusya arasındaki stratejik yakınlaşmanın yakın vadede çözülmek bir yana, muhtemelen daha kurumsal bir hale evrileceğine işaret ediyor. Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte Batı’nın ağır yaptırımlarına maruz kalan Rusya, Çin’e her zamankinden fazla bağımlı. Pekin ise Washington’la büyük güç rekabetinde Moskova’yı yanında tutmanın stratejik anlamda hayati olduğunun farkında.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Söz konusu ortaklık her iki tarafın da ABD liderliğindeki Batı karşısında elini güçlendiriyor. Bu ortaklığın kısa vadede bir askeri ittifaka dönüşme ihtimali zayıf olsa da eğer ABD ile gerilim tırmanır ve Tayvan veya Doğu Avrupa gibi kriz bölgelerinde sıcak çatışma riskleri artarsa, Pekin-Moskova hattı ortak tehdit karşısında daha yoğun bir savunma paktına yönelebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Dr. Hüseyin Korkmaz, Bağımsız araştırmacı. 2021 yılında “Küresel Organik Kriz ve Yeni Soğuk Savaş: ABD ve Çin’in Sınırsız Stratejik Rekabeti” başlıklı kitabı yayınlanan yazarın çalışma alanları arasında Küresel hegemonya, ABD-Çin ilişkileri ve Çin’in Dış Politikası bulunuyor.]</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="color:#7f8c8d"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 00:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-avrasyada-yeni-eksen-cin-rusya-ortakligi-1754687475.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ANALİZ: Meydan okumanın bedeli: ABD-Brezilya ticaret gerilimi</title>
                <category>ANALİZ</category>
                <link>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-meydan-okumanin-bedeli-abd-brezilya-ticaret-gerilimi-1439</link>
                <guid>https://www.ekonomim.net/haber/analiz-meydan-okumanin-bedeli-abd-brezilya-ticaret-gerilimi-1439</guid>
                <description><![CDATA[Brezilya'ya uygulanan tarife, bağımsız adım olmaktan ziyade sınır ötesi yaptırımlar, keyfi kısıtlamalar ve ABD'nin stratejik önceliklerine uyum baskısını içeren daha geniş bir baskı aracının parçası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Çin Dışişleri Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi ve Policy Center for the New South'ta kıdemli araştırmacı Marcus Vinicius de Freitas, Trump'ın "Yalnızca Amerika" yaklaşımı ve Brezilya'ya uygulanan yüzde 50'lik tarifenin küresel siyasetteki yansımalarını&nbsp;kaleme aldı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">***</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Tarih, bize imparatorlukların nadiren yalnızca dış düşmanların baskısıyla yıkıldığını, çoğu zaman liderlerinin stratejik körlüğü yüzünden içeriden çürüdüğünü gösteriyor. ABD'de siyasi sahneye yeniden dönen Donald Trump, bu tarihsel gerçeğe bir örnek daha eklemeye kararlı görünüyor. İlk başkanlığındaki "Önce Amerika" sloganı, şimdi etkileri ABD sınırlarının çok ötesine uzanan, sıfır toplam mantığına dayalı bir doktrin olan "Yalnızca Amerika"ya indirgenmiş durumda. Böyle bir yaklaşımın başarılı olacağını düşünenler tarihi yanlış okuyor. Trump'ın politikalarının bedeli, küresel ticaret, uluslararası siyasetin mimarisi ve Amerikan hegemonyasının meşruiyeti açısından yüksek, uzun vadeli ve yıpratıcı olacaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Brezilya bugün hem yüzde 50'lik gümrük vergisiyle tehdit edilen hem de bu tarifeye tabi tutulan, buna rağmen müzakere yoluyla muafiyet koparamayan tek ülke olarak Trump'ın gümrük tarifesi savaşlarında istisnai bir örnek olarak öne çıkıyor. Diğer ülkeler çeşitli yollarla muafiyet elde etmeyi başarırken, Brasilia yalnız bırakıldı. Bu durum Washington'la uzun yıllardır karmaşık ve zaman zaman çalkantılı ilişkiler sürdüren Latin Amerika'nın en büyük ekonomisi için sıra dışı bir tablo oluşturuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Resmi gerekçe tanıdık: "Haksız" ticaret uygulamalarını önlemek, Amerikalı işçileri korumak ve rekabet şartlarını eşitlemek. Trump'ın söylemlerini andıran bu yaklaşım, bütçe meselesinin ötesinde doğrudan siyasi sembolizmin bir parçası. Trump, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'da yalnızca yabancı lideri değil, işçi hareketine kök salmış, Güney-Güney işbirliğine bağlı ve kendi görüşlerine tamamen zıt bir dünya anlayışının simgesini görüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Gümrük vergilerinin ardındaki siyaset</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bazıları, Trump'ın yakın siyasi ve ideolojik müttefiki olan eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'ya açılan davanın, iki lider arasındaki kişisel ve siyasi gerilimi derinleştirdiğini öne sürüyor. Bunu kanıtlamak zor olsa da diplomaside algılar önemlidir; ortamı şekillendirir ve ekonomik yaptırımları örtülü mesajlara dönüştürebilir. Aslında bu gümrük vergisi, ekonomik bir önlemden çok stratejik bir işaret. Çin devlet geleneğinde "maymunları korkutmak için tavuğu öldür" diye bir söz vardır, yani diğerlerini korkutmak için birini ibret haline getirmek. Trump, Brezilya'yı hedef alarak tüm BRICS topluluğuna şu mesajı gönderiyor: ABD politikasından sapmanın ekonomik bir bedeli vardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Bu durum ABD'nin dış ekonomik politikasında uzun süredir görülen daha geniş bir eğilimin parçası. On yıllar boyunca Washington, görünürde açık pazarlara, kurallara dayalı düzene ve karşılıklı faydaya dayanan bir küresel ticaret sistemini savundu. Ancak hegemonyalarda göreli güç kaybı başladığında "adalet" vurgusu yavaş yavaş silinir. ABD bugün yaşam standardını yalnızca kendi üretkenliğiyle değil, aynı zamanda dünyanın geri kalanını değersizleştirerek sürdürüyor. Bu, "adalet" söylemiyle saklanmış 21. yüzyıla ait bir ekonomik emperyalizm biçimi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Henry Kissinger'ın bir zamanlar dediği gibi: "Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir ama dostu olmak ölümcüldür." Bu söz Brezilya gibi orta ölçekli güçler için bugün fazlasıyla geçerli. ABD pazarı, karşılıklı ortaklık olarak değil, istenildiğinde verilip geri alınabilecek bir ayrıcalık olarak görülüyor. Rekabet ancak Amerikan üstünlüğünü tehdit etmediği sürece hoş karşılanıyor. Brezilya'ya uygulanan tarife, bağımsız adım olmaktan ziyade sınır ötesi yaptırımlar, keyfi kısıtlamalar ve ABD'nin stratejik önceliklerine uyum baskısını içeren daha geniş bir baskı aracının parçası.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Başkan Lula, bu dönem için ideal bir lider olmaktan uzak görünüyor. Geçmişte yolsuzluk skandallarına karışması ve Brezilya yargısının siyasi davaları ele alış biçimi, ülke içinde derin bölünmelere yol açtı ve kurumlara olan güveni sarstı. Ancak bu kritik dönemde Brezilya'nın sahip olduğu lider o ve geçmiş tartışmalar ile siyasi kutuplaşmayı aşmak da ona düşüyor. Lula, bu krizi BRICS+ ile ilişkileri güçlendirip diğer yükselen güçlerle stratejik ortaklıkları pekiştirerek Brezilya'yı büyüme ve kalkınmada yeni rotaya taşıyacak fırsata çevirmeli. Brezilya, daha adil küresel düzenin inşasında öncülük edebilecek potansiyele sahiptir ve bu vizyon ülkenin izleyeceği yola yön vermelidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#2980b9"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">Meydan okumanın bedeli ve fırsatları</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Brezilya'nın karşısındaki zorluk iki boyutlu. Ekonomik açıdan gümrük vergilerinin etkisini hafifletirken ihracat pazarlarını çeşitlendirme sürecini hızlandırmalı, Çin, ASEAN ve diğer BRICS üyeleriyle bağlarını güçlendirmeli. Stratejik açıdan ise özellikle yüksek teknoloji endüstrileri için kritik öneme sahip nadir toprak elementlerinde egemenliğini korumalı; ABD'nin Grönland, İran ve diğer doğal kaynak bakımından zengin bölgelere ilgisi, bir uyarı niteliği taşımalıdır. Kendi geniş rezervlerine sahip olan Brezilya, bugün uygulanan ekonomik baskının yarın kaynaklar üzerinde baskıya dönüşme ihtimalini göz ardı edemez. Şimdi atacağı adımlar yalnızca kendi geleceğini değil, küresel güç dengesini de şekillendirecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">İronik biçimde Washington'un izlediği taktikler, engellemeye çalıştığı eğilimleri hızlandırabilme potansiyeline sahip. Brezilya'yı uzaklaştırmak, Çin'in artan varlığının ticaret ve altyapıyı zaten dönüştürdüğü Latin Amerika'da ABD'nin etkisini daha da azaltabilir. Amerika'nın çok taraflı işbirliğinden uzaklaşması, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumları zayıflatıyor, güveni sarsıyor ve onlarca yıl boyunca küresel bütünleşmeyi ayakta tutan işbirliği normlarını kırılgan hale getiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Brezilya için çözüm boyun eğmek değil, ustaca devlet yönetimidir. Ülke, yerli sanayiyi net ve tutarlı ihracat çeşitlendirme stratejisi etrafında birleştirmeli, sanayi kapasitesini geliştirecek yatırımlar yapmalı ve DTÖ ile Birleşmiş Milletler gibi çok taraflı platformları kullanarak bu tarifeyi küresel ekonomideki yapısal dengesizliğin parçası olarak konumlandırmalıdır. Amaç yalnızca savunma yapmak değil, aynı zamanda öncülük üstlenmek olmalı; Brezilya'yı dayatma yerine müzakereyle şekillenen ve hiyerarşi yerine dengeyi gözeten gerçekten adil kurallara dayalı düzenin öncüsü haline getirmek hedeflenmelidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000">Trump'ın "Yalnızca Amerika" anlayışı bir güç göstergesi değil, gerileme sürecinden huzursuz bir imparatorluğun işaretidir. Kısa vadede bu tür adımlar iç kamuoyunda destek bulabilir ancak uzun vadede yalnızlaşmaya, direnişe ve yavaş yavaş etkisizleşmeye yol açar. Brezilya için yüzde 50'lik gümrük vergisi kritik bir sınav: Başkasının ibretlik hikayesindeki "tavuk" rolünde mi kalacak, yoksa bu anı çok kutuplu bir dünyada egemenliğin kendiliğinden verilmediğini, aksine kararlılıkla savunulduğunu kanıtlayan bir dönüm noktasına mı çevirecek? Bu zorluklar karşısında egemenliğini ortaya koymak Brezilya için ertelenemez bir zorunluluktur. Bu adım hem direncini hem de kendi kaderini tayin etme iradesini gösterecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">[Marcus Vinicius de Freitas, Çin Dışişleri Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi ve Policy Center for the New South'ta kıdemli araştırmacıdır.]</span></span></em></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="color:#7f8c8d"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:18px">* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir</span></span></em></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 Aug 2025 23:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ekonomim.net/images/haberler/2025/08/analiz-meydan-okumanin-bedeli-abd-brezilya-ticaret-gerilimi-1754686665.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
